Direnişin melankolisinden açıkçası çok ümitliydim. Çok güzel başladı. Trende olsun, sokaklarda olsun gerginlik beni içine çekti. Ama bir süre sonra yazarın o noktalamamız, paragrafsız, bölümsüz, sadece kelime ve sıfat bombardımanından oluşan üslubu beni aşırı derecede yordu. Yine de didine didine 150. sayfaya geldim ve bir aydınlanma yaşadım. Belki de hayat bir kitap için bu kadar çabalamaya gerek olmayacak kadar kısadır.
Yani kısacası dostum, eğer bu yorumu okuyorsan ve benimle aynı duyguları yaşıyorsan, sana kocaman sarılıyorum. Yeni kitaplarda görüşmek üzere
Kazuo Ishiguro dan okuduğum ikinci kitap. Daha önce Beni Asla Bırakma yı okumuştum. Bu sebeple okuduğum iki kitaba dayanarak yazarla ilgili görüşüm şu: bilim kurgu tarzında ve ilgi uyandırıcı konuları olan kitapları var. Çok akıcı ve sürükleyici olarak, okuyucuyu merak ettirerek başlıyor. İlk 150 sayfa kadar su gibi akıyor. Ama sonra konuyu garipleşen ve akmayan bir noktaya getiriyor. Yeni detaylara çokça eğilmesinden midir bir kırılma oluyor ve kitabın akıcılığı bitiyor. Sonlarda bende hep "hadi, güzel akan ilk sayfaların hatırına birşeyler olsun" beklentisi ile ama bu beklentim de karşılanmamış bir şekilde bitiyor. İşte yine aynı duygu.
Klara ile GüneşKazuo Ishiguro · Yapı Kredi Yayınları · 20212,168 okunma
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kemal Sayar’ın "Antipsikiyatri" perspektifli yazılarını ve bu felsefe üzerine kurduğu argümanları okuyup bitirdiğimde, uzun süredir içimde taşıdığım ama adını koyamadığım o huzursuzluğun bir aynaya yansıdığını hissettim. Kitap benim için sadece bir tıp eleştirisi değil, modern dünyanın ruhumuzu nasıl birer "arıza koduna" dönüştürdüğünün itirafnamesi gibiydi.
Özellikle kitabın 150. sayfasından sonra yazar, vitesi iyice artırıyor ve doğrudan modern yaşamın kalbine dokunuyor. Bir okuyucu olarak beni en çok sarsan şey, "acı çekmenin bir hastalık değil, insanın hâlâ canlı olduğunun kanıtı" olduğu fikriydi. Bugün en ufak bir kederde hemen bir ilaca sarılmamızı, yas tutmayı bile bir "disfonksiyon" (işlev bozukluğu) olarak görmemizi ne kadar güzel deşifre etmiş. Sayar’ı okurken, psikiyatri kliniklerinin bazen acıyı şifalandıran yerler olmaktan çıkıp, bizi çarkları döndüren uysal robotlar haline getiren birer "hizalama merkezine" dönüştüğünü fark ediyorsunuz.
Kitap boyunca yazarın o şefkatli ama bir o kadar da dik duran sesini duyabiliyorsunuz. Klasik antipsikiyatrinin o hırçın, her şeyi yıkan üslubundan farklı olarak Kemal Sayar, insanı insan yapan bağları anlam arayışını, yalnızlığı, inancı ve biricik hikayelerimizi savnyr. Bize reçetelenen hapların ruhun derinindeki o varoluşsal boşluğu asla dolduramayacağını, şifanın kimyada değil, insani yakınlıkta olduğunu hatırlatıyor.
Son sayfyı kapattığımda anladım ki; "hasta" veya "normal dışı" ilan edilip toplumun dışına itilen o hassas ruhlar, aslında bu dünyanın çürümüşlüğünü ilk hisseden ve buna bünyesi isyan eden erken uyarım sistemleriymiş. Ruhun mekanikleşmesine, her şeye bir tanı konulmasına karşı ses çıkaran, insanı reçetelerden çok daha byük gören herkesin kesinlikle altını çizerk okuması gereken bir başucu eseri.
AntipsikiyatriM. Kemal Sayar · Mavi Yayıncılık · 199729 okunma
Yıl 1560
Yer Italya,Rönesans dönemi Floransa
Lucrezia de' Medici (1545–1561) Floransa Dükü I. Cosimo'nun kızı, 15 yaşında Ferrara, Modena ve Reggio Dükü II. Alfonso ile evlendirilir, 16 yaşında hayatını kaybeder.
Gerçek tarihi bir karakter üzerinden yola çıkıyor yazar. Kitabın ilk sayfasından sonunu bilerek başlıyor okuyucu okumaya. Bu sona nasıl olaylarla ulaşıldı merakıyla okumaya başladım.
Yazarin okudugun ikinci kitabı, ilki Hamnet.
Bu kitabında da ana karakter sezgisi kuvvetli, olayları ve dünyayı herkesten farklı görüyor. Biraz yabani biraz aykırı ve özgür ruhlu bir kadın.
Anlatımı, duygulari kelimelerle aktarımı çok güzel. İçinde bulunduğu anı yaşatıyor. Elinizden bırakmadan okuduğunuzda bir film izliyor gibi sizi olaylarin yaşandığı mekanlara çekiyor.
Yazar kitabi uzatmış mi evet bence tasvirler kitabı uzatıyor ama bir o kadar da film tadında tüm detaylar gözünüzde canlanıyor. Taş duvarların soğukluğu, karanlığı, elbisesinin hareket ederken duyulan sesi bile kulağınıza geliyor sanki, çünkü hepsini yazmış yazar.
Tek sıkıntı bana göre kitapta kıyafetler ya da eşyalar gibi özel isimli olan kelimelerin çok yer alması.
Rönesans dönemi Avrupa'da kadın olmak. Hayatin zorlukları dışında soylu ve önde gelen bir ailede yaşayan bir kadının var oluş çabaları, evlilik ile gelen altin kafesler ve içlerinde kimsenin bilmediği duymadigi sessiz çığlıklar atan kadın. Kadın için tek seçenek itaat etmek, tamamen seslerinin kısıldığı bir dünyada kendine biçilen rolün dışına çıkamadığı bir hayatı yaşamak.
Geçmişte olan halen günümüzde de devam eden durumlar alt metin olarak işlenmiş. Günümüzde değişti mi diye düşünüyorum, maalesef cevabım hayır oluyor , hala pek çok yerde kadın ikinci planda , hala kadın ölümleri bir şekilde üstü kapatılıp gecistiriliyor, yok
Evlilik PortresiMaggie O'Farrell · Domingo Yayınevi · 20231,504 okunma
Haruki Murakami'nin Şehir ve Belirsiz Duvarları romanı, aslında yeni bir hikaye değil. Haruki Murakami 1980'lerde yazdığı yaklaşık 150 sayfalık kısa bir metni yıllar boyunca içine sindirememiş, tamamlanmamış hissetmiş ve uzun süre yayımlamamış. Aradan geçen onlarca yılın ardından bu hikayeye yeniden dönerek onu bugünkü haline ulaştırmış. Bu yönüyle roman, yalnızca kahramanının değil, yazarının da yıllar süren bir arayışının ürünü gibi duruyor. (Kitap 2022 yılında tamamlanıyor)
Romanın merkezinde görünürde bir aşk hikayesi var. Ancak bu, sıradan bir kavuşma hikayesinden çok, insanın hayatı boyunca peşinden gitmekten vazgeçemediği bir aşkın hikayesi. Umudunu kaybetmeden, zamanın ve hayatın önüne çıkardığı bütün duvarlara rağmen sevdiği kişiyi aramaya devam eden bir insanın sessiz mücadelesi. Bu nedenle kitap boyunca aşk, yalnızca bir duygu değil, insanı ayakta tutan, ona yön veren bir arayış haline geliyor.
Kitabı okurken kendime sık sık şu soruyu sordum. Ben gerçekten ben miyim, yoksa yalnızca kendi gölgem mi? Gerçek ile hakikati nasıl ayırt edebilirim? Haruki Murakami 'nin kurduğu o yüksek duvarlarla çevrili şehir, zamanla bir mekandan çok insanın iç dünyasının metaforuna dönüşüyor. Belki de hepimizin içinde ulaşmaya çalıştığımız, fakat tam olarak varıp varamadığımız böyle bir şehir vardır.
Haruki Murakami 'nin en güçlü taraflarından biri olan betimlemeler burada da etkileyici. Nehirler, kütüphaneler, sessizlikler, gölgeler ve duvarlar, hepsi okurun zihninde canlı bir şekilde yer buluyor. Romanın atmosferi o kadar güçlü ki bazen olaylardan çok hisler akılda kalıyor. Bu anlamda eser, klasik Haruki Murakami anlatısının bütün özelliklerini taşıyor.
Bununla birlikte bazı bölümlerde sahnelerin gereğinden fazla uzatıldığını ve bazı düşüncelerin tekrar tekrar işlendiğini hissettim. Özellikle romanın orta bölümlerinde tempo
kitap güzel okunur ne diyeyim yani, bir de 150 harf olmaasi gerekiyormuş galiba üzdü bu fazlasıyla uzun uzun yazmak isterdim ama üşendim çok okunur okuyun ve okutun