"Kişinin aldığı bir dirhem faiz Allah katında otuz altı zina suçundan daha ağır bir günahtır. Faizin en fenası ise müslümanın namusuna dil uzatmaktır.'
Herşey, her yer ve herkes sırıl sıklam, en fenası Özcan Özgür’ün elinde yakılmaya hazır sigara ve ona arkadaş kibrit, sabır sızlıkla dingildiyor. Özcan sigaraya baktı. Pencereden bavula baktı. Bana baktı. Birden ayağa kalktı ve uçağın en arkasından pilot kabinine doğru bağırdı:
- Ali Yılmaz’ın amıma koyim!
Muhteşem bir sessizlik oldu uçağın içinde. Herkes döndü Özcan’a baktı. Ben de çok şaşırdım. Özcan kadar terbiyeli, efendim’siz konuşmayan bir adamın ağzından böyle bir cümle nasıl çıkabildi? Özcan son darbeyi vurmuş, muzaffer bir gladiyatör gibi oturdu yerine.
Tam ters taraftan ise nefsimizin benliğine, bencilliğine ne kadar gömülür, “ben biliyorum, bu malın, mülkün sahibi benim, şu işleri ben yaptım, falancaya ben yardım ettim” dersek o kadar da nefsimizle beraber oluruz; ama nefsimizden ne kadar kurtulup “Allah” dersek hakikatimize, rabbimize o kadar yaklaşırız; çünkü karşılaştığımız imtihanlarda “ben” demek yerine “Allah” demiş ve Allah’ın davetine icabet etmişizdir. Bu da bize fenayı ve bekayı kazandırır; yani nefsimizden ne kadar kurtulursak hakikatimizde o kadar fena buluruz, hakikatimizle ne kadar beraber olursak da o kadar beka buluruz; yani fena ile beka aynı şeydir.
Kısacası birinden uzaklaştıkça diğerine yaklaşır, birine yaklaştıkça da diğerinden uzaklaşırız. Biz de bu ikisi arasında tercih yaparız. O yüzden hayat baştan sona tercihtir ve rabbimiz bizden bu iki tercih arasında insan olmayı, hakikatimizi bilip yeryüzünde onu temsil etmeyi tercih etmemizi istiyor.
Ben zannediyordum ki ömürlerimizin teknesini istediğimiz sahile götürmek için yalnız onun dümenini ele almak kafidir… Şimdi anlıyorum ki değilmiş… Yollar görünmez kayalarla doluymuş … Onlara çarpmamak lazımmış…Daha fenası gizli cereyanlar varmış ki insan onlara kapıldığı zaman yolun değiştiğini,gittikçe uzaklaştığını fark edemezmiş … Ta kendisini başka sahillere düşmüş görünceye kadar…