Her burjuva ailesi, kendilerinin de müzikleri olsun ister. Ama artık özel konserler verdirmek yerine, kendileri çalmak istemektedir. Henüz hiçbir kadın besteci ya da yorumcu olmasa da -bu gizemin üzerinde sonradan duracağız-, bütün “iyi aile” kızları piyano çalmak durumundadır. Buna bağlı olarak piyano, gitgide küçülen apartmanlara sokulabilmek için, 1801’den itibaren “düzleştirilir. Gençlik, özel yada umumi balolarda, velilerin sıkı denetimi altında dans eder: Müzik kapalı ortamlarda ilişki kurmak, baştan çıkarmak, evlilik için bir bahanedir. Müzik, bir sosyal çoğalma aracıdır. Bu yeni piyasanın karşısında, bestecileri piyano için parçalar bestelemeye iterler. 1806’da İtalya’nın ilk yayıncısı Ricordi, bir kontrat ile bütün orkestra partisyonlarının piyano adaptasyonlarını sahiplenir. Sanat müziği eserlerinin (sonatlar, prelüdler, baladlar) ve balo için yapılmış eserlerin (valsler, mazurkalar) yanı sıra burjuvazinin bir araya gelmek, eğlenmek ve gücünü sergilemek için kendini bulduğu yeni formlar gelişir: opera, büyük orkestra ve virtüöz.
Hislerine çeşitli formlar kazandırmıştı ve içten içe nasıl birisi olduğu hakkında kimsenin herhangi bir fikri olamayacağını biliyordu. İçinde olup bitenlerden kimsenin haberi yoktu.
“Her şey” yazılabilir olsa formlar yiter, içsel cacaphony (karmaşa) düzenlenip hep bir biçime yoğruldukça da “her şey” yazılamaz. Yazma eylemi hayâli bir karmaşanın içinden yoğunlaştırma-yer değiştirme-metaforlar kullanarak iletilebilir olduğunu düşlediğimiz küçük bütünlükler oluşturmayı özlemekten başkaca ne? Aslında “ben” tiksiniyorum öyküden, şiirden, romandan, oyundan; hâlâ bunların yazılabilir olmasından, çünkü böyle bir tamamlanma, anlamlanma arzusu sürüyorsa, dış'ın, varoluşun eksiltmesinin açık kanıtıdır bu ve bu da hep böyle sürerse, bir fark oluşturulamazsa vay insanlığın hâline! BU HÂLİNE!
Ben iyi bir yazar falan değilim, olmak da istemiyorum, hiç ilgilendirmiyor böyle bir şey; bahçe yerleşim merkezinden çok uzakta ekiliyorsa merkezde duran nitelemeler o bahçeyi bağlamaz."
Rafaelo tarafından yapılan ünlü Rönesans resmi Atina Okulu'nda Platon, Formlar dünyasına doğru yukarıyı işaret ederken, Aristoteles ise tam tersine elini önündeki dünyaya uzatır.
Gece, uyku zamanı olduğu gibi, düş görme zamanıdır da. Gördüklerimizi, işittiklerimizi, kokladıklarımızı ve düşündüklerimizi sınırlayan diller, formlar, davranış biçimleri ve algısal paradigmalar, kendine özgü bir biçimi ve dili olan düşlerin yapısına aykırıdır. Düşlerde renkler, görüntüler, insanlar, duygular ve düşünceler özgürce birbirine karışır ve benzersiz bileşimler yaratırlar. Öylesine özgürdür ki düşler, onları söze dökmekte güçlük çekeriz–insan zihnini gün boyunca biçimlendiren o katı yapılar düşlerimizi dillendirmeye yetmez, hatta engel olur.
La Mettrie insanmerkezci yaratılış görüşünü yıkmaya çalışırken günümüzde de çok yaygın yapılan bir hataya düşer: İnsan özelliklerini benzetme yoluyla hayvanlara, hatta bitkilere atfeder. Maymunların "konuşması", çiçeklerin "hissetmesi", ağaçların "düşünmesi", dağların "görmesi", çocuk kitaplarında sevimli birer fantazi olsa da, başka olanı olduğu gibi kabul edememenin bir göstergesidir. Her yerde sadece insana özgü formlar ve nitelikler görmeye insanbiçimcilik denir -bu da bir çeşit insanmerkezciliktir.