• Yazar: Melike
    Hikaye Adı : Çarpma Şiddeti
    Link: #30435257

    I

    Saat 21.15
    Dünyanın sancısını kucaklayan onca insana az da olsa dokunabilmenin verdiği huzurla yola çıkacaktım. Yaptıklarım için minnettar kaldıklarını söyleyip beni yolcu ettiklerinde, kafamda tek bir soru vardı. Yeterince iyi kalpli ve cesur olabildim mi?

    Bir yardım şirketinde çalışmaya başlayalı beş yıl oluyor ancak yardım yaptığımız bu çaresiz insanlara dokunalı yalnızca bir ay oldu. Bu bir ay kendimi gerçekten bulduğum, huzuru içimde hissettiğim, en özel zamanları içinde taşıyor. Ben, artık dünyanın da gerçekten benden hoşnut olduğunu buraya geldikten sonra anladım. Üstelik dünya, bunu bir biletle yaptı. Bir de gitmesi gereken asıl insanlar yerine beni cesaretlendirerek.

    Bu bilet sayesinde uzun bir gemi yolculuğuna çıkacaktım. Bu yolculuk öncesi hayatımda birçok kırılma yaşamıştım. Başka başka insanların yarasını sarmak için önce kendi yaranızı kanatmanız gerekir. Acıya duyarlılığım azalmıştı. Gidişatım kötüydü farkındaydım, farkında olduğum için her şeyin normal seyrettiğine hala inanıyordum. Yolculuğum böylesi bir zamana denk geldi. Acı yok, his yok, sadece ama sadece çözülemez bir ben vardı içimde.

    Giderken yol çok uzun geldi. Bu iyi bir şeydi. Çünkü bir histi. Hislerim hala ayaktaysa az biraz insanlığım kalmış demekti. Şimdi dönüyorum ve yol bu defa oldukça kısa geliyor. Sanırım bu kısalık da az biraz olsun dünyada izi kalmış bir insanın gönül ferahlığındandır. Size bakan gözlerin ışıltısından, elinizi sıkan ellerin sıcaklığından, size sarılan kolların şefkatindendir. Dünyanın umudunu kaybettiği yelerden dönerken umut dolmaktandır.
    Tüm süreci içime çeke çeke yeniden yaşamak ve kendimi dinlemek için oldukça tenha bir yer buldum. Gözden uzak ve oldukça sessiz bir köşeden şimdi kabaran köpükleri izliyorum. Suyun üstüne çıkmayı başarmış mavi bir balıktan başka kimsecikler yok. Son bir ay içinde yaşadığım değişiklikleri ona anlatmak istiyorum. Ne kadar güzel görünüyor buradan bakınca her şey. Ne kadar sonsuz ve rahat. İyice eğiliyorum. Sanki ben eğildikçe o da bana doğru geliyor. Bedenim eğildikçe kalbim ferahlıyor. Gözlerimi kapatıyorum, suyun sesini daha iyi duyabiliyorum, hafiflediğimi hissediyorum.

    Bir anlık kendinizi serbest bıraktığınızı düşünün. O anı düşlüyorum. Kendimi serbest bırakıyorum. Boşluktayım. Tüy kadar hafif hissediyorum. Gözlerimi açtığımda her şey için artık çok geç. Kendimi geri çekmeye çalışsam da toparlanamıyorum. Bu hal, eğer bu yolculuğa başladığım gün başıma gelse eminim mücadele etmezdim. Şimdiyse var gücümle çırpınmaya başlıyorum. Tüm bu çırpınışlarım zamanı geri sarma çabası biliyorum ama faydası olmayacak. Az sonra suyun çarpma şiddetini bedenimde hissediyorum. Derinlere doğru uzun bir yolculuk. Gördüğüm tek şey ben düşerken havaya fırlayan bu mavi balık. Korkak, ağzı açık, duygulu gözlerle o da bana bakıyor. Benim hikayem bitiyor. Belki onun hikayesi yeni başlıyordur.

    Hoşça kal dünya, bugüne kadar seni anlayamadığım için özür dilerim.

    II

    Bunları size nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Bilmeli misiniz bundan da emin değilim. Ama bazen bazı anlar sizi fazlaca kendinizden bahsetmeye iter. Sanırım benim yaşadığım da bu.

    Hayatımın büyük bir kısmını bu sularda geçirdim ben. Kendimi tanıdığım, bulduğum yer hep buralar oldu. İlk kelimelerinizi söylediğiniz yerler önemlidir. Ondan daha önemli bir şey varsa o da o kelimelerin oraya ait olduğunu bilmenizdir. Kelimeniz mesela ‘’taş’’ ise bu taş dünya üzerindeki sayısız taştan yalnızca bir tanesidir. Orada tam karşınızda size bu kelimeye söyleten taşın kendisidir, kelimenizin karşılığı. O biriciktir, size aittir. Bu yüzden de çok ama çok önemlidir. Böyle böyle farklılaşırsınız. Kelime kavanozunuz dolmuştur. Göreceğinizi görmüşsünüzdür. Artık gitme vaktiniz gelmiştir. Yola çıkmak her zaman arkanızda bıraktığınız gemileri yakmak değildir. Bazen gemiler tutuşmadan hatta o yakılası denilen gemilere binilerek de gidilir başka başka deryalara. Dünyayı düşünün, evet üzerinde milyarlarca canlının yaşadığı bizim dünyamız bile yerinde duramazken, bizler olduğumuz yerde nasıl kalırız?

    Kalamadım. Üstelik yola çıkmak için binilmesi gereken bir gemiye de ihtiyacım yoktu. Bir balıktım ben. Kendime dünyayı, dalgası hiç bitmeyen denizleri örnek aldım. Umudum bambaşka canlar görmek, yepyeni yerler keşfetmekti. Başardım. Her zaman kolay olmadı. Bazen umduğumu bulamadığım zamanlar oldu. Bazen beklediğimden çok daha iyisi bağışlandı.

    Zamanla yalnızca yol almanın keşfetmek olmadığını öğrendim. İnsanların arasına karıştım. Onların hikâyelerini dinledim. Yeni yeni sözcükler öğrendim, diller keşfettim. Savaşlar oldu bu dünyada, insanların sebep olduğu. Çok dostumu kaybettim. ‘’Acının âlâsı’’ diyor böylesine insanlar. Doğruymuş. Acının âlâsını yaşadım. Ne garip, en çok acıyı yaşatan insanlar yine acının en ağır halini yaşıyorlar. İnsanoğlu ayrı bir deryaymış, bunu da öyle zamanlar olmasa asla öğrenemezdim.

    Birazdan başıma geleceklerden habersiz yepyeni yollara attım kendimi. Şimdi bir okyanusun ortasında koca bir yolcu gemisinin arkasına takıldım gidiyorum. Devasa büyüleyici bir şey bu. Hayretimi kendimden ve sizden saklayacak değilim. Geminin büyüklüğünü daha net görebilmek için kendimi suyun üstüne iyice yaklaştırdım. Başım havada. Görebileceğim en üst noktasını görmeye çabalıyorum. Çabalarım daha da dikleştiriyor başımı.
    Ben onu böyle hayran hayran izlerken birden korkunç bir şey oldu. Su bir anda havalandı. Tabii onunla birlikte ben de. Hareketlerimi kontrol edemiyordum ve kendimi bir anda geminin içinde buldum.

    Dikkatinizi fazlaca çeken şeylere karşı daha dikkatli olmalısınız. Geminin zeminine yapıştım. Başımı sert vurdum ve sendeliyordum. Neler olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Kendime geldiğimde bir balığın başına gelecek en ağır cezaya çarptırıldığımı anladım. Peki, bu cezayı hak edecek ne yaptım ben? Sonum böyle olmamalıydı. Şaşkınlıkla ve ağrılarımla çırpınıyordum. Çırpındıkça daha fazla nefesim kesiliyordu. Ben burada böyle çırpınırken az önce sessiz bir dostluk kurduğumuzu düşündüğüm o kadının da çırpınışlarını duyuyordum. Etrafta kimseler yoktu. Karşılıklı ölecektik hem de kimse bizim farkımıza varmayacaktı.

    Bu gözler var ya bu dünyada o kadar çok şey gördü ki. Sakın bana hislerim yokmuş gibi bakmayın. Sakın bana bu hayatı boş, bomboş yaşayan bir maddeymişim gibi bakmayın. Hayatı dolu dolu yaşıyordum, yaşamalıydım. Daha görecek çok mavi gökyüzüm vardı. Ah! Ne de severdim ona bakmayı.

    Mucizelere inansam da zamanımın dolduğunu hissediyorum. Nefesim kesiliyor. Hoşça kal Dünya! Seni çok sevdim. İçime ektiğim tüm umut tohumları ve verdiğin her türlü cesaret için teşekkür ederim.

    III

    Çırpınmaktan yorulmuştum. Her şeyden vazgeçtiğim o anda ‘’Hanımefendi iyi misiniz?’’ sesiyle irkildim. Sesin sahibi, kolumdan tutmuş beni geri çekiyordu. Yardım çağırmamı ister misiniz? Dedi telaşla. Afallamıştım. Derin derin soluyordum ve olabildiğince titriyordum. Gemideydim. Yaşıyordum! Düşmemiştim. Gülmek ve ağlamak arasında titrek bir sesle ‘’Hayır, teşekkür ederim.’’ Diyebildim.
    Kendime daha güvenli bir yer bulup oturdum. Hala titriyordum. Burnumu yakan garip bir koku vardı ama aklım en çok o balığa takılmıştı. Bana öfkelenmiş olmalı hatta belki kendimi öldürmeye çalıştığımı düşünüp acımıştır bana.
    Ben kurtulduysam ona ne oldu acaba?

    IV

    Hey ne yapıyorsun sen?
    Bir ses. İşte mucizem! Ölüyorum yardım et. Suya at beni, suya at.
    Kendine gel. Kafanı bu kadar süre dışarda tutarsan olacağı o.
    Bir hamlede başımı suya soktu bir türdeşim. Ne yapmaya çalıştığımı anlamadığından çok da kızmıştı bana. Bir süre sonra iyice kendime geldim. Mucize gerçek olmuştu, yaşıyordum.

    O kadın düşmemişti, ben gemiye sıçramamıştım. Her şey olması gerektiği gibiydi. Yaşıyordum ve muhtemelen o da yaşıyordu.

    V

    Son sayfa burada kalmıştı. Yarım kalanları tamamlamak gerektiğine inanan bir yazardı o. Ne yazık ki bunu tamamlayamamıştı.

    Kitabın kapağını kapatırken yazarın ölüm gününü anımsadım. O gün bir son dakika gelişmesi olarak geçmişti ve şöyle söylenmişti: ‘’Saat 21.15 sularında bindiği gemiden kendini attı.’’
    Aklıma ister istemez aynı soru takıldı: Nasıl olur da karakterlerini her daim kurtarıp hayata bağlayan yazar kendi sonunu böyle yazar…
  • I

    Saat 21.15
    Dünyanın sancısını kucaklayan onca insana az da olsa dokunabilmenin verdiği huzurla yola çıkacaktım. Yaptıklarım için minnettar kaldıklarını söyleyip beni yolcu ettiklerinde, kafamda tek bir soru vardı. Yeterince iyi kalpli ve cesur olabildim mi?

    Bir yardım şirketinde çalışmaya başlayalı beş yıl oluyor ancak yardım yaptığımız bu çaresiz insanlara dokunalı yalnızca bir ay oldu. Bu bir ay kendimi gerçekten bulduğum, huzuru içimde hissettiğim, en özel zamanları içinde taşıyor. Ben, artık dünyanın da gerçekten benden hoşnut olduğunu buraya geldikten sonra anladım. Üstelik dünya, bunu bir biletle yaptı. Bir de gitmesi gereken asıl insanlar yerine beni cesaretlendirerek.

    Bu bilet sayesinde uzun bir gemi yolculuğuna çıkacaktım. Bu yolculuk öncesi hayatımda birçok kırılma yaşamıştım. Başka başka insanların yarasını sarmak için önce kendi yaranızı kanatmanız gerekir. Acıya duyarlılığım azalmıştı. Gidişatım kötüydü farkındaydım, farkında olduğum için her şeyin normal seyrettiğine hala inanıyordum. Yolculuğum böylesi bir zamana denk geldi. Acı yok, his yok, sadece ama sadece çözülemez bir ben vardı içimde.

    Giderken yol çok uzun geldi. Bu iyi bir şeydi. Çünkü bir histi. Hislerim hala ayaktaysa az biraz insanlığım kalmış demekti. Şimdi dönüyorum ve yol bu defa oldukça kısa geliyor. Sanırım bu kısalık da az biraz olsun dünyada izi kalmış bir insanın gönül ferahlığındandır. Size bakan gözlerin ışıltısından, elinizi sıkan ellerin sıcaklığından, size sarılan kolların şefkatindendir. Dünyanın umudunu kaybettiği yelerden dönerken umut dolmaktandır.

    Tüm süreci içime çeke çeke yeniden yaşamak ve kendimi dinlemek için oldukça tenha bir yer buldum. Gözden uzak ve oldukça sessiz bir köşeden şimdi kabaran köpükleri izliyorum. Suyun üstüne çıkmayı başarmış mavi bir balıktan başka kimsecikler yok. Son bir ay içinde yaşadığım değişiklikleri ona anlatmak istiyorum. Ne kadar güzel görünüyor buradan bakınca her şey. Ne kadar sonsuz ve rahat. İyice eğiliyorum. Sanki ben eğildikçe o da bana doğru geliyor. Bedenim eğildikçe kalbim ferahlıyor. Gözlerimi kapatıyorum, suyun sesini daha iyi duyabiliyorum, hafiflediğimi hissediyorum.

    Bir anlık kendinizi serbest bıraktığınızı düşünün. O anı düşlüyorum. Kendimi serbest bırakıyorum. Boşluktayım. Tüy kadar hafif hissediyorum. Gözlerimi açtığımda her şey için artık çok geç. Kendimi geri çekmeye çalışsam da toparlanamıyorum. Bu hal, eğer bu yolculuğa başladığım gün başıma gelse eminim mücadele etmezdim. Şimdiyse var gücümle çırpınmaya başlıyorum. Tüm bu çırpınışlarım zamanı geri sarma çabası biliyorum ama faydası olmayacak. Az sonra suyun çarpma şiddetini bedenimde hissediyorum. Derinlere doğru uzun bir yolculuk. Gördüğüm tek şey ben düşerken havaya fırlayan bu mavi balık. Korkak, ağzı açık, duygulu gözlerle o da bana bakıyor. Benim hikayem bitiyor. Belki onun hikayesi yeni başlıyordur.

    Hoşça kal dünya, bugüne kadar seni anlayamadığım için özür dilerim.

    II

    Bunları size nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Bilmeli misiniz bundan da emin değilim. Ama bazen bazı anlar sizi fazlaca kendinizden bahsetmeye iter. Sanırım benim yaşadığım da bu.

    Hayatımın büyük bir kısmını bu sularda geçirdim ben. Kendimi tanıdığım, bulduğum yer hep buralar oldu. İlk kelimelerinizi söylediğiniz yerler önemlidir. Ondan daha önemli bir şey varsa o da o kelimelerin oraya ait olduğunu bilmenizdir. Kelimeniz mesela ‘’taş’’ ise bu taş dünya üzerindeki sayısız taştan yalnızca bir tanesidir. Orada tam karşınızda size bu kelimeye söyleten taşın kendisidir, kelimenizin karşılığı. O biriciktir, size aittir. Bu yüzden de çok ama çok önemlidir. Böyle böyle farklılaşırsınız. Kelime kavanozunuz dolmuştur. Göreceğinizi görmüşsünüzdür. Artık gitme vaktiniz gelmiştir. Yola çıkmak her zaman arkanızda bıraktığınız gemileri yakmak değildir. Bazen gemiler tutuşmadan hatta o yakılası denilen gemilere binilerek de gidilir başka başka deryalara. Dünyayı düşünün, evet üzerinde milyarlarca canlının yaşadığı bizim dünyamız bile yerinde duramazken, bizler olduğumuz yerde nasıl kalırız?

    Kalamadım. Üstelik yola çıkmak için binilmesi gereken bir gemiye de ihtiyacım yoktu. Bir balıktım ben. Kendime dünyayı, dalgası hiç bitmeyen denizleri örnek aldım. Umudum bambaşka canlar görmek, yepyeni yerler keşfetmekti. Başardım. Her zaman kolay olmadı. Bazen umduğumu bulamadığım zamanlar oldu. Bazen beklediğimden çok daha iyisi bağışlandı.

    Zamanla yalnızca yol almanın keşfetmek olmadığını öğrendim. İnsanların arasına karıştım. Onların hikâyelerini dinledim. Yeni yeni sözcükler öğrendim, diller keşfettim. Savaşlar oldu bu dünyada, insanların sebep olduğu. Çok dostumu kaybettim. ‘’Acının âlâsı’’ diyor böylesine insanlar. Doğruymuş. Acının âlâsını yaşadım. Ne garip, en çok acıyı yaşatan insanlar yine acının en ağır halini yaşıyorlar. İnsanoğlu ayrı bir deryaymış, bunu da öyle zamanlar olmasa asla öğrenemezdim.

    Birazdan başıma geleceklerden habersiz yepyeni yollara attım kendimi. Şimdi bir okyanusun ortasında koca bir yolcu gemisinin arkasına takıldım gidiyorum. Devasa büyüleyici bir şey bu. Hayretimi kendimden ve sizden saklayacak değilim. Geminin büyüklüğünü daha net görebilmek için kendimi suyun üstüne iyice yaklaştırdım. Başım havada. Görebileceğim en üst noktasını görmeye çabalıyorum. Çabalarım daha da dikleştiriyor başımı.

    Ben onu böyle hayran hayran izlerken birden korkunç bir şey oldu. Su bir anda havalandı. Tabii onunla birlikte ben de. Hareketlerimi kontrol edemiyordum ve kendimi bir anda geminin içinde buldum.

    Dikkatinizi fazlaca çeken şeylere karşı daha dikkatli olmalısınız. Geminin zeminine yapıştım. Başımı sert vurdum ve sendeliyordum. Neler olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Kendime geldiğimde bir balığın başına gelecek en ağır cezaya çarptırıldığımı anladım. Peki, bu cezayı hak edecek ne yaptım ben? Sonum böyle olmamalıydı. Şaşkınlıkla ve ağrılarımla çırpınıyordum. Çırpındıkça daha fazla nefesim kesiliyordu. Ben burada böyle çırpınırken az önce sessiz bir dostluk kurduğumuzu düşündüğüm o kadının da çırpınışlarını hissediyordum. Etrafta kimseler yoktu. Karşılıklı ölecektik üstelik kimse bizim farkımıza bile varmayacaktı.

    Bu gözler var ya bu dünyada o kadar çok şey gördü ki. Sakın bana hislerim yokmuş gibi bakmayın. Sakın bana bu hayatı boş, bomboş yaşayan bir maddeymişim gibi bakmayın. Hayatı dolu dolu yaşıyordum, yaşamalıydım. Daha görecek çok mavi gökyüzüm vardı. Ah! Ne de severdim ona bakmayı.

    Mucizelere inansam da zamanımın dolduğunu hissediyorum. Nefesim kesiliyor. Hoşça kal Dünya! Seni çok sevdim. İçime ektiğim tüm umut tohumları ve verdiğin her türlü cesaret için teşekkür ederim.

    III

    Çırpınmaktan yorulmuştum. Her şeyden vazgeçtiğim o anda ‘’Hanımefendi iyi misiniz?’’ sesiyle irkildim. Sesin sahibi, kolumdan tutmuş beni geri çekiyordu. Yardım çağırmamı ister misiniz? Dedi telaşla. Afallamıştım. Derin derin soluyordum ve olabildiğince titriyordum. Gemideydim. Yaşıyordum! Düşmemiştim. Gülmek ve ağlamak arasında titrek bir sesle ‘’Hayır, teşekkür ederim.’’ Diyebildim.

    Kendime daha güvenli bir yer bulup oturdum. Hala titriyordum. Burnumu yakan garip bir koku vardı ama aklım en çok o balığa takılmıştı. Bana öfkelenmiş olmalı hatta belki kendimi öldürmeye çalıştığımı düşünüp acımıştır bana.

    Ben kurtulduysam ona ne oldu acaba?

    IV

    Hey ne yapıyorsun sen?
    Bir ses. İşte mucizem! Ölüyorum yardım et. Suya at beni, suya at.
    Kendine gel. Kafanı bu kadar süre dışarda tutarsan olacağı o.
    Bir hamlede başımı suya soktu bir türdeşim. Ne yapmaya çalıştığımı anlamadığından çok da kızmıştı bana. Bir süre sonra iyice kendime geldim. Mucize gerçek olmuştu, yaşıyordum.

    O kadın düşmemişti, ben gemiye sıçramamıştım. Her şey olması gerektiği gibiydi. Yaşıyordum ve muhtemelen o da yaşıyordu.

    V

    Son sayfa burada kalmıştı. Yarım kalanları tamamlamak gerektiğine inanan bir yazardı o. Ne yazık ki bunu tamamlayamamıştı.

    Kitabın kapağını kapatırken yazarın ölüm gününü anımsadım. O gün bir son dakika gelişmesi olarak geçmişti ve şöyle söylenmişti: ‘’Saat 21.15 sularında bindiği gemiden kendini attı.’’
    Aklıma ister istemez aynı soru takıldı: Nasıl olur da karakterlerini her daim kurtarıp hayata bağlayan yazar kendi sonunu böyle yazar…
  • Hepsine tükürüp kaçmak istiyorum. Nereye? Bilmiyorum. Gidebileceğim neresi var? Hiç bir yer yok. Tüm gemileri yaktım. Ne kadar yüksekten bir söylem, altı üstü gururlusundur, dönemiyorsundur kendine yedirip. Adına tüm gemileri yakmak diyorsun. Gurur...
  • "...Hepsine tükürüp kaçmak istiyorum. Nereye? Bilmiyorum. Gidebileceğim neresi var? Hiç bir yer yok. Tüm gemileri yaktım. Ne kadar yüksekten bir söylem, altı üstü gururlusundur, dönemiyorsundur kendine yedirip. Adına tüm gemileri yakmak diyorsun. Gurur..."
  • Gemileri yakmak tehlikelidir. Kendini hiç bilmediğin bir adada bulabilirsin.
  • Sahile varıp gemileri yakmak gibisin. Susmak ama hep anlatmak gibisin.