• Gidebileceğim neresi var? Hiçbir yer yok. Tüm gemileri yaktım. Ne kadar yüksekten bir söylem, altı üstü gururlusundur, dönemiyorsundur kendine yedirip. Adına tüm gemileri yakmak diyorsun. Gurur...
    Güray Süngü
    Sayfa 34 - İz Yayıncılık - 4. Baskı
  • Kişisel gelişim ile alakalı bilindik konular anlatan bir kitap değil biraz olsun kendinizin farkına varabilmeyi sağlayan bir kitap.
    Her zaman tavsiye edebilceklerimden bir tanesi
  • 1800 lerin son çeyreğinde, tarih sayfasına hazin bir öykünün sözcükleri düşer. Yazılanlar gerçekle örülü, dünü ve yarınıyla iniltilidir. İki imparatorluğun derin bağları bir öyküyle düğümlenir.
    1887 yılında Japon imparatoru Meiji dönemin osmanlı padişahı 2. Abdülhamid’e armağanlar gönderir. Bu, tarih de ilk türk ve japon yakınlaşmasıdır. Tabi Meiji japonyayı dışa açmakta dünyayla buluşturmakta kararlı bir imparator. Temasın bir nedeni bu ama aynı zaman da o tarih de japonlarla bizim ortak bir düşmanımız var. Ruslar. Yani ruslarla her iki ayrı cephede savaştığımız için biraz da ‘’düşmanımın düşmanı arkadaşımdır, dostumdur.’’ Felsefesiyle de olsa gerek japonlar bize bir merhaba deme gereği duymuşlardır. Armağanlar getirilir saraya bırakılır japonlar gider. Ve bizi bir düşünce alır çünkü biz de karşılık vermeliyiz. Yani geldiler bizi ziyaret ettiler biz de iadeyi ziyarette bulunmalıyız. Saray armağanlar götürmeli japonyaya. İyi de hangi yolla, nasıl? Bir tek yol var, denizler. Bahriye nazırı hasan hüsnü paşa sarayın armağanlarını japonyaya göndermekle görevlendirilir. Bunun için bir gemi seçecektir. O yıllar da kasımpaşa da tokatlının kahvesi var. Kasımpaşa da herkes her sokağa giremez idi. Çünkü kasımpaşa denizcilerin semtiydi. Tokatlının kahvesine ancak kaptan-ı deryalar, üst rütbeli subaylar girebilirdi. Tokatlının kahvesinde herkes hasan hüsnü paşanın japonyaya görevlendireceği geminin adını bekliyor hangi gemi gidecek. Ve hasan hüsnü paşa geminin adını açıklıyor. Ertuğrul fırkateyni gidecek.
    Japonya seferi için neden ertuğrul fırkateyninin görevlendirildiğini görevi ertuğrulun kaptanı ali beye vereceği gün hasan hüsnü paşanın söylediklerinden öğreniriz. Hasan hüsnü paşa kasımpaşa da cezayirli hasan paşa kışlasında makam odasında ki penceresinden haliçe bakmaktadır. Önünde ertuğrul, hurda harap bir gemi.
    Kapı vuruluyor.
    -Girin.
    Gelen kaptan ali bey.
    -Nazırım beni emrettiniz.
    -Ali bey evladım, sarayımızın armağanlarını japonyaya sen, ertuğrulla götüreceksin.
    Hemen itiraz edicek tabi kaptan ali bey.
    -Lakin nazırım, biliyorsunuz ki ertuğrul gözünüzün önünde 11 yıl dubaya bağlı hurda bir gemi.
    -Yeter evladım yeter!
    Hasan hüsnü paşa çok kızgın.
    -Yeter! Herkes bunu konuşuyor tokatlının kahvesinde ben bilmiyormuyum gözümün önünde duruyor. Gel buraya.
    Hasan hüsnü paşa ali beyi harita masasına çağırıyor. Parmağını bir yere koyuyor.
    -Neresi burası?
    -İstanbul nazırım.
    Hasan hüsnü paşa parmağını haritanın taa dibine koyuyor.
    -Burası neresi?
    -Japonya.
    -Nasıl mesafe?
    -Çok uzun, git git bitmez nazırım.
    -Bak evladım.
    Diyor hasan hüsnü paşa kaptan ali beye.
    -Sana bir miktar kömür verebilirim. Bir miktar kömürün olacak. Bu kömürü ertuğrul yol esnasında uğradığı limanlara girerken ya da çıkarken kazanı yakmak için kullan. Ki duman tütsün düdük ötsün denizciliğimizin şanını yap. Ama açık deniz de ali bey evladım kazanı söndür yelken açarak git.
    Ali bey şaşkın
    -Efendim bunca yolu yelken açarak mı gideceğiz.
    -Evet evladım. Çünkü bizim bunca yolun kömürünü alacak paramız yok.
    Ali bey anlıyor ki ertuğruldan başka hiçbir gemi japonyaya gidemez. Çünkü diğer bütün gemiler sadece buhar gücüyle hareket edebiliyor. Donanmanın elinde hem yelken donanımı hemde küçük de olsa bir buhar kazanı olan tek gemi tek fırkateyn ertuğrul. Başka bir gemi gidemez. Kömür alacak para yok.
    -Evladım istiyorsan yerine başka birini görevlendireyim.
    -Hayır nazırım görevi kabul ediyorum.
    Ve kaptan ali bey o gün hasan hüsnü paşanın odasından çıkarken nazır sesleniyor.
    -Ali bey evladım.
    -Emredin nazırım
    -Ali bey evladım bir de lütfen sakal bırak
    -Neden.
    -Evladım usta denizci sakallı olur. İmaj.
    Ali bey çok usta bir denizcidir. Haliç tersanesine gidiyor, haliç tersanesinde gemi yapımında uğraşan o işçilere, o emekçilere diyor ki:
    -Biliyorsunuz çok zor bir görev beni bekliyor. Ertuğrul hurda bir gemi yolda bakıma ihtiyacı var yani geminin içine binevi tersane kurmam gerekiyor. Aranızdan gönüllü istiyorum. Gönüllü olacak olan var mı.
    Bütün tersane gönüllü oluyor. Aralarından bir miktar işçiyi seçiyor ertuğrulun ambarına yerleştiriyor. Kömürle dolduramadığı ambarları, gemi yapımında kullanılan kerestelerle tahtalarla malzemelerle dolduruyor. Ve diyor ki kaptan ali bey:
    -Yukarıda rüzgar, aşağıda emek. Ertuğrul böyle yüzecek…
    Ertuğrul fırkateyni temmuz 1889 da kafile başkanı albay Osman bey, kaptan Ali bey ve 600’ü aşkın subay ve erle istanbul’dan yola çıkmak için hazırdır.
    Ve ertuğrul fırkateyni bandonun sahile dizildiği, bütün istanbulluların kıyı boyunca toplandığı bir gün, şiirlerle şarkılarla yolculanıyor. Önce kuzey yoluna doğru gidiyor, rumeli hisarına doğru istanbulu selamlıyor. Ordan geri dönüyor, ve kerteriz alarak marmaraya ordan çanakkale, ege, japonyaya doğru yola çıkıyor.
    Ertuğrul fırkateyni yolculuk boyunca binbir zorluklarla karşılaşıyor. Gemiyi fareler basıyor, yüzlerce fare. Baş edemiyorlar, bir limanda karşılaştıkları çinli denizciler onlara akıl veriyorlar diyorlar ki:
    -Ya farelerle baş etmenin bir tek yolu vardır.
    -Nedir?
    -Bu farelerden on tanesini bir kenara koyun yiyecek vermeyin belli bir zaman sonra fareler birbirlerini yemeye başlayacaklardır. Katil fareler üreyecek. Kalan 2-3 tanesini alın onları gemiye salın farelerin hakkından ancak, katil fareler gelir.
    Ve bunu uyguluyorlar.
    Ertuğrul fırkateyni 1863 yılında kasımpaşa tersanesinde inşaa edilir. Makine ve kazanları, ingiltere de monte edilir. Aldığı kömürle 10 mil süratle 9 saat gidebilir. Tabi yakacak kömür bulursa.
    Sonunda japonyaya varıyor osmanlı heyeti. Ama o yıllarda bir geminin 3-3.5 ay da alması gereken yolu ertuğrul neredeyse 11 ayda tamamlıyor. Japonlar bakıyorlar ki ufuktan bir şey geliyor ama bu nedir. Yelkenin de yamanmadık bir yer kalmamış, güvertesinde tahta çakılmamış bir yer yok. Bizimkiler çıkıyor limana, japonlar diyorlar ki:
    -Tarih boyunca nuhun gemisi diye bir geminin yüzüp yüzmediğini bilemeyiz, ama siz türkler büyük denizci milletsiniz.
    Bizim tabi hemen göğsümüz kabarıyor.
    -Bu gemiyle buraya kadar gelmeniz mucize.
    Ama diyor japonlar mucizede bir kez olur, nasıl geri döneceksiniz?
    Osmanlı heyeti tokyoya geçiyor. Meiji’ye sarayın armağanlarını sunuyorlar. Ve sonra bizi kara bir düşünce alıyor. İyi de nasıl geri döneceğiz? Kaptan ali bey çaresizlik içerisin de geri dönüş yolu hazırlıklarına başlıyor. Japonlar çıkıyor karşısına diyorlar ki kaptan ali beye:
    -Bakın bu gemiyle gidemezsiniz, bu gemi artık hurda harap bir gemi size yeni bir gemi satalım.
    Ali bey diyor ki:
    -Ben gemimi bırakmam. Bir kaptanın gemisini bıraktığı nerede görülmüş.
    Ne gemi alması kömür alacak para yok. Japonlar anlıyor karşısında çok onurlu bir millet var tıpkı kendileri gibi.
    İstanbuldan yokohamaya giden kafile, japonya imparatoru meijiye padişahın nişan, ve diğer hediyelerini sunar. Uğruna binlerce milin katedildiği görev layıkıyla yerine getirilir.
    Peki diyor japonlar ertuğrulla dönün ama iki ay bekleyin. Neden? Fırtına zamanı bu iki ay içerisinde arka arkaya 26 tane tayfun gelir. Gelirken şanslıydınız onlara rastlamadınız, ama bu 2 ay da biz balık tutmak için bir kayığı bile bırakmayız. 2 ay bekleyin, sonra gidin.
    Bu çok kötü bir haber kaptan ali bey topluyor bütün arkadaşlarını diyor ki:
    -Yiğitlerim japonlar diyor ki 2 ay bekleyin fırtına zamanı, elimiz de bir miktar para var bu parayla istanbula geri dönerken uğradığımız limanlardan yiyecek, su, erzak alacağız ama para istanbula belki zar zor ucu ucuna yetecek. 2 ay japonya da beklememiz demek, yol da deniz de 2 ay aç kalmamız demek. Bir akıl verin ne yapalım.
    Biri söz alıyor.
    -Kaptanım benim bir fikrim var.
    -Buyur evladım.
    -Japonlardan 2 aylık borç para alalım, burada bekleyelim.
    Ali bey şunu söylüyor:
    -Bak yiğidim, senin bu söylediğin bizi okyanusda bekleyen tehlikeden daha büyük bir tehlikedir. Ben bunca yolu dilenmek için gelmedim. Bu millet hiçbir zaman el kapılarında dilenci olarak anılmayacak. Buna izin vermem. İşte gecenin karanlığı, beni neyin beklediğini biliyorum. İnen insin herkese haber verin sabah yola çıkıyorum ama inmek isteyen varsa insin, kimseye kırgın dargın değilim. Kalanlarla ben yola koyulacağım.
    Sabah güneş doğmadan kaptan ali bey köşküne geliyor.
    -Kaç eksiğimiz var?
    -Hiç eksiğimiz yok kaptanım.
    Bir denizci bile ertuğrulu terk etmiyor. Herkes görev yerinde japonlar gitmeyin kalın diyorlar gidemezsiniz fırtına var. Hayır diyor ali bey biz sevdiklerimizi çok özledik.
    İşte japonlar bu nedenle ertuğrulu unutmazlar. Unutamazlar.
    Ertuğrul fırkateyni mürettabatı ailelerini geride bırakarak yolculuğa çıkmıştır. Dönüş yolculuğu onlar için herşeye rağmen umut vericidir.
    Vira bismillah istanbul.
    Denizciliğimizin gereği geminin imamı bir muşambaya sardığı kuranı en üst direğe çekiyor. Sabahın karanlığı, kıyıda japonlar, denizcilerimizin sesleri, o halatların yelkenlerin çıkardığı sesler. Ertuğrul kıyıdan açılıyor. Açılırken kapkara bir su çıkıyor ortaya karanlık büyüyor büyüyor büyüyor ve ertuğrul kayboluyor. Japonlar öylece bakakalıyor.
    Geri dönüş yolculuğunun 5. Günü, 16 eylül 1890 ertuğrul kendini büyük bir fırtınanın içinde buluyor dalga boyları 10-15 metre neredeyse. Ertuğrul iç denizler için yapılan bir fırkateyn, okyanus dalgalarını nerden bilsin. Ertuğrulun ambarında işçiler emekçiler tahta yetiştiremiyor. Ertuğrul su almaya başlamış ama emekçiler yinede mücadele ediyorlar okyanusla fırtınayla. Bir bakıyorlar ambarlarına inen merdivende kaptan ali bey büyük üniformasını giymiş. Kaptanlar büyük üniformalarını bir nedenle giyerler. Gemileri bir limana girerken ya da çıkarken tören için giyerler. Ama fırtınanın ortasın da eğer kaptan büyük üniformasını giymişse, bunun anlamı şudur, son liman.
    Kaptan ali beyi merdivenlerde gören işçiler öylece ona bakakalıyor. Birinin elinden çiviler yere düşüyor. Biri elindeki tahtayı masaya koyuyor. Son liman.
    Ama diyor işçilerden biri
    -Kaptanım ali bey biraz daha dayanırız.
    Ali bey şu konuşmayı yapıyor.
    -Yiğitlerim, aslanlarım, yukarı da direğimiz kırıldı. (3 direklidir fırkateynler bu 3 direk de aşağıda omurgaya bağlı, biri kırıldı mı gönyesi şaştı demektir o geminin. Yani direği kırılan bir fırkateyni hiçbir güç fırtına da su üstünde tutamaz.) sizler elinizden geleni yaptınız. Artık başınızın çaresine bakın. Sizinle olmak büyük bir onurdu.
    Ali bey tam merdivenlerden çıkacakken işçilerden birisi diyor ki:
    -Kaptanım ali bey, asıl sizinle birlikte olmak bir onur ama desenize biz bunca zaman ellerimizle tabutumuzu çakmışız.
    -Evet. Diyor ali bey. Evet yiğidim bu bir tabut ama her tahtası her çivisi senin olan bir tabut. İçinde rahat uyu.
    O sıra da güverteden bir ses.
    -Kaptanım! Kaptanım! Ali bey koşun!
    Merdivenleri çıkıyor ali bey uçarcasına.
    -Ne oldu yiğidim?
    -Kaptanım bakın bakın!
    Bir dalga alçalıyor, önlerinde bir deniz feneri, bir ışık.
    Deniz feneri demek, arkası bir kurtuluş süt liman bir deniz demek bir sığınak demek. Tam önlerinde. Hemen harita masasına gidiyor ali bey bakıyor.
    -Burası oşima adası. O kaşinozaki feneri olmalı.
    Ama direk kırıldı dağılıyor ertuğrul, yalvarıyorlar ali beye bir şey yapın, ne olursunuz bir şey yapın, kurtuluş bu kadar yakınken bitmesin herşey lütfen.
    Bir dakika diyor ali bey bir dakika.
    -Faryap! Faryap!
    Yani elde yakılacak ne var ne yok hepsi kazana. Bütün iskemleler, dolaplar hatta güverteden sökülen tahtalar dahi atılır kazanlara. Hatta japonyadan istanbulda kendilerini bekleyen anneleri, eşleri ya da kız çocukları için kadınlar için özene bözene aldıkları japon ipekli kumaşlarını bile elden ele kazana atıyorlar. Çünkü biliyorlar ki istanbula götürecekleri en güzel armağan kendileri. Son bir buhar gücü lazım bize son bir buhar gücüyle şu feneri döndük mü kurtulduk. Gidemedik zaten batıyoruz.
    Ertuğrul büyük bir buhar gücüyle yaralı bir hayvan gibi inliyor. Ve yaydan fırlayan bir ok gibi hızla dalgaların üzerinden ileriye atılıyor son sürat deniz fenerine doğru gidiyoruz. Kurtulduk diye sevinirken, öndeki dalga alçalıyor bakıyorlar ki her yer kayalık. Yanlış yöne gidiyorlar, ve faryap yapmış bir gemiyi fırtına da durdurmanın olanağı yoktur.
    Japonların kaygıları sebepsiz değildir. Alışık oldukları denizin nelere sebep olabileceğini tahmin ederler ama japonyadaki osmanlının sıkıntılarına çare olamazlar.
    O gece kaşinozaki fenerinin kapısı saatlerce çalınır. Fırtınadan dolayı içerdeki japon fener bekçileri kapının sesini zor duyuyorlar. Açıyorlar kapıyı, yaralı, ıslak bir grup kazazede tamam ama bir gemi battı kim bunlar. Bizimkileri içeri alıyorlar, dil sorunu var japon fener bekçileri o renkli bayrakları getiriyorlar. Hani denizciliğin bir dilidir ya o bayraklar, bayraklarla anlaşır tümce kurarlar ya. Bizimkiler dünyanın bir ucunda en uzaktaki deniz fenerinin tabanına renkli bayraklarla tümceler kuruyorlar diyorlar ki: ‘’İlerde bir türk gemisi battı, yardım edin.’’ Yapacak hiçbir şey yok. Fırtınanın dinmesini beklemekten başka yapacak hiçbir şey yok. 69 denizcimiz fenere ulaşmayı başarıyor. 500’ü aşkın denizcimiz hala kayıp.
    Fırtınalı gecede batan ertuğrul fırkateyni amiral osman bey ve kaptan eli beyin de içinde olduğu çoğu subay ve ere mezar olur. Temsili mezarları ise kushimato halkı tarafından kayalıkların yakınına yapılır.
    69 denizcimiz tabi soğuk titriyor üşüyorlar deniz fenerinde. Köy halkı çok yoksul onları ısıtmak istiyorlar ama ateşleri bile yok. Ve japonlar soyunuyor, bizim bir denizcimizi 4-5 japon kucaklıyor. Kendi bedenlerinin ısısıyla bizim denizcilerimizi ısıtmaya çalışıyorlar.
    Bu kaşinozaki fenerinin bulunduğu ada çok küçük bir ada. Karaya şöyle yakın bir mesafe de ve japon halkı oranın köylü halkı şuna inanıyor. Yüzyıllar yüzyıllar önce bir rahip bu küçük adayı karaya bağlamak için bir köprü yapmak istiyor. Fakat orada bir deniz ejderhası bir canavar yaşıyor. Rahip canavar ile pazarlığa oturuyor diyor ki:
    -Ya izin ver şu köylüler adaya rahat gidip gelsinler bir köprü yapayım.
    -Peki diyor ejderha fakat güneş battığında başlayacaksın köprüyü yapmaya sabah ilk horoz öttüğünde bırakacaksın köprüyü tamamladın tamam, ama horoz öttüğünde tamamlayamazsan yarım kalacak.
    Ejderhayla bu anlaşmayı kabul ediyor. Ve güneş batar batmaz, kıyı ile ada arasına köprü yapmak için kayalıkları sırtına alıp taşıyor denize. Köprü uzuyor, uzuyor, uzuyor, ejderha da bir yerden onu gözlüyor, bakıyor ki horozlar ötmeden köprüyü tamamlayacak bu iş ejderhanın canını sıkıyor, ve ejderha horoz sesi çıkarıyor horoz gibi ötüyor. Rahip zamanının dolduğunu sanıp kayalıkları bırakıyor. Ejderha onu kandırıyor ve köprü yarım kalıyor. İşte o kaşinozaki fenerinin olduğu o küçük adayla kıyı arasına göz attığımızda ejderha sırtı şeklinde kayalıklar görürüz kıyıdan denize doğru adaya doğru uzanan kayalıklar görürüz ama yarı da bitiyor. Adayla kıyı arasının yarısı bu kayalıklar, girişi o geriye kalan açık kısımdan ama ertuğrul burayı geçiyor feneri dolanıp arka yoldan girmeye çalışıyor. Oysa ordan giriş yok giriş ön tarafdan ama ancak o bölgede yaşayanlar bunu bilebilir. Çünkü açık denizden baktığınız da o kayalıklar adayı kapatmış gibi gözüküyor.
    Ertuğrul fırkateyni geri dönüş yolunun henüz başındayken sulara gömülür. Fırtına, yorgun bir gemi ve bilinmedik coğrafya mürettabatın sonunu birlikte hazırlar.
    Yüzyıllar öncesinde kushimato halkının bildiği hala kulaktan kulağa anlatılan bu efsane bana göre kaptan ali beyi yanıltıyor. Bizimkiler, ali bey, ertuğruldaki denizcilerimiz, bunu nerden bilsinler. Bu nedenle asıl girişi geçip fenerin arkasından adaya giriş olduğunu düşünüyorlar. Yüzlerce yıl önce ki bu masal belki de bizimkilerin sonu oluyor.
    Yaşanan facia da ölenlerin anısına kaşinozaki fenerinin yakınına ertuğrul fırkateyni mezarlığı yapılır. Ve anıtlar dikilir. Yürekli gemiciler sevdiklerine kavuşamazlar ama, dünyanın bir ucunda izleri kalır.
    Japonlar ertuğrulun anısına bir anıt dikiyorlar. Bu yapılan çalışmalar sırasında bir kemik bulunuyor. Orada ölen bir denizcimize ait bir kemik, ve anıtın içinde kum dolu bir kutuya koyuyorlar onu bizim geleneğimize göre toprağa gömüyorlar.
    Batan bir osmanlı gemisidir. Ölenler osmanlı vatandaşıdır. Ama acı hatıra iki ülkenin zihnine birden kazınır. Ve aradan bir asır da geçse silinmez.
    Ertuğrul battı haberi istanbula gelince saray burnunda bir yığın kadın görürüz. Onlarca kadın sarayburnun da marmara denizine bakıyorlar. Çünkü 69 kişi kurtuldu 500 kişi kayıp ya o bekleyen kadınlar ertuğrulda ki denizcilerimizin eşleri, anneleri, çocukları. Belki bir umut ne biliyorsun nerden biliyorsun belki baban bir adaya düşmüştür. Belki bir gemi onu bulur kurtarır. Yabancı bandıralı gemiler marmara denizine giriş yaptığı zaman herkes koşuyor tophane limanına belki sevdiklerini o gemi getirmiştir diye. Bakıyorlar kimse yok yeniden sarayburnuna gelip bir başka gemiyi umutla bekliyorlar. Kar, kış, soğuk, sıcak demeden bir yıl boyunca sarayburnunda yakınlarını ertuğrulda kaybeden kadınlar yabancı bandıralı gemileri bekliyorlar.
    Kazadan bir süre sonra japon hükümeti baş sağlığı dileklerinin osmanlıya iletilmesi için kongo ve hiei kruvazörlerini atar. 69 denizci ve ertuğruldan arta kalanlar istanbula gönderilir. İki ülke arasındaki bağlara bir düğüm daha atılır.
    Bekleyenlerden biri ayşe hanım kaptan ali beyin karısı. Kaptan ali beyin karısı ayşe hanımın 1894 depreminde evi yıkılıyor. Aksaray yangının da evi yanıyor. Çok yoksulluk çekiyor ayşe hanım bir kulübeye sığınıyor. Kızı nire. Ve bir de ali beyin hiç göremediği ikiz çocukları. Ayşe hanım hamileydi kaptan ali bey sefere çıktığında. İkiz çocukları dünyaya geldi ama kaptan ali bey onları hiç öpüp koklayamadı. Kızı nire, babasını hatırlıyor. Şöyle hatırlıyor diyor ki:
    -Anne, baba sözcüğü duyduğumda yüzümde hep bir yumuşaklık hissediyorum. Neden?
    Ayşe hanım şu yanıtı veriyor:
    -Evladım, baban japonya seferine çıkmadan önce sakal bırakmıştı ve her gece seni sabaha kadar öpüp kokluyordu.
    İstanbul da özlem büyük, bekleyiş derindir. Oysa beklenen japon sularına hapistir.
    Bir kulübeye sığınıyor ayşe hanım çocuklarıyla, eş, dost, yakın akraba para toplayıp getiriyorlar yardım için.
    -Ya ayşe sana bir miktar yardım getirdik.
    -Ne bunlar?
    -Bir miktar para topladık.
    -Almam!
    -Ya lütfen muhtaçsın.
    -Hayır ne muhtacı benim hazinem var.
    -Ya ne hazinesi ayşe al şunu.
    -Getireyim mi hazinemi?
    -E getir hadi.
    Ayşe hanım içeri gidiyor. Bir bohça getiriyor. Hani kadınlar ziynet eşyalarını kolyelerini, küpelerini, yüzüklerini, takılarını bohçaya sararlar ya, bir bohçayla geliyor ayşe hanım. Yardım toplayıp ona acıyıp parayla gelenler diyorlar ki:
    -Ya biz para topladık ama ayşede de altın varmış.
    Ayşe hanım itinayla bohçayı açıyor. İçinden, kocası kaptan ali beyin japonya seferi sırasında gemisi ertuğrulun uğradığı 32 limandan hiç aksatmadan gönderdiği aşk mektupları çıkıyor. Ayşe hanım diyor ki:
    -İşte benim hazinem bunlar. Alın o paralar sizin olsun.
    Ertuğrul fırkateyninden geride kalan parçalar kushimato da 1890’ın kara gecesine mühürlenmiş şekilde sergilenir. Mürettebattan yadigar kalanlar ise yaşadıkları çağa iz bırakır.
    Kaptan ali beyin kızı Nire’nin de zaman içerisin de bir oğlu dünyaya gelir. Bu çocuk büyüyecek Türkiye Cumhuriyetinin Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel olacaktır. E Hasan Ali Yücel denilince de akla elbette oğlu Can Yücel gelir. Can Yücel neden ertuğrulu yutan dalgalar gibi öfke dolu böyle büyük devasa şiirler yazdı şimdi anlaşıldı mı. Can Yücel’in şiirlerinde ki öfke sanki ertuğrulu yutan o dalgalara gibi gelir bana ne zaman onun şiirlerini okusam.
    Ertuğrul fırkateyni faciası japon türk diplomasisini yakınlaştırır. Ama daha da önemlisi kushimato halkını o gemicilere ve onların güzel ülkesine bir daha çözülmeyecek şekilde bağlar.
    İki ülke bir kaza. Hafızalarda aynı hikaye aynı hüzün. Ertuğrul şanssız, ama efsane olmuş bir gemidir. Çürük olduğu bilinirken sefere gönderilir. Kaygılanıldığı gibi derinliklere savrulur. Ama efsanesi yine o derinliklerde zamandan uzak yaşar.
  • Yazar: Melike
    Hikaye Adı : Çarpma Şiddeti
    Link: #30435257

    I

    Saat 21.15
    Dünyanın sancısını kucaklayan onca insana az da olsa dokunabilmenin verdiği huzurla yola çıkacaktım. Yaptıklarım için minnettar kaldıklarını söyleyip beni yolcu ettiklerinde, kafamda tek bir soru vardı. Yeterince iyi kalpli ve cesur olabildim mi?

    Bir yardım şirketinde çalışmaya başlayalı beş yıl oluyor ancak yardım yaptığımız bu çaresiz insanlara dokunalı yalnızca bir ay oldu. Bu bir ay kendimi gerçekten bulduğum, huzuru içimde hissettiğim, en özel zamanları içinde taşıyor. Ben, artık dünyanın da gerçekten benden hoşnut olduğunu buraya geldikten sonra anladım. Üstelik dünya, bunu bir biletle yaptı. Bir de gitmesi gereken asıl insanlar yerine beni cesaretlendirerek.

    Bu bilet sayesinde uzun bir gemi yolculuğuna çıkacaktım. Bu yolculuk öncesi hayatımda birçok kırılma yaşamıştım. Başka başka insanların yarasını sarmak için önce kendi yaranızı kanatmanız gerekir. Acıya duyarlılığım azalmıştı. Gidişatım kötüydü farkındaydım, farkında olduğum için her şeyin normal seyrettiğine hala inanıyordum. Yolculuğum böylesi bir zamana denk geldi. Acı yok, his yok, sadece ama sadece çözülemez bir ben vardı içimde.

    Giderken yol çok uzun geldi. Bu iyi bir şeydi. Çünkü bir histi. Hislerim hala ayaktaysa az biraz insanlığım kalmış demekti. Şimdi dönüyorum ve yol bu defa oldukça kısa geliyor. Sanırım bu kısalık da az biraz olsun dünyada izi kalmış bir insanın gönül ferahlığındandır. Size bakan gözlerin ışıltısından, elinizi sıkan ellerin sıcaklığından, size sarılan kolların şefkatindendir. Dünyanın umudunu kaybettiği yelerden dönerken umut dolmaktandır.
    Tüm süreci içime çeke çeke yeniden yaşamak ve kendimi dinlemek için oldukça tenha bir yer buldum. Gözden uzak ve oldukça sessiz bir köşeden şimdi kabaran köpükleri izliyorum. Suyun üstüne çıkmayı başarmış mavi bir balıktan başka kimsecikler yok. Son bir ay içinde yaşadığım değişiklikleri ona anlatmak istiyorum. Ne kadar güzel görünüyor buradan bakınca her şey. Ne kadar sonsuz ve rahat. İyice eğiliyorum. Sanki ben eğildikçe o da bana doğru geliyor. Bedenim eğildikçe kalbim ferahlıyor. Gözlerimi kapatıyorum, suyun sesini daha iyi duyabiliyorum, hafiflediğimi hissediyorum.

    Bir anlık kendinizi serbest bıraktığınızı düşünün. O anı düşlüyorum. Kendimi serbest bırakıyorum. Boşluktayım. Tüy kadar hafif hissediyorum. Gözlerimi açtığımda her şey için artık çok geç. Kendimi geri çekmeye çalışsam da toparlanamıyorum. Bu hal, eğer bu yolculuğa başladığım gün başıma gelse eminim mücadele etmezdim. Şimdiyse var gücümle çırpınmaya başlıyorum. Tüm bu çırpınışlarım zamanı geri sarma çabası biliyorum ama faydası olmayacak. Az sonra suyun çarpma şiddetini bedenimde hissediyorum. Derinlere doğru uzun bir yolculuk. Gördüğüm tek şey ben düşerken havaya fırlayan bu mavi balık. Korkak, ağzı açık, duygulu gözlerle o da bana bakıyor. Benim hikayem bitiyor. Belki onun hikayesi yeni başlıyordur.

    Hoşça kal dünya, bugüne kadar seni anlayamadığım için özür dilerim.

    II

    Bunları size nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Bilmeli misiniz bundan da emin değilim. Ama bazen bazı anlar sizi fazlaca kendinizden bahsetmeye iter. Sanırım benim yaşadığım da bu.

    Hayatımın büyük bir kısmını bu sularda geçirdim ben. Kendimi tanıdığım, bulduğum yer hep buralar oldu. İlk kelimelerinizi söylediğiniz yerler önemlidir. Ondan daha önemli bir şey varsa o da o kelimelerin oraya ait olduğunu bilmenizdir. Kelimeniz mesela ‘’taş’’ ise bu taş dünya üzerindeki sayısız taştan yalnızca bir tanesidir. Orada tam karşınızda size bu kelimeye söyleten taşın kendisidir, kelimenizin karşılığı. O biriciktir, size aittir. Bu yüzden de çok ama çok önemlidir. Böyle böyle farklılaşırsınız. Kelime kavanozunuz dolmuştur. Göreceğinizi görmüşsünüzdür. Artık gitme vaktiniz gelmiştir. Yola çıkmak her zaman arkanızda bıraktığınız gemileri yakmak değildir. Bazen gemiler tutuşmadan hatta o yakılası denilen gemilere binilerek de gidilir başka başka deryalara. Dünyayı düşünün, evet üzerinde milyarlarca canlının yaşadığı bizim dünyamız bile yerinde duramazken, bizler olduğumuz yerde nasıl kalırız?

    Kalamadım. Üstelik yola çıkmak için binilmesi gereken bir gemiye de ihtiyacım yoktu. Bir balıktım ben. Kendime dünyayı, dalgası hiç bitmeyen denizleri örnek aldım. Umudum bambaşka canlar görmek, yepyeni yerler keşfetmekti. Başardım. Her zaman kolay olmadı. Bazen umduğumu bulamadığım zamanlar oldu. Bazen beklediğimden çok daha iyisi bağışlandı.

    Zamanla yalnızca yol almanın keşfetmek olmadığını öğrendim. İnsanların arasına karıştım. Onların hikâyelerini dinledim. Yeni yeni sözcükler öğrendim, diller keşfettim. Savaşlar oldu bu dünyada, insanların sebep olduğu. Çok dostumu kaybettim. ‘’Acının âlâsı’’ diyor böylesine insanlar. Doğruymuş. Acının âlâsını yaşadım. Ne garip, en çok acıyı yaşatan insanlar yine acının en ağır halini yaşıyorlar. İnsanoğlu ayrı bir deryaymış, bunu da öyle zamanlar olmasa asla öğrenemezdim.

    Birazdan başıma geleceklerden habersiz yepyeni yollara attım kendimi. Şimdi bir okyanusun ortasında koca bir yolcu gemisinin arkasına takıldım gidiyorum. Devasa büyüleyici bir şey bu. Hayretimi kendimden ve sizden saklayacak değilim. Geminin büyüklüğünü daha net görebilmek için kendimi suyun üstüne iyice yaklaştırdım. Başım havada. Görebileceğim en üst noktasını görmeye çabalıyorum. Çabalarım daha da dikleştiriyor başımı.
    Ben onu böyle hayran hayran izlerken birden korkunç bir şey oldu. Su bir anda havalandı. Tabii onunla birlikte ben de. Hareketlerimi kontrol edemiyordum ve kendimi bir anda geminin içinde buldum.

    Dikkatinizi fazlaca çeken şeylere karşı daha dikkatli olmalısınız. Geminin zeminine yapıştım. Başımı sert vurdum ve sendeliyordum. Neler olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Kendime geldiğimde bir balığın başına gelecek en ağır cezaya çarptırıldığımı anladım. Peki, bu cezayı hak edecek ne yaptım ben? Sonum böyle olmamalıydı. Şaşkınlıkla ve ağrılarımla çırpınıyordum. Çırpındıkça daha fazla nefesim kesiliyordu. Ben burada böyle çırpınırken az önce sessiz bir dostluk kurduğumuzu düşündüğüm o kadının da çırpınışlarını duyuyordum. Etrafta kimseler yoktu. Karşılıklı ölecektik hem de kimse bizim farkımıza varmayacaktı.

    Bu gözler var ya bu dünyada o kadar çok şey gördü ki. Sakın bana hislerim yokmuş gibi bakmayın. Sakın bana bu hayatı boş, bomboş yaşayan bir maddeymişim gibi bakmayın. Hayatı dolu dolu yaşıyordum, yaşamalıydım. Daha görecek çok mavi gökyüzüm vardı. Ah! Ne de severdim ona bakmayı.

    Mucizelere inansam da zamanımın dolduğunu hissediyorum. Nefesim kesiliyor. Hoşça kal Dünya! Seni çok sevdim. İçime ektiğim tüm umut tohumları ve verdiğin her türlü cesaret için teşekkür ederim.

    III

    Çırpınmaktan yorulmuştum. Her şeyden vazgeçtiğim o anda ‘’Hanımefendi iyi misiniz?’’ sesiyle irkildim. Sesin sahibi, kolumdan tutmuş beni geri çekiyordu. Yardım çağırmamı ister misiniz? Dedi telaşla. Afallamıştım. Derin derin soluyordum ve olabildiğince titriyordum. Gemideydim. Yaşıyordum! Düşmemiştim. Gülmek ve ağlamak arasında titrek bir sesle ‘’Hayır, teşekkür ederim.’’ Diyebildim.
    Kendime daha güvenli bir yer bulup oturdum. Hala titriyordum. Burnumu yakan garip bir koku vardı ama aklım en çok o balığa takılmıştı. Bana öfkelenmiş olmalı hatta belki kendimi öldürmeye çalıştığımı düşünüp acımıştır bana.
    Ben kurtulduysam ona ne oldu acaba?

    IV

    Hey ne yapıyorsun sen?
    Bir ses. İşte mucizem! Ölüyorum yardım et. Suya at beni, suya at.
    Kendine gel. Kafanı bu kadar süre dışarda tutarsan olacağı o.
    Bir hamlede başımı suya soktu bir türdeşim. Ne yapmaya çalıştığımı anlamadığından çok da kızmıştı bana. Bir süre sonra iyice kendime geldim. Mucize gerçek olmuştu, yaşıyordum.

    O kadın düşmemişti, ben gemiye sıçramamıştım. Her şey olması gerektiği gibiydi. Yaşıyordum ve muhtemelen o da yaşıyordu.

    V

    Son sayfa burada kalmıştı. Yarım kalanları tamamlamak gerektiğine inanan bir yazardı o. Ne yazık ki bunu tamamlayamamıştı.

    Kitabın kapağını kapatırken yazarın ölüm gününü anımsadım. O gün bir son dakika gelişmesi olarak geçmişti ve şöyle söylenmişti: ‘’Saat 21.15 sularında bindiği gemiden kendini attı.’’
    Aklıma ister istemez aynı soru takıldı: Nasıl olur da karakterlerini her daim kurtarıp hayata bağlayan yazar kendi sonunu böyle yazar…
  • I

    Saat 21.15
    Dünyanın sancısını kucaklayan onca insana az da olsa dokunabilmenin verdiği huzurla yola çıkacaktım. Yaptıklarım için minnettar kaldıklarını söyleyip beni yolcu ettiklerinde, kafamda tek bir soru vardı. Yeterince iyi kalpli ve cesur olabildim mi?

    Bir yardım şirketinde çalışmaya başlayalı beş yıl oluyor ancak yardım yaptığımız bu çaresiz insanlara dokunalı yalnızca bir ay oldu. Bu bir ay kendimi gerçekten bulduğum, huzuru içimde hissettiğim, en özel zamanları içinde taşıyor. Ben, artık dünyanın da gerçekten benden hoşnut olduğunu buraya geldikten sonra anladım. Üstelik dünya, bunu bir biletle yaptı. Bir de gitmesi gereken asıl insanlar yerine beni cesaretlendirerek.

    Bu bilet sayesinde uzun bir gemi yolculuğuna çıkacaktım. Bu yolculuk öncesi hayatımda birçok kırılma yaşamıştım. Başka başka insanların yarasını sarmak için önce kendi yaranızı kanatmanız gerekir. Acıya duyarlılığım azalmıştı. Gidişatım kötüydü farkındaydım, farkında olduğum için her şeyin normal seyrettiğine hala inanıyordum. Yolculuğum böylesi bir zamana denk geldi. Acı yok, his yok, sadece ama sadece çözülemez bir ben vardı içimde.

    Giderken yol çok uzun geldi. Bu iyi bir şeydi. Çünkü bir histi. Hislerim hala ayaktaysa az biraz insanlığım kalmış demekti. Şimdi dönüyorum ve yol bu defa oldukça kısa geliyor. Sanırım bu kısalık da az biraz olsun dünyada izi kalmış bir insanın gönül ferahlığındandır. Size bakan gözlerin ışıltısından, elinizi sıkan ellerin sıcaklığından, size sarılan kolların şefkatindendir. Dünyanın umudunu kaybettiği yelerden dönerken umut dolmaktandır.

    Tüm süreci içime çeke çeke yeniden yaşamak ve kendimi dinlemek için oldukça tenha bir yer buldum. Gözden uzak ve oldukça sessiz bir köşeden şimdi kabaran köpükleri izliyorum. Suyun üstüne çıkmayı başarmış mavi bir balıktan başka kimsecikler yok. Son bir ay içinde yaşadığım değişiklikleri ona anlatmak istiyorum. Ne kadar güzel görünüyor buradan bakınca her şey. Ne kadar sonsuz ve rahat. İyice eğiliyorum. Sanki ben eğildikçe o da bana doğru geliyor. Bedenim eğildikçe kalbim ferahlıyor. Gözlerimi kapatıyorum, suyun sesini daha iyi duyabiliyorum, hafiflediğimi hissediyorum.

    Bir anlık kendinizi serbest bıraktığınızı düşünün. O anı düşlüyorum. Kendimi serbest bırakıyorum. Boşluktayım. Tüy kadar hafif hissediyorum. Gözlerimi açtığımda her şey için artık çok geç. Kendimi geri çekmeye çalışsam da toparlanamıyorum. Bu hal, eğer bu yolculuğa başladığım gün başıma gelse eminim mücadele etmezdim. Şimdiyse var gücümle çırpınmaya başlıyorum. Tüm bu çırpınışlarım zamanı geri sarma çabası biliyorum ama faydası olmayacak. Az sonra suyun çarpma şiddetini bedenimde hissediyorum. Derinlere doğru uzun bir yolculuk. Gördüğüm tek şey ben düşerken havaya fırlayan bu mavi balık. Korkak, ağzı açık, duygulu gözlerle o da bana bakıyor. Benim hikayem bitiyor. Belki onun hikayesi yeni başlıyordur.

    Hoşça kal dünya, bugüne kadar seni anlayamadığım için özür dilerim.

    II

    Bunları size nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Bilmeli misiniz bundan da emin değilim. Ama bazen bazı anlar sizi fazlaca kendinizden bahsetmeye iter. Sanırım benim yaşadığım da bu.

    Hayatımın büyük bir kısmını bu sularda geçirdim ben. Kendimi tanıdığım, bulduğum yer hep buralar oldu. İlk kelimelerinizi söylediğiniz yerler önemlidir. Ondan daha önemli bir şey varsa o da o kelimelerin oraya ait olduğunu bilmenizdir. Kelimeniz mesela ‘’taş’’ ise bu taş dünya üzerindeki sayısız taştan yalnızca bir tanesidir. Orada tam karşınızda size bu kelimeye söyleten taşın kendisidir, kelimenizin karşılığı. O biriciktir, size aittir. Bu yüzden de çok ama çok önemlidir. Böyle böyle farklılaşırsınız. Kelime kavanozunuz dolmuştur. Göreceğinizi görmüşsünüzdür. Artık gitme vaktiniz gelmiştir. Yola çıkmak her zaman arkanızda bıraktığınız gemileri yakmak değildir. Bazen gemiler tutuşmadan hatta o yakılası denilen gemilere binilerek de gidilir başka başka deryalara. Dünyayı düşünün, evet üzerinde milyarlarca canlının yaşadığı bizim dünyamız bile yerinde duramazken, bizler olduğumuz yerde nasıl kalırız?

    Kalamadım. Üstelik yola çıkmak için binilmesi gereken bir gemiye de ihtiyacım yoktu. Bir balıktım ben. Kendime dünyayı, dalgası hiç bitmeyen denizleri örnek aldım. Umudum bambaşka canlar görmek, yepyeni yerler keşfetmekti. Başardım. Her zaman kolay olmadı. Bazen umduğumu bulamadığım zamanlar oldu. Bazen beklediğimden çok daha iyisi bağışlandı.

    Zamanla yalnızca yol almanın keşfetmek olmadığını öğrendim. İnsanların arasına karıştım. Onların hikâyelerini dinledim. Yeni yeni sözcükler öğrendim, diller keşfettim. Savaşlar oldu bu dünyada, insanların sebep olduğu. Çok dostumu kaybettim. ‘’Acının âlâsı’’ diyor böylesine insanlar. Doğruymuş. Acının âlâsını yaşadım. Ne garip, en çok acıyı yaşatan insanlar yine acının en ağır halini yaşıyorlar. İnsanoğlu ayrı bir deryaymış, bunu da öyle zamanlar olmasa asla öğrenemezdim.

    Birazdan başıma geleceklerden habersiz yepyeni yollara attım kendimi. Şimdi bir okyanusun ortasında koca bir yolcu gemisinin arkasına takıldım gidiyorum. Devasa büyüleyici bir şey bu. Hayretimi kendimden ve sizden saklayacak değilim. Geminin büyüklüğünü daha net görebilmek için kendimi suyun üstüne iyice yaklaştırdım. Başım havada. Görebileceğim en üst noktasını görmeye çabalıyorum. Çabalarım daha da dikleştiriyor başımı.

    Ben onu böyle hayran hayran izlerken birden korkunç bir şey oldu. Su bir anda havalandı. Tabii onunla birlikte ben de. Hareketlerimi kontrol edemiyordum ve kendimi bir anda geminin içinde buldum.

    Dikkatinizi fazlaca çeken şeylere karşı daha dikkatli olmalısınız. Geminin zeminine yapıştım. Başımı sert vurdum ve sendeliyordum. Neler olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Kendime geldiğimde bir balığın başına gelecek en ağır cezaya çarptırıldığımı anladım. Peki, bu cezayı hak edecek ne yaptım ben? Sonum böyle olmamalıydı. Şaşkınlıkla ve ağrılarımla çırpınıyordum. Çırpındıkça daha fazla nefesim kesiliyordu. Ben burada böyle çırpınırken az önce sessiz bir dostluk kurduğumuzu düşündüğüm o kadının da çırpınışlarını hissediyordum. Etrafta kimseler yoktu. Karşılıklı ölecektik üstelik kimse bizim farkımıza bile varmayacaktı.

    Bu gözler var ya bu dünyada o kadar çok şey gördü ki. Sakın bana hislerim yokmuş gibi bakmayın. Sakın bana bu hayatı boş, bomboş yaşayan bir maddeymişim gibi bakmayın. Hayatı dolu dolu yaşıyordum, yaşamalıydım. Daha görecek çok mavi gökyüzüm vardı. Ah! Ne de severdim ona bakmayı.

    Mucizelere inansam da zamanımın dolduğunu hissediyorum. Nefesim kesiliyor. Hoşça kal Dünya! Seni çok sevdim. İçime ektiğim tüm umut tohumları ve verdiğin her türlü cesaret için teşekkür ederim.

    III

    Çırpınmaktan yorulmuştum. Her şeyden vazgeçtiğim o anda ‘’Hanımefendi iyi misiniz?’’ sesiyle irkildim. Sesin sahibi, kolumdan tutmuş beni geri çekiyordu. Yardım çağırmamı ister misiniz? Dedi telaşla. Afallamıştım. Derin derin soluyordum ve olabildiğince titriyordum. Gemideydim. Yaşıyordum! Düşmemiştim. Gülmek ve ağlamak arasında titrek bir sesle ‘’Hayır, teşekkür ederim.’’ Diyebildim.

    Kendime daha güvenli bir yer bulup oturdum. Hala titriyordum. Burnumu yakan garip bir koku vardı ama aklım en çok o balığa takılmıştı. Bana öfkelenmiş olmalı hatta belki kendimi öldürmeye çalıştığımı düşünüp acımıştır bana.

    Ben kurtulduysam ona ne oldu acaba?

    IV

    Hey ne yapıyorsun sen?
    Bir ses. İşte mucizem! Ölüyorum yardım et. Suya at beni, suya at.
    Kendine gel. Kafanı bu kadar süre dışarda tutarsan olacağı o.
    Bir hamlede başımı suya soktu bir türdeşim. Ne yapmaya çalıştığımı anlamadığından çok da kızmıştı bana. Bir süre sonra iyice kendime geldim. Mucize gerçek olmuştu, yaşıyordum.

    O kadın düşmemişti, ben gemiye sıçramamıştım. Her şey olması gerektiği gibiydi. Yaşıyordum ve muhtemelen o da yaşıyordu.

    V

    Son sayfa burada kalmıştı. Yarım kalanları tamamlamak gerektiğine inanan bir yazardı o. Ne yazık ki bunu tamamlayamamıştı.

    Kitabın kapağını kapatırken yazarın ölüm gününü anımsadım. O gün bir son dakika gelişmesi olarak geçmişti ve şöyle söylenmişti: ‘’Saat 21.15 sularında bindiği gemiden kendini attı.’’
    Aklıma ister istemez aynı soru takıldı: Nasıl olur da karakterlerini her daim kurtarıp hayata bağlayan yazar kendi sonunu böyle yazar…
  • Hepsine tükürüp kaçmak istiyorum. Nereye? Bilmiyorum. Gidebileceğim neresi var? Hiç bir yer yok. Tüm gemileri yaktım. Ne kadar yüksekten bir söylem, altı üstü gururlusundur, dönemiyorsundur kendine yedirip. Adına tüm gemileri yakmak diyorsun. Gurur...