OKUDUM - BİTTİ!
Kitap Adı: ANGOSTA
Yazar Adı: HÉCTOR ABAD FACIOLINCE
Türkçe'ye Çeviren: BANU KARAKAŞ
Sayfa Sayısı: 402
Kitap Puanım: 10 / 10
Kitap İncelemem:
Bazı kitaplar vardır, biterler ama bitmezler.
Angosta öyle bir kitap.
Son sayfayı kapadım, kapağa baktım — o küçük siluetlere, binaların üzerinde duran o yalnız insanlara. Kitabı açmadan önce onlara bakmıştım. Şimdi farklı görünüyorlar. Çünkü artık onların kim olduğunu biliyorum. Nereye baktıklarını biliyorum. Ve neden bir yere gidemediklerini biliyorum.
Faciolince adı olmayan bir şehir kurmuş. Angosta. "Dar" demek İspanyolca'da. Ve bu şehirde yaşamak için ya doğru tarafta doğmuş olman gerekiyor ya da hiç doğmaman. Üç bölge var: Tierra Fría, Tierra Templada, Tierra Caliente. Soğuk topraklar zenginlerin, ılık topraklar orta sınıfın, sıcak topraklar ise… ölümlerin.
Bu bir distopya mı? Evet. Ama öyle bir distopya ki gerçekten daha gerçek hissettiriyor. Kafkaesk mi? Biraz. Politik mi? Derinden. Ama hepsinin ötesinde — insani. Acı verici derecede insani.
Kitabın ortasında bir yerde durdum ve "bu Türkiye'yi mi anlatıyor?" diye düşündüm. Sonra "hayır, Kolombiya'yı" dedim. Sonra "hayır, hepsini" dedim.
İşte o an anladım bu romanın neden yazıldığını.
Faciolince burada sadece bir şehir eleştirisi yapmıyor. Sınıf, ırk, şiddet, aşk, sürgün, vicdan — hepsini tek bir bedende topluyor. Ve o beden bir şehir. Nefes alan, öldüren, seven, dışlayan bir şehir.
Banu Karakaş'ın çevirisi de ayrı bir emek. Türkçe'ye o ağırlık ve ritim korunarak geçmiş — nadir bir şey bu.
AUSCHWITZ KÜTÜPHANECİSİ
ANTONIO G. ITURBE
Auschwitz'de zaman akmıyor, adeta sürükleniyordu. Dünyanın geri kalanından kesinlikle yavaş geçiyordu zaman. Auschwitz'de geçirilen birkaç gün çömezi kıdemliye dönüştürürdü. Bir genci ihtiyara çevirir, dinç birini de elden ayaktan düşürürdü.
Auschwitz; Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş en büyük toplama, zorunlu çalışma, sistematik katliam ve imha kampı.
Dita Kraus; 14 yaşında Nazi'ler tarafından esir alınan bir tutsak.
Auschwitz'de çocuklar ve ailelerin bir arada kalmasına izin verilen 31.blok.
Esirler üzerinde acımasız deneyler yapan, gazetelerin bahsettiği şekliyle "kana susamış bir cani": Dr. Joseph Mengele.
Alman asıllı bir Yahudi olan, blok sorumlusu Fredy Hirsch ve diğerleri.
14 yaşındaki Dita, ailesi ile getirildiği Auschwitz esir kampında rutin hale gelen dehşet ve korku ortamına uyum sağlamaya çalışırken çok önemli; önemli olduğu kadarda tehlikeli bir görev üstlenir. Esirlerin gizlice kurduğu okulun "kütüphanecisi" olur. Elbisesinin içine diktirdiği gizli ceplere sakladığı 8 kitabın sorumlusudur. Kampta pek çok şey gibi kitaplarda yasaklıdır.
Küçük yaşından beklenmeyen bir cesaretle kitapları ihtiyacı olan öğretmenlere taşır. Tek silahları o 8 kitaptır. Şiddete, kötülüğe, korkuya boyun eğmemenin; cesaretin ve umudun simgesidir Dita ve koruduğu kitaplar.
Bu ölüm kampında yaşanan akıl almaz vahşeti, insanlık dışı olayları okumak gerçekten zordu. Fakat gerçek bir yaşam öyküsü oluşu, o korkunç ortamda filizlenen aşklar, umudun hep var olması kitabı okunur kılan en önemli unsurlar sanırım.
Kitap boyunca bahsi geçen eserleri yazmazsam olmaz.
Büyülü Dağ / Thomas Mann
Dünyadan Aya / Jules Verne
H.G.Wells kitapları
Şahika / A. J. Cronin
Anne Frank'ın Hatıra Defteri.
Bu değerli eserler
Saf, temiz ve gerçek sevgilerin, küçücük bir bakışla yaşanan büyük heyecanların dönemine gitmek isteyen romantikler için ideal tatlı bir roman.
Okurken sıkmıyor, yormuyor.
Suzan Defter Kitap İncelemesi
Suzan Defter, okurken beni en çok duygusal yönüyle etkileyen kitaplardan biri oldu. İlk başlarda günlük şeklinde ilerleyen anlatımı ve iki farklı bakış açısı biraz alışılmadık gelse de sayfalar ilerledikçe hikâyenin içine tamamen çekildim. Karakterlerin yaşadığı yalnızlık, pişmanlık ve sevgi arayışı o kadar gerçek anlatılmış ki, sanki bir roman değil de iki insanın gizlice tuttuğu günlükleri okuyormuşum gibi hissettim.
Bence kitabın en güçlü yanı, kimseyi tamamen haklı ya da haksız göstermemesi. Her karakterin kendi acıları, hataları ve eksiklikleri var. Özellikle Suzan karakterine karşı büyük bir empati hissettim. Hayatın onu sürüklediği yalnızlık ve anlaşılma isteği beni oldukça etkiledi. Onun sessizliği ve kırgınlığı, kitabın birçok yerinde insana dokunuyor.
Ayfer Tunç’un dili oldukça sade ama bir o kadar da derin. Çok süslü cümleler kullanmadan insan psikolojisini başarılı bir şekilde anlatıyor. Bu yüzden kitap bittikten sonra bile karakterler aklımda yaşamaya devam etti. Finali ise mutlu bir son sunmuyor; aksine hayatın her zaman istediğimiz gibi ilerlemediğini, bazen insanların birbirlerini çok isteseler bile aynı yolda yürüyemediklerini hissettiriyor.
Benim için Suzan Defter, sadece bir aşk hikâyesi değil; yalnızlığın, geçmişin izlerinin ve insanın kendini bulma çabasının anlatıldığı etkileyici bir roman. Bitirdiğimde içimde hafif bir hüzün bıraktı ama aynı zamanda uzun süre üzerine düşündürdü. Bu yüzden psikolojik yönü güçlü ve duygu yüklü romanları seven herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.
Suzan DefterAyfer Tunç · Can Yayınları · 202520,2bin okunma
Özellikle Wattpad camiasına dahil olan neredeyse her okurun duyduğu bir kitaptan bahsedeceğim: Beyaz Leke... Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, bu yorum eleştiri amacıyla yazıldığından kaynaklı bol bol spoiler içerecektir. Gerekli uyarılar yapıldığına göre yiyeceğim muhtemel linçleri göze alarak konuşmama başlıyorum.
Öncelikle Beyaz Leke distopya türüne dahil olarak satışa sunulmuş bir kitap. Ana kadın karakterimizin ismi Eftalya Atalar, ana erkek karakterimizin ismi ise Tugay Demir Çeviker. Eftalya Atalar bir avukatken, Tugay ise bir örgüt lideri. Her şeyden önce beni rahatsız eden ve kurgudan uzaklaştıran şey kitabın distopya olarak pazarlanmasına rağmen daha çok bir aşk romanı özellikleri taşıması. Elbette bir roman diğer unsurların yanında aşk içerebilir ancak bu kitabı okurken sürekli aşk fazla ön planda tutulmuş ve tamamen bir aşk romanı haline gelmiş gibi hissettim. Mesela eğer bir kurgu distopya ise ben öncelikle detaylı işlenmiş bir distopik evren bekliyorum, bu kurgu ise bu isteğimi karşılamadı. Yazılmış bir baskıcı devlet vardı fakat bu evren detaylandırılmamıştı. Sadece arka planda baskıcı bir hükümet olduğu söyleniyordu. Tek detaylandırılan yer ada hapishanesinin içi ve krallıktan kişilerdi. Onlar da Tugay ile Eftalya aşkında dram yapabilmek içindi. Yani bir distopik kitap değil, dramatik aşk kurgusu gibiydi. Başka bir hoşuma gitmeyen şeyse yazarımızın Tugay'ı mükemmel ve kusursuz bir erkek karakter olarak yazmaya çalışırken Eftalya hariç herkesi arka planda bırakmasıydı. Ben bir kitap okurken o kitapta kendimi ana kadın karakter gibi değil de orada onları izleyen görünmez bir kişi gibi hissederim. Bu sebeple de hiçbir zaman bir romanı okurken sırf erkek karakter kadın karaktere iyi davranıyor diye onu sevmem. Bir erkek karakteri sevmem için sadece müstakbel
Iza’nın Şarkısı, anne-kız ilişkisini en sarsıcı ve en gerçekçi biçimde anlatan romanlardan biri. Kitabın merkezinde, eşini kaybettikten sonra yalnız kalan Etelka ile onu yanına alarak korumak isteyen doktor kızı Iza bulunur. Ancak sevgi her zaman yakınlık getirmez; bazen en büyük mesafeler, birbirini seven insanlar arasında oluşur. Magda Szabó bu romanda kötülüğü değil, iyi niyetin bazen nasıl incitici olabileceğini anlatıyor. Iza annesi için en doğrusunu yaptığını düşünürken, Etelka yavaş yavaş geçmişinden, alışkanlıklarından ve kimliğinden koparılır. Roman boyunca okur, iki tarafı da haklı bulur; bu yüzden yaşanan çatışmalar daha da acı verici hale gelir. Yazarın dili sade ama duygusal etkisi çok güçlü. Özellikle yaşlılık, yalnızlık, kuşak farkı ve empati eksikliği üzerine yaptığı gözlemler uzun süre akılda kalıyor. Romanın en çarpıcı yanı, karakterlerin birbirlerini sevmelerine rağmen birbirlerini anlayamamaları. Bu nedenle kitap, okuru kendi ilişkilerini ve sevdiklerine nasıl davrandığını sorgulamaya davet ediyor.
Benim için Iza’nın Şarkısı, yüksek sesle söylenmeyen kırgınlıkların romanı. Sayfalar ilerledikçe insan, bazen sevginin yetmediğini; anlayışın, dinlemenin ve karşımızdakinin dünyasına gerçekten bakabilmenin de gerekli olduğunu görüyor. Hüzünlü ama çok insani bir hikâye. Kitabı bitirdiğinizde karakterler aklınızdan kolay kolay çıkmıyor.
Iza’nın Şarkısında toprak, su, ateş ve hava doğrudan bir alegori olarak sunulmasa da, romanın temalarıyla ilişkilendirildiğinde güçlü sembolik anlamlar taşırlar:
* Toprak: Etelka’yı temsil eder. Kökleri, geçmişi, alışkanlıkları ve aidiyet duygusunu simgeler. Eşinin ölümünden sonra bile yaşadığı ev ve anıları onun kimliğinin bir parçasıdır. Topraktan koparılması, kendi benliğinden uzaklaştırılması anlamına gelir.
* Su: