Yazarın romanlarının ana teması ve romanların unsurları aynı. Şimdiye kadar dört romanını okudum ve hep veya benzer temaların ve unsurların olmasından dolayı da sıkılmaya başladım. Varoluşsal sancılar çeken, kendisini insan gibi hissetmeyen karakterler, sert ve dram dolu hayatlar, tecavüz, taciz, şiddet ve kan. Bazılarında intihar, bazılarında cinayet. Sanıyorum ki diğer romanlarında da bu unsurlar yer almakta. Bu da okuru belli bir zamandan sonra sıkmaya başlamakta. Yeraltı edebiyatının unsurları hep aynı olmak zorunda mı? İnsan okurken farklı şeyler de görmek istiyor ister istemez.
Bu romanın özelinde, dili her zamanki gibi akıcı, yaşanan olaylar sert. Başkarakterimiz zargananın hayat öyküsünü çocukluğuna giderek öğrenirken, yetişkin dönemindeki hayatını da görüyoruz aynı zamanda. Bir bölüm geçmişte, bir bölüm günümüzde.
Zargana kendisini insan gibi hissetmeyen birisidir. Bu hissiyat çocukluğundan beri vardır kendisinde. Aynı zamanda kimlik bunalımı da yaşamakta. Geçmişinde başka kimliklere bürünerek çok insanın hayatına bir şekilde dokunmuş olan Zargana, günümüzde ise bu kimliklerini, başkalarına vererek onlarda hayat bulduruyor. Senaryolar yazarak para karşılığında genç insanlara geçmişinde olduğu karakterlerin olmasını sağlayarak, o zamanlardaki hayatlarına dokunduğu insanların da karşısına çıkarıyor. Kimliksiz genç insanlar kendilerine yeni kimlik edinirken, kendisi kimliksiz bir şekilde yaşamaya devam ediyor.
Kitabı genel olarak beğenmemle birlikte daha önce söylediğim gibi sıkıldım. Bu yüzden bir süre bu yazarın romanlarını okuyacağımı düşünmüyorum.
Yazarla geç tanıştığım için üzülüyorum. Şimdi okuduğum ikinci kitabıyla yeni bir yazar kazanmanın mutluluğunu da yaşıyorum aynı zamanda. Bu usta yazarın diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağım.
Roman akıcı bir dille yazılmış. Su gibi akıp gidiyor, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Kurgusuyla, anlattıklarıyla ve üslubuyla çok beğendiğim, keyifle okuduğum bir roman oldu. Romanın en çok beğendiğim tarafı ise gerçekçiliği oldu. Kurgusal karakterlerin ve yaşanan kurgusal olayların, kurgu mu yoksa anlatılanların gerçekten olup olmadığını anlayamıyorsunuz. 1954 yılında yayınlanan romanın, 1980 yapımı bir filmi de bulunuyor. Sosyal medyada birkaç sahnesi denk gelmişti. Romanı okurken diyalogların birebir alındığını fark ettim. Mutlaka filmini de izleyeceğim.
İçeriğe gelmem gerekirse, ismini bilmediğimiz bir Anadolu köyünden, Çukurova’ya para kazanmak için gelen üç köylü arkadaşın yaşadıklarına şahit oluyoruz. Üç ana karakter üzerinden dönen olaylarda sınıfsal farklılıklarını, şehirli insan ve köylü insan arasındaki farkı, patron işçi arasındaki refah ve ekonomik uçurumu görüyor, okuyor ve şahit oluyoruz. Üzücü olayların yaşandığı romanda, insanların aşka, evliliğe, cinselliğe ve her türlü birlikteliğe olan bakış açılarını görmemizle birlikte, arkadaşlığa verilen değerin, şartlara göre değiştiğine de şahit oluyoruz.
Özetle, bu roman içeriğiyle, üslubuyla, kurgusuyla ve gerçekçiliğiyle baya beğendiğim ve tavsiye edebileceğim bir roman oldu.