“O halde, siyaset hayatına girdiğim halde, iyi bir adam gibi hep hak gözetir ve tabii olarak doğruluğu her şeyden üstün tutsaydım, şimdiye kadar sağ kalabilir miydim, sanırsınız? Hayır, Atinalılar, hayır; bu ne bana ne de başka bir kimseye nasip olurdu.”
Bazı kitaplar hikâye anlatmaz; bir düşünceyi rahatsız eder. Eşik bende böyle bir his bıraktı. Okurken “sonra ne olacak” merakı değil, “neden böyle yaşıyoruz” sorusu büyüyor. Metinler kısa ama kapandıktan sonra devam ediyor; yani kitap bittiği yerde bitmiyor.
Özellikle Huy aklımda kaldı. Güneşin doğmadığı bir köyde insanların yeni düzene alışması ilk başta fantastik gibi duruyor ama birkaç sayfa sonra tuhaf bir şekilde tanıdık geliyor. İnsan her şeye alışır mı sorusunu anlatmıyor, yaşatıyor. Okurken bir noktada köylülerden biri gibi düşünmeye başladığımı fark ettim ve orası biraz ürkütücüydü.
Karşı bence kitabın en sert metni. İki tarafın da kendini “doğru” saydığı bir dünyada özgürlük söylemi ile korku söyleminin nasıl aynı kapıya çıktığını gösteriyor. Özellikle yolculuk kısmındaki yavaş gerilim, son sayfada bir anda değil, zaten başından beri orada olduğunu hissettiriyor.
Anahtar daha içe dönük. Dışarı çıkmaya çalışan birinin aslında kendisine ulaşması üzerine kurulu. Diğer öyküler daha toplumsal bir ton taşırken burada mesele daha sessiz: bazen kapıyı açamıyoruz çünkü anahtar dışarıda değil.
Başkan ise neredeyse absürt bir döngü. Seçim var ama seçim yok, karar var ama karar yok. Gülümsetmiyor ama gülümseme isteği uyandırıyor; o tuhaf Aziz Nesin hissi diyebilirim.
Kitabın genelinde ortak bir damar var: alışkanlık, itaat ve özgürlük meselesi. Ama bunu doğrudan söylemiyor, karakterlerin davranışlarından çıkarıyorsun. Belki de en sevdiğim tarafı bu oldu; metinler okuru ikna etmeye çalışmıyor, yalnız bırakıyor.
Kısa bir kitap gibi duruyor ama hızlı okunmuyor. Çünkü her öykü bitince biraz durmak gerekiyor.
Bence Eşik, hikâye okumak isteyenler kadar düşünmek isteyen okurlar için yazılmış. Okurken değil, kapattıktan sonra etkisi artan türden.
Göğü Delen Adam, ilk bakışta bir oturuşta okunacak gibi dursa da, ağır ilerleyen üslubu ve dağınık kurgusu yüzünden “bitirip başka kitaba geçeyim” hissi uyandırıyor. Eleştirel bir gözle bakıldığında yer yer güçlü betimlemeler ve dikkat çekici mesajlar barındırıyor; ancak düşünmeyi ve üretmeyi şeytanlaştıran kabile reisi anlatısına mesafe koymadan bağlanmak da kolay değil. Bu yüzden kitap, ilginç fikirler sunmasına rağmen anlatımının gücüyle değil, tartışmaya açtığı düşüncelerle akılda kalıyor.