İlle de yalnız kalmalıyım gibi bir saplantım yoktu. Becerebilseydim ben de birilerini sevmek, birileri tarafından sevilmek isterdim elbette. Ama kurduğum bütün ilişkiler belirli bir noktaya kadar gidiyor, sonra aniden tıkanıp, ilerlemez hale geliyordu. Tıpkı babaanneme yaptığım gibi arkadaşlarıma da görünmez duvarlar örüyordum. Başka türlü nasıl davranılacağını bilmiyordum. Sürekli kalkanıyla gezen bir savaşçı gibiydim. Komik bir savaşçı… Çünkü aslında kimsenin dünyamı kurcalamaya, gizlerimi öğrenip şifrelerimi çözmeye filan çalıştığı yoktu. Ben yine de bilinçsizce kendimi korumayı bırakamıyordum.
Tante Rosa, karakteriyle büyüleyici bir kadındır. O büyüleyiciliğin ardında, her kadının içinde yatan bir farklılaşma isteği peşinde çoğu kadının cesaret edemeyeceği kadar koşabilmesi, koşarken düştüğünde, çoğu kadında olmayan bir kendini sevme neşesiyle tekrar kalkabilmesi, yenilgi ve yanılgılarını çoğu kadın gibi başkalarının demesiyle değil, kendi iç sesiyle yargılayabilmesi yatar.
’Çok üzülüyorum.’ dedi. Bana öyle geldi ki hiç üzülmüyor, ama utanıyor bunu söylemeye. Hele lisedeyken babasının ölmesini ne kadar istediğini biliyorum. Aradan topu topu iki yıl geçmeden sevmeye mi başlamış, aynı babayı?
Bunu anlar gibi oldum ama bu çocuğun böyle en ince anlarda araya aklını bıçak gibi sokması da tuhafıma gidiyor doğrusu. Hem anlamak ya da bilmek açmazlardan kurtulmak demek değildir ki! Ben özgürlüğümü elde etmeden mutlu olamayacaksam, dünya da bana bunu vermekte direnmekteyse mutlu olmayacağım demektir.