Evet, kendimizi rabbimizin tanıttığı kadarıyla tanımaya ve kendimizi ne kadar bildiğimizi anlamaya çalışıyorduk.
Peki, kendimizi sadece tefekkür etmekle tanıyabilir miyiz?
Elbette ki hayır. Kendimizi tanıyabilmemiz için mutlaka bir yol yürümeliyiz. Bir şey hakkında bilgi sahibi olduğumuzda onu anladığımızı zannederiz; ama hakikat öyle değildir. Mesela; Kâbe’miz deyip kıbleye döneriz; ama Kâbe’yi bilmek başka bir şey, Kâbe’yi gidip ziyaret etmek ve Allah’ın oradaki tecellisine şahid olmak başka bir şeydir.
Aynısı insan için de geçerlidir. İnsanın, kim olduğuna dair bir bilgisinin, fikrinin olması ayrıdır, kendini hakikatiyle tatması ayrıdır. İnsan kendi hakikatini tatmayana ve buna şahid olmayana kadar sadece kendisi hakkında bir düşünceye, bilgiye sahip olmuş olur ki bu bilgisini tatmadığı sürece de kendini tanımış olmaz.
İman için de aynısı söz konusudur. Bir iman tadılmıyorsa iman değildir, imanın bilgisidir; çünkü inanmak, “inanıyorum” demek iman değildir, imanın bilgisidir. İman ise bu bilgiyi tatmaktır. “Ben Allah’ı seviyorum” dediğimizde Allah’a olan sevgimizi ne kadar tadıyorsak sevgimiz o kadardır. Yoksa lafla “ben Allah’ı çok seviyorum” demek sevgi olmaz. Nasıl ki birine “seni seviyorum” dediğimizde o kişiye karşı gönlümüzde bir aşkın, tabir-i caizse ateşin; yani bizi etkileyen, yakan bir şeyin olması gerekiyorsa rabbimizi sevdiğimizi söylediğimizde de gönlümüzde rabbimize karşı bizi yakan bir aşkın olması ve bu aşkı tadıyor olmamız gerekir.
Bu doğadan söz eden fizyolojik oluşumumuzdur. Hayvanlar arasında sadece biz, ağaçlar gibi dikey bir duruşa sahibizdir. Ayaklarımız kök misali toprağa basarlar ve yukarı, ışığa, gökyüzüne uzanan bedeni tutarlar. Ruhsal ve fiziksel olanın birbiriyle kaynaştığı biricik varlıklar olan bizim yeni kuşaklarımızda -bir insan biyomekaniği uzmanının bana söylediği üzere- omurganın bükülmeye başlamış olması bir rastlantı olamaz: Omurga artık öne eğiliyor, bedenin statik dengesini ayakta tutamıyor, ışığa uzanması gereken baş dik duramıyor. Sırtlar cılızlaştı, kamburlaştı, çünkü babalar artık eğitmekten âcizler, artık hedeflenecek bir ufuk yok. Bu doktorun bana söylediğine göre on iki yaşında olan çocukların, genç Oblomovlar gibi divana uzanmakla, bilgisayara eğilmekle, televizyon karşısında kaykılmakla geçen yıllar sonucunda omurgaları tedaviye muhtaç hale geliyormuş. Bu çocuklar, günümüzün umacısı olan can sıkıntısından kaçınmak amacıyla her türlü elektronik dadının kucağına kendilerini bıraktıkları için yataydan başka bir boyut tanımıyorlar.
“Seninle kendimi uzun yolda hayal ettim. Uyuyacağımız kamp yerlerini, yıldızlı geceleri, sabah karavanda gözümüzü açmayı, yüzeceğimiz mavi suları, gün batımlarını..
Dediğin gibi belki bir gün canım, belki bir gün.."
Green Bank Formülü'nün hesabı, en kötümser tahminle Samanyolu'nda 40 zeki varlık grubunun olduğunu gösteriyor. Bunlar, diğer uygarlıklarla ilişki kurmaya çalışıyor
. En cüretkâr tahmin ise uzaydan bir işaret bekleyen 50 milyon bilinmeyen uygarlık bulunduğunu söylüyor. Green Bank hesapları, yalnızca bugünkü astronomik cisimleri değil, Samanyolu var olduğundan beri gelip geçmiş bütün yıldızları baz alıyor.
Bilim insanlarının güvendikleri bu formülü kabul edersek, yüz binlerce yıl önce, çok gelişmiş teknolojileri olan uygarlıkların varlığını geçerli sayıyoruz demektir. Bu da çok eski çağlarda dünyamızı ziyarete gelen 'tanrılar' üzerine kurduğum teorimi destekliyor.