Sistem bir nevi Gargantua'ya döndü. Gargantua, hem Rabelais’nin o her şeyi yutan, doymak bilmez obur devi hem de modern astrofiziğin o zamanı ve mekânı eğip büken devasa kara deliği... Mevcut sistem, bu iki karakteri tek bir potada eritmeyi başardı. Karşımızda hem her şeyi yutan obur bir canavar hem de çekim kuvvetinden hiçbir insani bağın, hiçbir otonom düşüncenin kaçamadığı kozmik bir girdap var. Bir kara deliğin geri dönüşü olmayan o kritik sınırı gibi, bu sistemin de görünmeyen bir olay ufku var. Borçlar, kiralar, faturalar, eğitim masrafları ve asgari yaşam standartları bu ufkun sınırlarını çiziyor. Birey bir kez o sınıra yaklaştı mı, sistemin kütleçekimi onu içeri doğru çekmeye başlıyor. Buradan çıkmak için gereken "kaçış hızı", bugünün ekonomik şartlarında sıradan bir insanın üretebileceği enerjinin fersah fersah üstünde. Işık bile o ufuktan kaçamazken, bağımsız bir okur-yazarın ya da bir ailenin o çekim alanına kapılmaması mucize haline geliyor. Gargantua’nın güçlü kütleçekim alanına girenler için zaman dışarıdakine göre farklı akar; merkezde geçen küçücük bir an, dış dünyada onlarca yıla bedeldir. Sistem tam olarak bu zaman bükülmesini uyguluyor üzerimizde. Kağıt üzerinde ömrümüz uzadı, 70-75 yıl yaşıyoruz; yani zaman bizim için "genişledi" gibi görünüyor. Ancak o sistemik yerçekiminin o kadar dibindeyiz ki, o koca ömrün içinden insanın kendisine, zihnine, tefekkürüne ve sevdiklerine kalan "özgür zamanı" çıkardığınızda, geriye kuantum ölçeğinde minnacık kırıntılar kalıyor. Kağıt üzerindeki yıllar, sistemin çarkları arasında eriyip gidiyor. Kara deliğin merkezindeki o sonsuz yoğunluktaki tekillik noktasında bildiğimiz tüm fizik kuralları, tüm hacim ve formlar çöker. Bu modern Gargantua da toplumsal yapıları o tekillik merkezine doğru çekip eziyor. Kültür,