Zorlanarak okuduğum kitaplar listesinde ilk sıralarda rahatlıkla yer alabilecek bir eser Thomas Pnychon’un bu kısa romanı. Öyle bir roman ki, bunca zorlu okuma sürecinden sonra bittiğinde, bu eziyetin sona erdiğine sevindim mi, yoksa tam da yeni yeni anlamaya başladığım ve hafiften içine girebiliyor gibi hissettiğim hikayeden kopuşuma üzüldüm mü, onu bile bilmiyorum.
Amerika’nın son dönem dahi yazarlarından biri olarak kabul ediliyor Pynchon. Toplum karşısına çıkmayı reddederek esrarını koruyan bu ilginç yazar, postmodern edebiyatın en önemli temsilcilerinden biri sayılıyor, eserleri hakkında tezler yazılıyor, sembollerle yüklü anlatımı ve dili kullanma ustalığı ile Nobel’e aday gösterilmesi bekleniyor.
Öncelikle, Nobel’e aday gösterilmemesini dileyerek başlamak istiyorum incelemeye! Bunun sebebi, kendisini anlamamış olmam -ki anlamadım gerçekten de- değil. Geçmişe ve güne dair olaylar, bilimsel gelişmeler, gazete küpürleri, siyaset, sanat, popüler konular, espriler, atasözleri ve deyimlerle iyice içinden çıkılmaz hale getirdiği bir kurguyu, zorlu bir matematik problemi çözüyormuşçasına başarılı şekilde, aksamadan birbirine bağlayabilen bir yazar, tabii ki birçok ödülü hak ediyordur. Benim itirazım, kendisini “fazla Amerikan“ bulmam nedeniyle, Nobel gibi uluslararası bir ödüle aday gösterilmesine. Zira Pnychon’u biz “Amerikalı olmayan“lar için bu kadar zor ve gizemli kılan bence bu: Sarkastik diliyle ele aldığı konuların büyük kısmı Amerikan tarihi, kültürü ve şehirleri ile ilişkili olduğundan o ince esprilere ve kinayelere boş boş bakıyor, ya da anlayabilmek için romandan daha fazla okuma yapmak zorunda kalıyoruz.
Bu nokta, “49 Numaralı Parçanın Nidası“nı çeviren Feride Evren Sezer için de eleştirimin temelini oluşturuyor. Okuyucunun böyle bir eseri anlayabilmesi