• Her ortamın insanı etkileyen ve içine alan farklı bir havası var. Bu havayı en kestirme ifadesiyle iktisadî anlamda “fayda”ya dönüştürmek mümkün. Ortamına göre okunacak bir kitaptan elde edilecek haz, hedonist saplantılara taş çıkartacak cinsten olabilir. Kitabı boş zamanlarında okunacak, tüketime tâbi bir meta olarak düşünen kişilere aşağıda söylediklerim saçma gelecektir. Onun için bu satırlar, kitap okumayı hobiden öte psikolojik bir gereklilik haline getiren, bir nevi taklitle başlayıp tahkikte karar kılan kitap âşıkları için yazılmıştır.

    Bazı kitaplar vardır ki zihin haritamızda işaret taşları olarak yer etmişlerdir. Ya da birer mihenk taşı olarak sonraki okumalarımıza yol gösterici olmuşlardır. Bazı kitaplar da hayal dünyamızı besleyen, hayal dünyamızdan reel dünyamıza doğru mutluluk, umut, sevgi gibi duyguları harekete geçiren özelliklere sahiptir. Aşağıda, kişisel deneyimlerden yola çıkarak, bunlardan sadece birkaçı siz okuyucular için sayıldı.

    Yolculuk esnasında yolu kısaltan kitaplar var

    Şehirlerarası bir otobüsün şoförün ense kökü diye tabir edilen ön sırasında oturmuş, yağmurlu bir havada yolculuk ediyorsunuz. Şoförün kendisine özel olarak açtığı radyodan türküler hafifçe kulağınıza çalınıyor, ön camda sileceklerin hareketleriyle birlikte yolu izlemekten sıkıldınız ve kitap okumak istediniz. İşte tam burada okunabilecek kitap Ali Çolak’ın Günlük Güneşlik Şarkılar veya Mavisini Yitirmiş Yaşamak kitaplarıdır. Eğer aynı ambiyans içerisinde ama arka sıralarda oturuyorsanız Ahmet Turan Alkan'ın Üç Noktanın Söylediği ve Yatağına Kırgın Irmaklar size yardımcı olacaktır. Bu kitapları okudukça yolculuk, gurbet, gariplik duygularıyla yer yer hüzünleneceksiniz, nostaljik duygulara dalıp da eskiye ait tespitleri bizzat yaşamış olduklarınızla özdeşleştirdikçe sevineceksiniz.

    Her iki yazara ait anılan kitapların ortak noktası deneme türünün en nadide ürünlerinden olmasıdır. Deneme türünün iddiasızlığı içerisinde kendinize yer edinmeniz neticesinde yolculuğun tadına varacak, belki de seyr-i sülükünüze ilk adımlar niteliğinde tefekküre dalacaksınız. Tasavvuf ehlinin uzun ve hiç bitmez seyahatleri meşhurdur. Seyahat tasavvufta seyr-i sülükün önemli bir parçası olarak kabul ediliyordu. Siz de seyahatlerinize böyle anlamlar yüklemek istiyorsanız Filibeli'nin Amak-ı Hayal'ini okumalısınız. Ya da esasında bir yolculuğu anlatan Attar’ın Mantık-ut Tayr’ını okuyarak yolculuğunuzu daha bir anlamlandırabilirsiniz.

    Bahsettiğim ambiansı yakalayamadınız, sıradan bir yolculuk yapmaktasınız ve sadece can sıkıntısını gidermek, mesafeleri kısaltmak derdindeyseniz Türkçe yazan yazarlara ait romanları okumalısınız. Tarık Buğra işte şu anda tam size göre olabilir. Firavun İmanı, Dönemeçte ya da Küçük Ağa olabilir. Yolculuğunuz dağlardan, ovalardan, bozkırlardan, köylerden geçtikçe bu romanların bu topraklardan fışkıran birer hudayinabit gibi size verilen birer nimet olduğuna şükredeceksiniz.

    Kafede arkadaşını beklerken neyi okuyabilirsin?

    Bir kafede oturmuş, belli bir zamanın dolmasını bekliyorsanız yapabileceğiniz en güzel şey kitap okumaktır. Ancak kafeler günümüzde daha çok buluşma ve muhabbet alanlarıdır. Bu sosyal alanda tek başına kitabına gömülmüş, dış dünyayla bağlantıları kesik bir insan imajı sizi rahatsız etmemeli. Bu nedenle de kitap okurken dışarıdan nasıl göründüğünüzü pek kafaya takmayın. Genel olarak popüler tüketime tâbi diye tabir edilen kitaplardan uzak durun. Nasıl ki günümüzde gıda sektörüne daha albenili, daha dayanıklı olması için birçok yapay ve sağlığa zararlı katkılarda bulunuluyorsa, aynı şekilde de daha kolay okunsun, dikkat çeksin, hoşça vakit geçirmeye sebep olsun diye bazı kitaplara da bu şekilde yapay ve bünyemize iyi gelmeyecek katkı maddeleri eklenebiliyor. Bu açıdan uyarıda bulunmakta fayda var.

    Kafede beklerken okunabilecek en ideal kitaplar Mustafa Kutlu'nun kitaplarıdır. Beklediğiniz arkadaşınız veya doldurmak istediğiniz zamana göre Kutlu kitaplarından birini bitirmeniz işten bile değil. Kutlu kitaplarının okunması kolaydır, yer çekimine fazla dirençli olmayan hikâyelerdir. Okuduktan sonra içinizde tatlı bir ağırlık hissedeceksiniz ve kitaptan alacağınız haz okurken değil, kitabı bitirdikten sonra ortaya çıkacaktır. Sadelikten nasıl bir güzellik ortaya çıkacağının kanıtıdır Kutlu kitapları.

    Soğuk bir kış günü içimizi şiir ısıtır

    Soğuk bir kış günü evin en sıcak köşesine sinmiş, buğusu üzerinde taze bir çay eşliğinde okunabilecek en güzel kitap şiir kitaplarıdır. Şiir tamamen zevk meselesidir ki Türkçe şiir olması, çeviri şiir olmaması kaydıyla her türlü şiir okunur. Ama benim tercihim ilk planda Sezai Karakoç olurdu. Üstadın her şiiri Diriliş neslinin yoluna döşenmiş bir taş gibidir. Üstadı yeterince tanıyabilmişseniz bu şiirler size yürüyebileceğiniz bir yol olacaktır. Yine bir diğer şiir üstadı Arif Nihat Asya da şiirleriyle içinize sevinç ve coşku salacaktır.

    Yeniden kendine çağıran kitaplar da var

    Cemil Meriç’in Bu Ülke'si, Nurettin Topçu’nun Yarınki Türkiye'si sessiz ortamlarda defalarca okunacak ve altı çizilecek kitapların başında gelir. Bu kitaplar aslında zihnî bir yolculuğa çıkacak “bizim dünyanın” insanlarının ilk okuyacakları kitaplardandır bunlar. Ancak özellikle bu iki kitabı ayrı yere koymak gerekir. Gördüğü rüyadaki hazineyi arayan bir nevi simyacı gibi bu kitaplardan sonra geniş ve uzun bir okuma serüvenine çıkıp gezdikten sonra o rüyayı gördüğünüz noktaya gelip asıl hazinenin rüyayı gördüğünüz noktada olduğunu anlayacaksınız. Dolayısıyla bu iki kitabı da okuyup, gerekli yerlerini çizip notlar aldıktan sonra sakın kimseye vermeye kalkmayın. Birkaç yıl sonra tekrar dönüp aynı kitapları yeniden okumak isteyeceğinize sizi temin edebilirim.

    Arkadaşlarla birlikte okuyacağımız kitapları iyi seçmeliyiz

    Arkadaş ortamlarında toplu olarak tek bir kitap okuyup ona yoğunlaşmak şimdiki zaman çekiminde çok zor karşılaşılan bir durumdur. Maalesef benim böyle ortamlar konusunda deneyimim son derece sınırlı. Ama hep hayalini kurduğum bu ortamlarda okunması gereken başlıca kitaplar sayabilirim. İlk aklıma gelen Sezai Karakoç’un Diriliş Neslinin Amentüsü ve Aliya İzzetbegoviç'in Doğu ve Batı Arasında İslam kitaplarıdır. Toplu okuma ve satır satır beyin fırtınalarında yelkenini doldurarak yol alma, sizi istediğiniz zihnî aşamaları kat etme konusunda tatmin edecektir.

    Tatillerde okunacak kitaplar bir yorgunluk vesilesi olmamalı

    Tatillerde kitap okuma herkesin en çok istediği ama en çok da zorlandığı bir eylemdir. Tatillerde ele alınan kitaplar son sayfasını bulamadan çoğu zaman bir kenara bırakıverilir. Bunun için tatilde kitap okumanın hazzını ve kitap bitirmenin mutluluğunu yaşayabilmek için çok dikkatli davranılmalıdır. Rastgele alınacak kitapların sonu hüsranla neticelenebilir. Tatilde kitap okuma, tatil anlayışı yıllık yorgunluğunu tembellikle daha da pekiştirerek bedenî yorgunluğun yanına zihnî yılgınlığı eklemek olanlar için değil de, tatiline hareket katmak isteyen, beyin hücreleriyle birlikte tüm varlığında yeni bir dinamizm kazanmak isteyenlerin şiarıdır. Tarihseverler için Yılmaz Öztuna’nın Türk Tarihinden Portreler tatil için ideal olabilir. Ya da Mustafa Armağan’ın kitaplarından konusuna göre seçilecek bir kitap gerçek bir tatili kolaylaştırabilir.

    Beyni zorlayacak kitaplar

    Bazı kitaplar vardır ki okunduğunda dolduğunuzu ve artık eski kendiniz olmadığınızı hissettirir. Yoğundur, ağırdır ama kesinlikle anlaşılmaz değildir. Bu tür kitaplar her daim yeni bakış açıları kazandırma, bilmediklerini öğretme yörüngeli kitaplardır ve okuyucuyu asla pişman etmez.

    Beyni zorlayacak kitaplara iki örnek vereceğim. Birincisi bir döneme damgasını vurmuş ve bir nesli olgunlaştırmış kitapların başında bulunan Rene Guenon üstadın Modern Dünyanın Bunalımı kitabıdır. Bu kitap kendimizi ve modern dünyayı anlamamız için çok önemli bir kılavuzdur. Bu kitap bir bunalım öyküsü değildir, bunalımdan çıkışın yol haritasıdır aslında. Bu kitabı okuduktan sonra beyniniz yeterince zorlanacak ve hâlâ beyninizde mecal kaldıysa üzerine Fritjof Capra’nın Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası da muhteşem olacaktır. Mustafa Armağan'ın nefis tercümesi ile zihnî bir jimnastik yapmak beyninize iyi gelecek ve beyninizde yeni kıvrımlara yol açacaktır.

    Erkan Kurak
  • 272 syf.
    ·4 günde
    Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu yazı bazı kişileri rahatsız edebilecek içeriktedir, rahatsız olucağınızı düşünüyorsanız okumadan geçiniz.


    Kitabın ilk sayfası Mehmet Âkif Ersoy’a ait, “Eski divanımız dopdolu oğlanla şarab
    Biradan, fahişeden başka nedir şiir ü şebab.” şiir ile başlayıp “Okuyun! Büyük Atatürk’ün Osmanlı sisteminden neden nefret ettiğini daha iyi anlayacaksınız.” cümlesi ile bitiyor. Kitabı okurken cidden midem bulandı. Ancak midemin bulanmasının sebebi eşcinsellik falan değil, zira kitap temel olarak bunu anlatmıyor, Osmanlı’da aristokrat kesimden başlayarak küçük oğlanları nasıl sömürdüklerini, onları nasıl birer cinsel eşya olarak kullandıklarını ve bunun halk arasında yaygınlaşmasını anlatıyor.

    Şunu da söylemeliyim ki yazar eşcinselliği ahlaksızlık olarak tanımlıyor. Bu yüzden de kitaba önsözünden sonra kutsal kitapların eşcinsellik hakkında neler dediklerini alıntılayarak yazmış.
    Ayrıca oğlancılığın halk şiirinde olmadığını, divan şiiri ile başladığını söylüyor. Ona göre Osmanlı’dan önce Türklerde eşcinsellik diye bir şey yokmuş ve Osmanlı ile birlikte gelen Araplaşmayla birlikte bu da hayatımıza girmiş. Ve Osmanlı’da oğlancılık yapanların kendilerini zaten Türk oalrak tanımlamadıklarını söylüyor kendisi. Ancak ben buna katılmıyorum. Çünkü hayatta eşcinsellik diye bir gerçek var sonuç olarak ve bu cinsel yönelim her millete, her dönemde görülmüştür.

    Oğlancılık, 15. yüzyıldan başlayarak Osmanlı’da öyle bir yayılmış ki şair Gazalî Osmanlı’yı Lût Kavmine benzetmiş. Devlet ise buna dur dememiş olacak ki bunu Kâbusnâme ile devlet protokolüne sokmuşlar. Zaten zaman zaman padişahlar arasında da bu cinsel yönelime sahip olanlar olmuş. Padişahları eğiten öğretmenler, onların şairleri ve çevrelerindeki diğer kişilerden de bu eğilime sahip olanlar olmuş.

    “Kâbusnâme adlı protokol kitabı, Ziyaroğulları’ndan Keykavus tarafından oğlu Giylanşah’a öğüt kitabı olarak yazılmıştır. Bu kitap, 15.yüzyılın ilk yarısında Sultan ll. Murad’ın isteği üzerine Mercimek Ahmet tarafından Farsçadan Türkçeye çevrilmiştir. Kitabın “Cimada Faidelisi ve Ziyanlısı Kangısıdır Anı Beyan Eder” başlıklı bölümünde oğlan ve kadın kullanmak şöyle anlatılmaktadır:

    “Yaz olacak avretlere meyket ve kışın oğlanlara; ta ki tendürüst (sağlıklı) olasın. Zira ki oğlan teni ıssıdır (sıcaktır); yazın iki ıssı bir yere gelse teni azıdur ve avrat teni soğuktur; kışın iki sığuk bir yere gelse teni kurudur, vesselam.” (Keykavus, Kâbusnâme, çev. Mercimek Ahmet, der. Orhan Şaik Gökyay, 3.basım, Devlet Kitapları, İstanbul, 1974, s.113)

    Bu kitap ll. Murat ve sonraki padişahlar tarafından okunmuş ve örnek alınmıştır.”

    “Osmanlı’da oğlanlar söyle sınıflandırılmıştır: Acemi oğlanı, içoğlanı, şehir oğlanı, hamam oğlanı, şamar oğlanı, tavşan oğlanı, ateş oğlanı.

    Bunlardan ilk ikisi, esir alma veya devşirme yoluyla oluşturulmuştur. Diğer dört grup ise doğrudan doğruya şehirlerdeki cinsel ticaret üzerinden ortaya çıkmıştır.” diyor yazar.
    Hatta devlet bu oğlanların kullanım ücretini bile belirlemiş. Bu da oğlancılığı devletin resmi sisteminin bir parçası olduğunu göstermekte.

    Bu oğlancılar esir pazarlarından aldıkları erkek çocuklarını seks kölesi olarak kullanmışlar bildiğiniz. Dönem şairlerinden de anladığımız kadarıyla hepsi “kılsız, tüysüz ve beyaz” çocuklar istediğinden genellikle Hıristiyan çocuklarına sarmışlar. Yine bu şiirlerden bu çocukları nasıl kandırdıklarını da görüyoruz. Çocuklara oyuncaklarla yaklaşıyorlarmış, toplu sünnet düğünlerine koşa koşa gidiyorlarmış.

    Gelibolulu Âli, Görgü ve Toplum Kuralları Üzerine Ziyafet Sofraları adlı eserinin “Bıyığı terlememiş ve Sakalı Çıkmamış Olanları Beyan Eder” bölümünde şöyle demiş: “İmdi, tüysüzler soyundan (oğlanlardan) namert lokması olanların çoğu Arabistan p.çleri ve Anadolu Türklerinin veled-i zinalarıdır. Gerçi Rumeli vilayetinin gerçek köçekleri yumuşak başlı olır, ama Bosna ve Hersek memleketinin cılasun oğlanları kişinin dediğine uymakta, istediğini yapmakta hep uysal olurlar. Lakin bunların sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez. Nicesi otuz yaşına barıncaya kadar güzel yüzünde gönlüne üzüntü olacak kıl görmez. İmdi Türk çocukları, Arabistan’daki ele avuca sığmaz, civelek çocuklar güzellik yönünde hepsinden kısa ömürlü olurlar...” diyerek kullanmak için Hıristiyan çocuklarını tavsiye etmiştir.

    Bu kullanılan oğlanlar tabii ki işi isteyerek yapmıyorlarmış. Yani kitapta anlatılanlar daha çok tecavüz vakaları.
    “Bu oğlanların kullanılabilmeleri için onların bu işe alıştırılmaları gerekiyordu. Bunun için de sarayda görevliler bulunuyordu. Çok daha önemlisi, bu oğlanları köle olarak pazarlayanlar, onları bu işe zorla alıştırıyorlardı.

    Köle oğlanların bu tür kullanımı yaygınlaşıp çok ilgi çekince, bu kez özellikle Ege adalarındaki bazı noktalarda, örneğin Sakız Adası’nda Rum oğlan çocukları ailelerinden alınıp bu iş için hazırlanıyorlardı. Bu hazırlık sürecinde oğlanlar kullanılmaya alıştırılmaktaydı. Bu eğitim sürecinde zıbık (yapay erkeklik organı) türü aletler de kullanılıyordu... Oğlan artık kullanılmaya hazır hale getirilince ise, onu İstanbul’a getirip piyasaya sürüyorlardı.” diyor yazar. Başlangıçta zorla yapılan bu işler, oğlanlar büyüyünce adları sanları duyulunca bu işi sürekli haline getirmek zorunda kalıyorlarmış. Oğlancılığın halk arasında normalleşmesinden sonra ortaya “karı p.zevenkliği ve oğlan p.ezevenkliği” işleri çıkmış. Ancak “oğlan p.zevenkliği” daha yaygınmış. Bu işleri yürütenler dindar görünerek toplum arasında saklanıyorlarmış. “Evliya Çelebi, İstanbul’un dört bölgesinde (Merkez, Galata, Eyüp ve Üsküdar) 1060 meyhane bulunduğunu buralarda altı bin kadar insanın çalıştığı bildirilmektedir. Bu meyhaneler Boğaziçi’nin iki yakasından Kadıköyü’ne kadar uzanmaktadır. Kentin değişik noktalarında 800 kadar da “ayaklı meyhane” denilen gezici rakı satıcıları bulunmaktadır.” Bu meyhanelerde erkek ve kadın fahişeler de çalışırmış. Şair Gazalî’nin aktardığına göre cuma sabahları kadınlarla, akşamları ise erkeklerle birlikte olmak artık nerdeyse bir gelenek haline gelmiş.

    Osmanlı’da kadınların bu kadar aşağılanıp, dinsel sebeplerden ötürü sokağa bile çıkamadığını varsayarsak bu durumun bu kadar yozlaşması tabii normaldir. İslam dini sebebiyle kadın ve erkeğin birbirinden tamamen ayrılması Osmanlı’da kadınların sokağa çıkamaması ile sonuçlanmıştır. Mesudî’nin eserinde cennette vaad edilen oğlanların, ulema sınıfı tarafından makatlarının olup olmayacağı bile tartılışmış. Tûr Suresi’nin 24.ayetinde vaad edilen parlak oğlanalar nedeniyle dönemin hocaları oğlancılığı meşrulaştıran fetvalar vermiş. Oğlancılık yapan şeyhler ortaya çıkmış. Bu durumda ise erkeklerle cinsel ilişkiye girmek yüceltilmiştir. 16. yüzyıl âlimi Sinaneddin Yusuf el-Amasî’nin şunları yazmış:
    “Durum öyle bir noktaya geldi ki artık bununla övünüyorlar ve sakalsız bir gence sahip olmayanları (şöyle diyerek) ayıplıyorlar: ‘Livata yapmıyorsun ve şarap içmiyorsun, öyleyse sen galiz bir mustafasın. Sen görgüsüzsün, bizim de seninle işimiz yok.’ Dönemin şairlerine baktığımızda “Mert erkeklerin erkeklerle, naif erkeklerin ise kadınlarla birlilte olacağı” söylenmiş, kadınlar şiirlerde “kahpe” denilerek aşağılanmış. Tabii bu durum kadınlar içerisinde de eşcinsel ilişkiye sebep olmuş. Bu özellikle haremler içinde başgöstermiş. “Ayrıca kadın kadına sevişme oldukça yaygındır. Saray yaşamını çok iyi bilen Ali Ufki Bey (Albert Bobovius) anlatıyor:

    “Doğu halklarındaki ahlak bozulması sadece erkeklere bulaşmamış, kadınlarda sık sık birbirlerine âşık olmuşlardır. Saraydaki ve haremdeki gedikli kadınlar, genç ve güzel cariyelerin hoşuna gidebilmek için ellerinden geleni yaparlar; onların yüzüne düzgün çekmekten, üstlerine giysilerini düzeltmekten çok hoşlanırlar ve sık sık armağan verirler. Hatta bu cadolozlar kendilerini tatmin etmek için fırsat kollar ve kadın dostlarıyla yatabilmek için akla hayele gelebilecek her yolu denerler...” (Topkapı Sarayı’nda yaşam/ Albert Bobovius ya da Santuri Ali Ufki Bey’in Anıları)”, “Yüzlerce genç kadının erkeksiz biçimde iç içe ve koyun koyuna yattıkları haremde elbette ki cinsel arzular kaçak yollardan karşılanmaya çalışılmıştır. Bu yüzden de Harem’deki cariyeler ve öbür hizmetçi kadınlar (kalfalar) zıbık denilen yapay erkek organı da kullanmak dahil her yolu denemişlerdir. Bunlar arasında ortaya çıkan seviciliğin şiddetle cezalandırıldığı biliniyor. Ayaklarına taş bağlanıp denize atılarak boğulan binlerce adsız cariyeden rahatlıkla söz edilebilir.” diyor yazar. Hatta yine Şair Gazalî’nin aktardığına göre, o dönemlerde kadınlar için zıbık dükkânları açılmış. Kadınlar istediği gibi gidip sipariş verebiliyorlarmış/verdirebiliyorlarmış. Aynı zamanda, dönem şairleri evlilik öncesi cinsel ilişkinin de görüldüğünü yazmışlar eserlerinde(çok edepsizce ve küfürlü yazdıkları için alıntı yapmıyorum).

    Bu tecavüz kültürünün halka yansımasıyla birlikte erkek tecavüzleri yaygınlaşmış. Sokakta gezen yüzü parlak, sakalsız ve yakışıklı erkekler kollarının altında, tecavüz tehlikesine karşın bir tane hançer barındırırlarmış mutlaka. Şair Ahmed Gazalî, Kitab-ı Dâfi-ü’l Gumûm adlı eserinde şöyle anlatmış: “Bir mahbub (güzel) oğlan şarap içer, kendinden geçer. Onun sohbet arkadaşları bu durumu anlayınca orada donunu çözerler, oğlanı istedikleri gibi düzerler. Oğlan sabah olup da uyanınca g.tünün acısını şarabdan zanneder ve ‘Şu şarab iyi nesne, ama artesi gün insanın g.tünü acıtmasa’der.” Bu tecavüze uğrayanlar ise adının “pasif eşcinsel”e çıkmaması için kimseye bir şey demezlermiş. Hatta sırf “adını yayarız” diyip tehtidle tecavüz edenler de yaygınmış. Yani durum böyleymiş..

    son olarak da cumhuriyete geçişle birlikte oğlancılığın toplum arasında son bulduğunu, çünkü ceza kanununa erkeklere tecavüzle ilgili yasalar koyulduğunu yazmış yazar. Bununla birlikte de Cumhuriyet Dönemi’nde bu tür tecavüz vakaları cezasız kalmamış.

    Bugün Osmanlı’yı sanki şeriatı, Türk’ü temsil eden bir devlet gibi göstermeye çalışanlar Osmanlı’yı hiç araştırmamış kişilerdir. Eğer Osmanlı’da “gerçek şeriat” uygulansaydı 600 yıllık tarihinde nasıl bu kadar az kayda geçmiş tecavüz raporu olsundu, nasıl Osmanlı’da alkol ve uyuşturucu kullanımı bu kadar yaygın olsundu, nasıl genelevler olsundu..

    Yazar kitapta oğlancılıktan hariç Osmanlı’da eşcinselliğe, Osmanlı’daki oğlancı şarilere ve padişahlara, Osmanlı’daki Türk düşmanlığına, içki kültürüne, esir pazarlarına ve uyuşturucu kullanımına ve şu an “Osmanlı torunuyum” diyen kişilerde ve hükümette cereyan eden oğlancılığa (erkek çocuklarına tecavüze) dikkat çekmiş, sayfa ayırmış. Bazen bazı yerlerde tekrara düşmüş, bir sayfada verdiği bilgiyi on sayfa sonunda tekrar edip üstüne bilgi eklemiş. Ancak bu benim gözüme çok çarpmadı. Akıcı bir şekilde okunuyordu.

    Bence kesinlikle okunması gereken bir kitap bu. Özellikle de Osmanlı konusunda okuma yapıyorsanız. Yazar, Osmanlı’da oğlancılığın olmadığını söyleyen akademislenleri kitabında zaten eleştiriyor, isimlerini ve yazdıklarını veriyor. Yazar, kitabı kaynak bombardımanına tuttuğu için gayet ikna ediyor insanı zaten. Yani, çöp bir kitap değil bunu demek istiyorum.
  • 128 syf.
    ·3 günde·1/10
    2017'de "Hakikat Kitabevi" tarafından 112. baskısı yapılan Hüseyin Hilmi Işık kitabı.
    3 bölümden oluşur.
    Birinci ve ikinci bölümleri, Eyüp Sabri Paşa adlı bir Osmanlı paşasının, hayali bir İngiliz casusu hakkında yazdığı uydurma metinlerin sadeleştirilip günümüz Türkçesi'ne yakınlaştırılmasıdır.
    Üçüncü bölüm 19. asırda Mekke'de müftülük yapmış Şafii bir müftünün yazdığı ilmihalin Türkçe'ye tercümesidir.

    Tüm Hüseyin Hilmi Işık kitapları gibi sert ünsüzlerin ısrarla yumuşak ünsüz gibi tuhaf yazımı ve telaffuzu göze çarpar, Mehmet hiçbir zaman Mehmet değil hep Mehme"d"dir.

    Kitabın ilk iki bölümünü dolduran ne varsa Eyüp Sabri Paşa'dan çıkmıştır, dolayısıyla hakkında bilgi vermek icap eder.

    Eyüp Sabri Paşa, bahriyede öğretmenlik ve daha sonra yüksek pozisyonlarda memurluk yapmış, Hicaz'da bir takım görevler üstlenmiş, tahsilli bir Osmanlı paşasıdır. Mir'atü'l Haremeyn adlı beş ciltlik bir çalışması olmuştur. Mekke, Medine ve tabii tüm Arap Yarımadası hakkında tarih, coğrafya, din, kültür, nüfus ve daha pek çok konuda bilgi içerir bu kitaplar.

    18. asır ile 19. asrın sonlarına kadar Vahhabiliğin yayılışı, Arapların İngilizlerle iş birliği, git gide gerilen Türk-Arap ilişkilerini göz önünde bulundurunca, paşamızın Orta Doğu'daki topraklarımızı kaybetme korkusu yaşadığına eminim. Muhtemelen öylesine korktu ki paşamız, Hempher adında 1700lerde yaşamış bir İngiliz casusu uydurdu. Bu casus güya Dersaadet'e sızdı, bir Türk ve Müslüman gibi gözükerek, İngiliz İmparatorluğu adına casusluk yaptı filan falan. Neyse Hempher karakteri yaşadı mı yaşamadı mı bilinmez, Eyüp Sabri Paşa korkusunda haklı çıktı, Arap İsyanı'nda Hicazı, -elbette Haremeyn'i- Yemen'i, Suriye'yi ve pek çok bölgeyi kaybettik. İngiliz desteği ve himayesinde hürriyet beklentisiyle ayaklanan ve bir büyük Arap Devleti oluşturmak niyetindeki Araplar, onlarca parçaya bölünüp, bugünkü zayıf, geri kalmış, kaynakları sömürülen devletleri oluşturdular.

    Kitaba dönersem; Eyüp Sabri Paşa'ya göre (ve tabi Hüseyin Hilmi Işık'a göre de) casusumuz Hempher, Müslüman ahlakını zayıflatmak için alkol, dans ve zinayı yaygınlaştırma çabalarında bulunduysa da asıl çalışmalarını Vahhabilik mezhebini kurarak gerçekleştirdi. Filan falan...

    Şimdi, Hüseyin İlmi Işık beyefendinin, zihin dünyasında Osmanlı'yı yıkan sebeplerin, "İslam'dan uzaklaşma", "Batıyı taklit etme", "İngiliz fitnesi, casusu" v.s olduğu tartışılmaz bir gerçek.

    Sayın okuyucu, bu son derece sıkıntılı bir zihni faş ediyor.
    Zira, bir başkasının kurguladığı karakterin (Hempher) gerçekmiş gibi sunulup, okuyucuya hayali bir karakter ve kurgusal olaylar üzerinden ders verilmeye çalışılması yanlış. Bunun 112 kere yapılmış olması sebebiyle, insanların inanmışlıklarını takdire şayan buluyorum. Şimdilerde belki 113. baskı yapılıyordur.

    Zaten bir kitabın 112 defa basılmış olması, onu kimsenin okumadığına en büyük delildir. Nitekim Hüseyin Hilmi Işık'ın yolundan gidenler (İhlas Holding) bu kitabı -kendilerince- Allah rızası yahut İslami bir görevi yerine getirirmiş gibi bedavaya dağıtmaktadırlar. Söz konusu cemaatin mensuplarının bireysel yaşamlarında "imanlarını kaybetme korkusu" o kadar yüksektir ki, bu sebeple kendi cemaatlerinden olanların yazdıkları dışında fazla kitap okumazlar bile.
    Dürüst olmam gerekirse bu huy İhlasçılara özgü değildir. Neredeyse tüm cemaat-tarikat ve mensup/müritlerinde vardır.

    Eyüp Sabri Paşa'yı anlayabiliyorum. Yarattığı kurguyla, döneminin yöneticilerini ve aydınlarını İngiliz tehlikesine, Vahhabiliğe karşı uyarmak niyetindeydi muhtemelen.

    Ancak Hüseyin Hilmi Işık'ta aynı "iyi niyet"i görmekte zorlanıyorum.

    Yine de kimseyi suçlamıyorum.
  • İslâm, Rönesans ve Aydınlanma İlişkisi Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme

    Doç. Dr. Hasan AYDIN

    “İslam, Rönesans ve Aydınlanma ilişkisi üzerine odaklanan bu makale, üç soruya yanıt bulmaya çalışmaktadır: İlki, A. Mez, J. L. Kramer, M. Arkoun gibi modern düşünürlerce ileri sürülen İslam Rönesans’ı deyişini kullanmak ne ölçüde doğrudur? İkincisi, Batı’da Rönesans’ın doğuşunda İslam dünyasından yapılan çevirilerin işlevi ya da işlevleri nelerdir? Üçüncüsü ise, İslam dünyasında Batı’dakine benzer bir bilimsel Aydınlanma neden gerçekleşmemiştir? Ya da Beyt el-Hikme’de yürütülen çeviri etkinliği ile önemli bir düşünsel mirasa ve düşünsel çoğulculuğa sahip olan ve onu işleyerek geliştiren İslam dünyasında, belli bir süre sonra neden ‘akıl tutulması’ yaşanmıştır? Bu üç soruya verilecek yanıtlar, ideolojik tutamaklara sahip Batı merkezcilik ile Doğu merkezciliği eleştirel-bilimsel bir süzgeçten geçirmek için yaşamsal öneme sahiptir.”

    Giriş:

    İslam, Rönesans ve Aydınlanma kavramı bir araya getirildiğinde genelde üç hususun tartışma konusu edildiği görülür. İlki, İslam Rönesans’ı deyişi; ikincisi, Batı Rönesans’ına İslam düşünürlerinin katkıları; üçüncüsü ise, İslam dünyasında kuzeye yayılmayı sağlayan fetih hareketleri ve Beyt el-Hikme’de yürütülen sistemli çeviri etkinlikleriyle belli bir düşünsel birikim oluşmasına ve bunları işleyip geliştiren ünlü düşünürler yetişmesine rağmen, Batı’dakine benzer bir bilimsel Aydınlanma’nın niçin yaşanmadığı, M. Hokheimer’ın meşhur söylemiyle ifade edildiğinde, gelişmelerin sonunda yaşanan ‘akıl tutulmasının’ gerisinde ne türden süreçlerin ve nedenlerin yattığıdır. Bu üç hususun tartışma konusu edilmesi, aslında oldukça yenidir ve 19. yüzyıllarda emperyalizm/sömürgecilik olgusuna bağlı olarak artan şarkiyat/doğu araştırmalarında Batılılar tarafından gündeme getirilmiştir. Anılan tartışmaların, modern İslam düşüncesinde önemli bir yankı bulduğunu anımsatmak gerekir. Biz bu makalede, anılan üç hususu eleştirel açıdan tartışma konusu yapmaya çalışacağız. Tartışma sırasında şu sorulara yanıt bulmaya çalışacağız: İslam Rönesans’ı deyişi doğru bir deyiş midir? Batıdaki kullanımına bakarak anılan kavramı İslam dünyasına aktarmak ne ölçüde doğrudur? Batı’da Rönesans’ın doğuşunda ve gelişiminde İslam dünyasından yapılan çevirilerin katkısı hangi alanlardadır ve bu katkıyı nasıl değerlendirmek gerekmektedir? Eğer genelde ileri sürüldüğü gibi Batı’da Rönesans’ın doğuşunda, İslam dünyasından yapılan çevirilerin ve İslam düşünürlerin önemli bir payı varsa, aynı ürünlere sahip olan İslam dünyasında, Batı’dakine benzer bir biçimde bilimsel bir Aydınlanma niçin gerçekleşmemiştir? Bir diğer deyişle, Batı’da paradigmal dönüşüme neden olduğu ileri sürülen malzeme, aynı etkiyi İslam dünyasında niçin yaratamamıştır? Bu sorulara yanıt bulabilmek için anılan soruları analitik olarak irdelemek gerekmektedir.

    İslamın Klasik Çağı: Bir İslam Rönesans’ından Söz Etmek Mümkün müdür?
    Batı uygarlığına ait olan Rönesans terimi Fransızca kökenlidir ve ‘yeniden doğuş’ anlamına gelmektedir. Terimin genel kapsamı ve Batı düşüncesinde ona ilişkin tartışmalar dikkate alındığında, üç temel hususun ön plana çıktığı görülür. İlki, ortaçağ ile yeni çağ arasındaki belli bir zaman dilimini nitelemesi; ikincisi, Batı açısından Eski Yunan düşüncesinin yeniden keşfedilmesi; üçüncüsü ise, ortaçağa ait Tanrı odaklı (teosenrik) kuramsal yapıların çözülmesi ve insan odaklı yeni bir bakış açısının filizlenmeye başlamasıdır. Rönesans üzerine araştırma yapan düşünürlerin de belirttiği gibi, bu açıdan Rönesans, ortaçağın, tanrı-odaklı skolastik düşüncesine bir tür meydan okuyuşu, burjuvazinin gelişmesiyle feodal sistemin çatırdamasını, matbaanın icadıyla halkın her türden bilgiye ulaşım olanağını bulmasını, bilgi üzerindeki skolastik otoritelerin kalkmasını, güzel sanatlara ve edebiyata önem veren bir zümrenin oluşmasını, çoğulcu ve hümanist perspektifin yaygınlaşmasını imlemektedir. Bu türden gelişimin ardında ise, çoğu kez, ortaçağın sonlarından itibaren beliren kağıt ve matbaanın kullanılmaya başlanması, yeni ticaret yolları ve zenginlikler aramaya dönük coğrafi keşifler, İstanbul’un fethiyle oradaki düşünürlerin İtalya’ya göç etmesi, ticaretle zenginleşmeye başlayan burjuva sınıfının siyasal güç talep etmesi, büyük kuramsal yapıların, özellikle Hıristiyan teolojisin hizmetine sunulan Aristotelesçiliğin ve yer eksenli Batlamyus sisteminin sarsılması ve bunlara bağlı olarak gelişen yeni entelektüel arayışlar yatmaktadır. Büyük kuramsal yapıların sarsılması ve yeni entelektüel arayışlar, hem astrolojik uygulamaların yaygınlaşmasına hem de Eski Yunan’daki çoğulcu düşüncenin yeniden canlanmasına yol açmıştır. Bu canlanmada ve Eski Yunan’ın yeniden keşfedilmesinde Doğu’dan/İslam dünyasından yapılan çeviriler güçlü bir işlev yüklenmiştir. Rönesans döneminde yaşanan çoğulcu durumu ve bu arada astrolojiye olan yoğun ilgiyi, ünlü bilim tarihçisi A. Koyre şöyle ifade etmektedir:
    “Rönesans ortamı ile anlayışının somut örneği olan kişi hiç kuşku yok ki, büyük sanatçıdır; ama aynı zamanda, belki de özellikle, yazın adamı; çağın öncülüğünü, haberciliğini, ‘çığırtganlığını’ yapanlar yazın adamları olmuştur… Öte yandan yine biliyoruz ki –çok önemli bir şeydir bu- Rönesans çağı dünyanın tanıdıkları içerisinde… en yoğun, en derin, boşinan çağı, büyücülüğe, gözbağcılığa duyulan inancın şaşırtıcı bir biçimde yayıldığı, ortaçağdakinden sonsuzcasına daha yaygın olduğu bir çağdır; bu çağda müneccimciliğin gökbiliminden –Kepler’in dediği gibi zavallı akraba- çok daha büyük bir rol oynadığını, müneccimlerin kentlerde, krallar yanında resmi konumları olduğunu iyi bilirsiniz. Bu dönemin yazınsal ürününe bakarsak, en başarılı yapıtlar klasiklerin Venedik basımevlerinden çıkmış güzel çevirileri değildir; cin-peri bilimi, büyücülük kitaplarıdır. Cardano, daha sonra da Porta, her yerde okunan büyük yazarlardır… Rönesans’ın anlayışı bir tümceyle özetlenmek istese, şu tümceyi önerirdim: Her şey olanaklıdır.”
    Her şeyin olanaklı görüldüğü bu atmosferde, büyücülük, astroloji vb. ek olarak, hümanizm hareketi, atomculuk, kuşkuculuk, Hıristiyanlığın dışında ele alınmaya çalışılan yeni bir Aristoculuk, yeni Aristoculuğun doğuşu bağlamında İbn Rüşdcülük (Averroizm), Platonculuk, laik siyaset, ütopik devlet tasarımları, doğal din, doğal hukuk gibi oldukça geniş bir alana yayılmış düşünsel arayışlar ortaya çıkmıştır. Bu aslında, A. Koyre’un da belirttiği gibi, ortaçağın egemen kuramsal yapısının çöküşü ile ilintili bir durumdur ve ortaçağ kilisesinin dar kalıplarından sıyrılan düşünürler, kendilerini olgusal veriler zenginliği içerisinde bulmuşlar ve bu verileri kuramsallaştırmaktan çok onları öznel bakış açılarıyla bir bir sayıp dökmüşlerdir. Bu yüzden olsa gerek Rönesans’ın bilimsel kuramlar alanında başarısı oldukça cılızdır; ancak Rönesans’ın sonlarıyla, ardından gelen 17. yüzyıl bilimsel metodolojiye yönelik tartışmalardan sonra, teorik düzlemde Galileo, Kepler, Kopernik, Newton gibi insanlarla oldukça verimli bir kuramlar çağına yol açmıştır. Bu, Rönesans döneminde deneysel yöntemle toplanan olgular çokluğunun ve metodolojik tartışmalara bağlı olarak teosentrik/Tanrı odaklı ve yer merkezli paradigmadan, seküler ve güneş merkezli yeni paradigmaya geçişin bir ürünüdür.
    Rönesans kavramının içeriğine ilişkin olarak özetlediğimiz anılan durumlar ışığında, bu kavramı İslam dünyasına aktarmak ve anlam kaybına uğratmadan bir ‘İslam Rönesans’ından’ söz etmek olası mıdır? Bu soruya yanıt bulmak için her şeyden önce İslam Rönesans’ı deyişini kullanan A. Mez, J. L. Kramer, M. Arkoun gibi düşünürlerin, anılan nitelemeyle neyi kastettiklerini ana hatlarıyla ortaya koymamız, ardından da, Batı’da Rönesans kavramına yüklenen anlamla örtüşüp örtüşmediğine bakmamız gerekmektedir. Anılan düşünürlerin söylemleri irdelendiğinde, onların İslam Rönesans’ı nitelemesini, daha çok Beyt el-Hikme’de yapılan çevirilerin ve ona ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı 10-12. yüz yılar arasına özgü kılmaya çalıştıkları görülmektedir. Bu dönem, İslam dünyasında bilim ve felsefe çalışmalarının yoğunlaştığı ve hararetli tartışmaların yapıldığı, çoğulculuğun, hümanist bir bakış açısının ön plana çıktığı bir dönemdir. Bu dönemin bir diğer özelliği de, İslam düşüncesinin kuzey kültürü ve felsefi birikimler dikkate alınarak kuramsal açıdan dizgeleştirilmesi, farklı kuramsal dizgeler arasındaki kırılmaların belirmesidir. Bu gün adlarını saygıyla andığımız Kindî, Âmirî, Sicistânî, İhvân es-Safâ, İbn Miskeveyh, Fârâbî, İbn Sînâ vb. çoğu İslam düşünürü bu dönemde oluşturulan atmosferde yetişmiştir. Bunlara bakarak bu döneme İslam Rönesans’ı adını vermek ne ölçüde gerçekçidir? Bilindiği gibi, Beyt el-Hikme’de yapılan çeviriler, salt Eski Yunan felsefe yapıtlarıyla sınırlı kalmamış, Hint ve İran kültürüne ait önemli yapıtlar da Arapça’ya kazandırılmıştır. Kazandırılan bu birikim, İslam’ın tevhid anlayışı ışığında harmanlanarak yeniden yapılandırılmıştır. Daha önce de kaydettiğimiz gibi, Batı açısından bakıldığında Rönesans, Eski Yunan geleneğini yeniden doğuşudur. Bir diğer deyişle Rönesans’la Batı, Justitinian’in Atina’daki Akademi ve Lyceum’u 529’da kapatması, kilisenin pagan unsurlar barındırdığı savıyla Eski Yunan felsefesini mahkum etmesi ve dine aykırı olmayan unsurları ona hizmet için payanda yapmasından sonra asli kaynağına yeniden dönmüştür. Adam Mez’in İslam Rönesans’ı adını verdiği yapıtına önsöz yazan D. S. Margoliouth, yapıtta kullanılan İslam Rönesans’ı deyişini değerlendirerek söyle demektedir:
    “Gerçekten de, (İslam Rönesans’ı deyişi), Rönesans kelimesinin tasvir ve tarif edilen konu ile birebir örtüşüyor değil. Elimizde, böyle bir mütekabiliyeti haklı kılacak çok fazla ilintinin mevcut olmadığı açık bir gerçek. Rönesans bir terim olarak Hıristiyan Avrupa’ya tatbik edildiğinde, yitirilmiş bulunan bazı şeylerin yeniden yapılandırılması; karanlık ve erken ortaçağlar boyunca görmezden gelinmiş bulunan (Eski Yunan) sanat, edebiyat ve biliminin yeniden dirilişi anlamına gelir. A. Mez’in araştırmalarının konusunu oluşturan (İslami) kurumlar ise, iddia edildiği derecede yeniden yapılandırılmış ya da edinilmiş değillerdi.”
    Margoliouth’un da işaret ettiği gibi Batılı anlamda İslam dünyasında bir yeniden doğuştan söz etmek doğru gözükmemektedir; çünkü İslam kültürü henüz yeni kök salan bir kültürdür. Fârâbî ve T. Hobbes gibi düşünüp, felsefenin önce Keldaniler’de başladığı, oradan Eski Yunan’a geçtiği ve sonra Doğuya/İslam dünyasına, yani aynı coğrafyaya geri döndüğü düşünülse bile, bu İslam’ın felsefe ile ilk karşılaşmasıdır. Kaldı ki, oldukça erken dönemlerde D. Laertios’unda fark ettiği gibi, Keldaniler’deki düşüncenin felsefe olup olmadığı tartışma götürür niteliktedir. Öte yandan, Eski Yunan’dan Beyt el-Hikme’de yürütülen çeviriler, doğrudan Yunanca’dan yapılmaktan çok Süryanice’den yapılmıştır ve çevrilen yapıtlar dinsel/mistik bir kılığa sokulmuş Yeni Eflatunculuğun damgasını taşımaktadır ve pek çok unsuruyla tek biçimcidir. Bunu, Yeni Eflatuncuların Aristoteles ve Eflatun’un düşüncelerini aynıymış gibi uzlaştırmaya çalışmalarında bile görmek olasıdır. Aynı çaba, İslam dünyasında Yeni Eflatunculuğun etkisi altında kalan Fârâbî’nin Kitâb el-Cem Beyneyy Re’yey el-Hakimeyn el-Eflatun el-İlahî ve Aristutalis adlı yapıtında da görülür. Bu yüzden, İslam dünyasında, dinsel temelde kısmi bir çoğulculuk ve yine dinsel temelde yapılanan bir hümanizm görülse bile, çevirilerin Batı’da Rönesans’takine benzer seküler bir çoğulculuğa ve seküler bir hümanizme yol açtığı söylenemez. Çünkü çevirilerin ürünü meşşailik, tasavvuf ve işrakilik olarak kendini göstermiştir. Bunların karşısında ise daima büyük ölçüde İslam dinsel bildirilerinden beslenen kelâm ve fıkıh ekolleri varolmuştur. Gerek meşşailik gerek tasavvuf gerek işrakilik gerekse kelâm ekolleri, belli bir metafizik kurgu oluşturmuşlar ve bu kurgunun merkezine İslamın tevhid inancı doğrultusunda Tanrı’yı oturtmuşlardır. Bu açıdan, Tanrı-evren ilişkisine yönelik tasarımlarında kimi farklılıklar bulunsa da, Tanrı-odaklılıkta hepsi eşittir. Meşşailerin, tasavvufçuların ve işrakilerin aralarında küçük farklar olsa da Plotinus’a dayalı sudurcu/türümcü bir kuramda; kelamcıların ise yine aralarındaki kısmi farklarla, Hint ve Yunan atomculuğundan beslenen töz-ilinek metafiziğinde karar kıldıkları görülür. Bunlara muhalefet ediyor gibi görünen kurulu dinleri reddeden Ebû Bekr Zekeriyyâ er-Râzî ve İbn er-Ravendî gibi isimler de sanılanın aksine insan, toplum ve evren kurguları açısından farklı, orijinal yaklaşımlar ortaya koyamamışlardır. Daha da önemlisi, İslam devletinin imparatorluklaşmasına bağlı olarak devletin gereksinimlerini gidermek için yürütülen çeviri etkinlikleri ve bunları işleyip ona İslami bir kimlik veren İslam düşünürleri, elde ettikleri verileri zenginleştirmekle birlikte, o bilgilere bağlı olarak Batıdaki gibi paradigmal bir devrim yaratamamışlardır. Kimileri, anakronizme düşme pahasına, bazı İslam filozoflarında seküler ışıltılar olduğunu söylemeye yönelse de, analitik ve bütüncül bakış durumun hiç de öyle olmadığını göstermektedir. Bu açıdan Batı’da Rönesans Aydınlanma’ya açılırken, İslam dünyasındaki çeviri etkinlikleri, 300 yıllık bir süreç içerisinde donuklaşmaya ve durağanlaşmaya yol açmış ve adeta İslam dünyasını, Batı’nın Rönesans’tan itibaren adım adım kurtulduğu ortaçağın skolastik düşüncesine kaydırmıştır. Bu durumun oluşmasında, İslam düşünürlerinin Aristoteles’ten beslenerek geliştirdikleri erekselci teosentrik paradigma güçlü bir işlev yüklenmiştir. Dolayısıyla Batı’da Rönesans’ta Hıristiyanlığın hizmetine sunulan Aristotelesçilik ile onun erekselci evren kurgusundan beslenen teosentrizm güçlü eleştirilere uğrarken, Yeni Eflatuncu bir kılığa sokulmuş Aristotelesçilik İslam dünyasında, özellikle İslam filozoflarınca neredeyse kutsanmıştır. Bu veriler ışığında, İslam Rönesans’ı deyişini kullanmanın, dinsel bir temelde de olsa, çoğulculuk ve hümanizme vurgu açısından belli bir değer içerdiği söylenebilirse de, Batı kökenli Rönesans kavramını tam olarak karşılamadığını ve büyük ölçüde anakronizm içerdiğini kaydetmek daha doğru olsa gerektir.

    Batı Rönesans’ı: İslam Düşünürlerinin Somut Katkıları

    İslam dünyasında Batı’daki anlamda bir Rönesans’tan söz etmek mümkün olmasa da, Batı’da Rönesans’ın doğuşunda İslam dünyasından yapılan çevirilerin kimi katkılarının olduğu inkâr edilemez. İslam düşünürlerinden yapılan çeviriler ve İslam dünyasının Batı’daki Rönesans’a katkıları üzerinde çok fazla spekülasyon yapılmaktadır. Nitekim kimileri, Rönesans ve sonrasında ortaya çıkan gelişmeleri neredeyse tümüyle İslam dünyasından yapılan çevirilerin etkisine bağlamakta, kimileri ise İslam dünyasından yapılan çevirilerin hemen hiç etkisinin olmadığını ima etmektedir. İki uç kampta kutuplaşmanın yaşandığı anılan konu ciddiye alınması gereken bir konudur; ancak bu konuda ihtiyatı elden bırakmamak gerekir. Zira ihtiyatı elden bırakmak, şovenist tutumlara yol açabilecek niteliktedir ve bizi ‘doğu merkezcilik’ ve ‘batı merkezcilik’ gibi uç kamplara itebilir. Konuya tarihsel-nesnel veriler ışığında bakıldığında, daha 11. yüzyılın sonundan itibaren İslam düşünürlerinin Batı dünyasına etki yapmaya başladığı görülür. Bu etkiyi yadsımak olanaksızdır; çünkü İslam dünyası Batıdan ileridedir ve ileride ve üstün olanın geride olanı etkilemesi sosyolojik bir olgudur. Verilerden anlaşıldığı kadarıyla, saldırı amaçlı Haçlı Seferleri ve İstanbul’un fethiyle Batı’ya göçen bilim insanlarının etkileri bir kenara bırakılırsa, bu İspanya üzerinden üç ana yolla gerçekleşmiştir:
    1-Kimi Hıristiyan ve Yahudilerin İslam dünyasında eğitim almaları.
    2-Latin dünyasında Arapça konuşan kimi öğretmenler.
    3-Arapça bilim ve felsefe yapıtlarının İbranca ve Latince’ye çevrilmesi.
    Kuşkusuz bu üç yoldan en etkili ve sürekli olanı, İslam dünyasında eğitim alanlar ve yazdıkları yapıtlar ile İbranca ve Latince’ye İslam düşünürlerinden yapılan çevirilerdir. Bu yüzden sağlıklı bir değerlendirme yapmak için nelerin çevrildiğine analitik ve somut olarak bakmak aydınlatıcı olabilir. İslam dünyasından, 11. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılların başına değin uzanan dönemde Batı’ya yapılan çevirilere baktığımızda, Burnett’in saptamasını dikkate alırsak, beş kategori ile karşılaştığımızı söylemek olasıdır.
    İlki, Beyt el-Hikme’de daha çok Süryanice’den Hıristiyan ve Sabilerce Arapça’ya aktarılmış Yunan felsefe ve bilim yapıtlarının çevrilmesi hususudur. Buna Hint ve İran kültüründen Arapça’ya kazandırılan kimi yapıtları da ilave etmek anlamlı olacaktır. Burada çevrilen yapıtların ağırlığını, Aristoteles külliyatı ve onun Yeni Eflatuncu yorumlarının oluşturduğunu belirtmemiz gerekir.
    Batı’ya yapılan çeviriler arasında ikinci kategoriyi İslam düşünürlerinin Aristoteles üzerine yaptıkları yorumlar/şerhler oluşturmaktadır. Bilindiği gibi, Aristoteles’in yapıtlarının İslam düşünürlerince şerh edilme geleneği, Fârâbî ile başlamış, İbn Bacce ile devam etmiş, İbn Rüşd ile evriminin zirvesine ulaşmıştır. Zira İbn Rüşd’ün Aristoteles’in yapıtlarına küçük, orta ve büyük boy şerhler yazdığı bilinmektedir ve bu şerhler nedeniyle İbn Rüşd Batı’da şârih/yorumcu (commentator) olarak ünlenmiştir.
    Üçüncü kategori, dogsografik yapıtlardır. Bu türden yapıtlar, belli filozofların görüşlerini belli başlıklar altında toplamakta, onları tanıtmayı amaçlamaktadır. Bunun en tipik örneği, bir Hıristiyan olan Kutsa bin Luka tarafından dokuzuncu yüzyılda çevrilen Rodoslu Aëtios’un metnidir. Burnett, bu eseri pek çok Arapça eserin takip ettiğini söylemektedir. Bunların en ünlüsü Kastilyaca’ya çevrilen Huneyn bin İshak’ın Adâb el-Felâsife’sidir.
    Dördüncü kategoride, kimi özet niteliğinde eserler ile sorun odaklı yapıtlar yer almaktadır. Bu nitelikteki yapıtlar daha çok belli sorulara yanıt olarak yazılmışlardır. Bunların en tipik örneklerini, Kindî’nin Resâ’il’inden çevrilen Uyku Üzerine, Beş Öz Üzerine, Nem ve Yağmur Üzerine gibi kısa, sorun odaklı metinler oluşturmaktadır.
    Beşinci kategori, sistematik felsefi yapıtlardır. Buna tipik örnek olarak, Gazzâlî’nin Makâsıd el-Felâsife, İbn Sina’nın Şifâ’sı gibi yapıtlar verilebilir.
    Burnett’in kategorilerine son bir kategori olarak, tıp, matematik, coğrafya gibi bugün bilimsel olarak nitelendirebileceğimiz yapıtların çevirisini eklemek gerekmektedir.

    Sunduğumuz bu kategorileri daha nesnel bir biçimde kavramak ve çevrilen yapıtlar konusunda daha ayrıntılı bilgi etmek için büyük ölçüde Burnett’in oluşturduğu tablodan yararlanılarak hazırlanan aşağıdaki tabloyu incelemek spekülasyonları engellemek açısından yararlı olacaktır. Ancak burada aşağıda sunduğumuz yapıtların çoğunun, birden çok çevirisinin yapıldığını kaydetmemiz gerekir.

    Yazar

    Çevrilen Yapıtın Adı

    Çevirmen(ler)

    Aristoteles

    İkinci Analitikler

    Cremonalı Gerard

    Retorik

    Alman Herman

    Fizik

    Cremonalı Gerard

    De Caelo

    Cremonalı Gerard

    Meteora, Kitap I-III

    Cremonalı Gerard

    De Generatione et Corruptione

    C. Gerard

    Metafizik (Alpha Meizôn’un başlangıcından bir parça)

    Muhtemelen Kindî’nin De Radiis’ini de çeviren mütercim

    Hayvanlar Üzerine

    Michael Scot

    Nikomakhos’a Ahlak’tan Seçki

    Alman Herman

    Sahte Aristoteles

    Teolojinin Unsurları/Sırf İyi Hakkında

    Cremonalı Gerard

    Dört Unsurun Özelliklerinin Sebepleri Üzerine

    Cremonalı Gerard

    Bitkiler Üzerine

    S. Alfred

    Sırların Sırrı

    İşbiliyeli Jhon-Trabluslu Philip

    Elma Kitabı

    Manfred

    Theologia=Plotinus, Enneadlar

    Moses Arovas-Pier N. Castellani

    Batlamyus

    Almagest

    Abdelmessie Wittonisiensis- Cremonalı Gerard

    İskender Afrodisi

    Akıl Üzerine

    Gundisalvi

    Zaman Üzerine

    Gerard

    Duyular Üzerine

    Cremonalı Gerard

    Maddede Değil Surette Meydana Gelen

    Artış ve Çoğalma Üzerine

    Cremonalı Gerard

    Themistius

    İkinci Analitikler Üzerine Şerh

    Cremonalı Gerard

    De Caelo

    Mose Alatino

    Nemesius

    Unsurlar Üzerine (İnsan Doğası Hakkında, bölüm 6)

    İmzasız

    Kutsa bin Luka

    Ruh ile Nefs Arasındaki Fark Üzerine

    İşbiliyeli John

    Fiziki Bağlar Üzerine

    Africalı Konstantin

    Sahte Apollonius (Bâlinus)

    Doğanın Sırları Hakkında

    Santallalı Hugo

    Ebu Ma’şer

    Astrolojiye Giriş

    İşbiliyeli John -Carinthialı Hermann

    Mâşâ’allah

    Unsurlar ve Felekler Üzerine (Feleğin Hareketinin Bilgisi Üzerine)

    Cremonalı Gerard

    Huneyn b. İshak

    Filozofların Adabı

    Libro des Buenos proverbios (Latince çevirisi bilinmemektedir)

    Yazarı bilinmiyor

    Turbo Philosophorum (Arapça’sı kayıp bir yapıt)

    İmzasız

    Kindî

    Beş Öz Üzerine

    Cremonalı Gerard

    Uyku ve Rüya Üzerine

    Cremonalı Gerard

    Akıl Üzerine

    Gundisalvi-C. Gerard

    Işınlar Üzerine (Sihir Sanatlarının Teorisi)

    İmzasız

    Hava Tahmini Üzerine İki Risale

    İmzasız

    Almagest Üzerine Şerh, kitap 1

    Santallalı Hugo

    Fârâbî

    Bilimlerin Sınıflandırılması Üzerine

    Gundisalvi- Cremonalı Gerard

    Akıl Üzerine

    Gundisalvi-Balmesli Abraham

    Mutluluk Yoluna Dikkatleri Çekmek

    Gundisalvi

    Meselelerin Kaynakları

    İmzasız

    Yorum Üzerine (Kısaltılmış pasajlar)

    İmzasız

    Kıyas Üzerine

    Cremonalı Gerard

    İkinci Analitikler

    Büyük Albert

    Retorik Kitabına Giriş

    Alman Hermann

    Fizik Üzerine

    Cremonalı Gerard

    Öklid’in Beşinci Kitabının

    Postulatlarındaki Problemlerin Açıklanması

    Gundisalvi

    Erdemli Kent (Başlangıç Bölümü)

    Lizbonlu Afonso Dinis

    Ihvân es-Sâfa

    Delil Üzerine Risale

    İmzasız

    Coğrafya Üzerine

    İmzasız

    Isaac Israeli

    Unsurlar Üzerine

    Cremonalı Gerard

    Şeylerin Betim ve Tanımları Üzerine

    Gundisalvi- Cremonalı Gerard

    İbn Sînâ

    Eş-Şifâ (Cüzcanî’nin Girişi)

    Avenduath

    İsâgûcî

    Avenduth

    İkinci Analitikler

    Gundisalvi

    Retorik (seçme)

    Alman Hermann

    Tabiat Bilimi (Fizik 1-3)

    İmzasız

    Gökler Üzerine

    B. J. Gonzalves-Salomon

    Oluş ve Bozuluş Üzerine

    B. J. Gonzalves-Salomon

    Etkiler ve Edilgiler Üzerine

    B. J. Gonzalves-Salomon

    Taşlar ve Mineraller Üzerine

    S. Alfred

    Seller Üzerine

    S. Alfred

    Meteoroloji

    B. J. Gonzalves-Salomon

    Nefs Üzerine

    Avenduath-Gundisalvi

    Bitkiler Üzerine

    İmzasız

    Hayvanlar Üzerine

    M. Scot

    Metafizik

    Gundisalvi

    Kalp İlaçları Hakkında Risale

    Avenduath-Gundisalvi-V. Arnold-A. Alpago

    Nefse Dair Seçki

    A. Alpago

    Nefsin Dönüşü Üzerine Risale (Risâle el-Adhaviyya fî el-Me’ad)

    A. Alpag

    Tanımlar Üzerine

    A. Alpago

    Akli Bilimlerin Sınıflaması (Aksâm el-Hikme)

    A. Alpago

    Gazzâlî

    Filozofların Amaçları ve Tutarsızlığa Giriş

    İmzasız

    Filozofların Amaçları

    Johannes-Gundisalvi

    Filozofların Tutarsızlığı

    C. Calonymos

    Filozofların Amaçları (Mantık Seçkisi)

    Ramon Llull

    İbn el-Heysem

    Alemin Düzenlenişi Üzerine

    Stephen-B. Abraham

    Optik

    Bilinmeyen iki çevirmen

    İbn Cebirol

    Hayat Pınarı

    J. Hispanus-Gundisalvi

    İbn Bacce

    Veda Risalesi

    B. Abraham

    İbn Tufeyl

    Uyanık Oğlu Diri

    imzasız

    İbn Rüşd

    İsâgocî Üzerine Orta Şerh

    L. William-J. Mantino

    Mantık Üzerine Özetler

    B. Abraham-G. F. Burana

    Kategoriler Üzerine Orta Şerh

    L. William-J. Mantino

    Yorum üzerine Orta Şerh

    L. William-J. Mantino

    Birinci Analitikler Üzerine Orta Şerh

    L. William-G. F. Burana

    İkinci Analitikler Üzerine Orta Şerh

    L. William-G. F. Burana

    Topikler Üzerine Orta Şerh

    B. Abaraham-J. Mantino

    Sofistik Deliller Üzerine Orta Şerh

    B. Abraham

    Retorik Üzerine orta Şerh

    A. Hermann-B. Abraham

    Şiir Üzerine Orta Şerh

    A. Hermann-B. Abraham-J. Mantino

    Fizik Üzerine Orta Şerh

    B. Abraham-J. Mantino

    Fizik Üzerine Uzun Şerh

    M. Scot-A. Hermann-Antakyalı Theodore

    De Caelo Üzerine Uzun Şerh

    M. Scot

    De Generatione et Corruptione’nin Özeti

    V. Nisso-B. Abraham

    De Generatione et Corruptione Üzerine Orta Şerh

    M. Scot

    Meteoroloji Üzerine Orta Şerh

    M. Scot-J. Mantino

    De Anima Üzerine Uzun Şerh

    M. Scot-Elias del Medigo

    Metafizik Üzerine Uzun Şerh

    M. Scot-J. Mantino-P. Ricci-Elias del Medigo

    Nikomakhos’a Ahlak Üzerine Orta Şerh

    A. Hermann

    Eflatun’un Cumhuriyetinin Özeti

    Elias del Medigo-J. Mantino

    Mantık Hakkında Sorular

    Elias del Medigo-B. Abraham

    Tabiat Bilimi Hakkında Sorular

    B. Abraham

    İspatlarda Yüklemin Önceliği Üzerine

    B. Abraham

    Feleğin Cevheri Üzerine

    B. Abraham-M. Scot

    İlk İlkenin Ayrıklığı Üzerine

    Lizbonlu Afonso Dinis

    Faal Akılla Birleşmenin İmkanı

    Lizbonlu Afonso Dinis-C.C. ben David

    Ekler (ed-Damîme)

    R. Marti

    Tutarsızlığın Tutarsızlığı

    C. Calonymus-C. C. ben David

    El-Bitrucî

    Göklerin Hareketleri Üzerine

    M. Scot- C. C. ben David

    Maimonides

    Şaşkınlara Kılavuz

    Palermolu Jhon-J. Buxtorf

    İbn Tulmûs

    Soru

    B. Abraham

    Ebû el-Kâsım b. İdrîs

    Cins ve Türe Dair Bilgi Hakkında Sorular

    B. Abraham

    Ebû el-Kâsım b. Muhammed/ Mahmûd b. Kâsım

    Soru

    B. Abraham

    Ebû Abdurrahmân b. Cevher

    Risaleler

    B. Abraham
    Çevrilen yapıtlar, kuşkusuz tablodaki yapıtlarla sınırlı değildir; ancak tablonun, çeviriler ve kapsamı üzerinde önemli ipuçları verdiği açıktır. Tabloda görülen yapıtların Batı’daki etkisini değerlendirebilmek için, daha çok Tuleytula, Napoli ve Sicilya gibi merkezlerde yoğunlaşan çevirilerin 11. yüzyılın sonlarında başladığını, bu dönemdeki çevirilerin tabiat bilimlerine ve matematiğe yönelik olduğunu, 12. yüzyılda, bilimlerin sınıflaması ve metafiziğe doğru yöneldiğini, 13-14-15. yüzyıllarda ise Aristoteles külliyatı ile onun üzerine yazılmış şerhlerin ön plana çıktığını anımsatmak gerekir. Bu şerh geleneğinin kuşkusuz en önemlisi, Batı’ya ilk defa 13. yüzyıllarda Michel Scot tarafından tanıtılan İbn Rüşd’e ait olanlardır. Rönesans döneminde ortaya çıkan İbn Rüşdcülük akımını da bu çevrilen şerhlere borçluyuz.
    11. yüzyılda başlayıp 16. yüzyıla değin süren çeviri etkinliklerinin acaba Batı’daki etkisi neler olmuştur? Öncelikle belirtmek gerekir ki, çevirilerin yoğunlaştığı yüzyıllar, Batı’nın ortaçağdan kurtulup Rönesans’a geçtiği dönemlere işaret etmektedir ve bu açıdan, haklı olarak Rönesans’ın doğuşunda çevirilerin önemli bir işlevinin bulunduğunu düşündürmektedir. Çevirilerin ilk başladığı yüzyılda, Batı’da ilk üniversitelerin kuruluşu da, bu açıdan belli bir anlam taşımaktadır. Kanımızca çevirilerin işlevini anlayabilmek için, Rönesans’ın daha önce söz ettiğimiz özellikleri ile İslam dünyasından yapılan çeviri eserlerin içeriğini diyalektik içerisine sokmak gerekir. Kuşkusuz bu oldukça zahmetli bir iştir ve geniş bir uzmanlık bilgisini gerektirmektedir. Hatta farklı uzmanların işbirliğini yani multi-disipliner bakmayı zorunlu kılmaktadır. Ancak bu türden bir çaba spekülasyonların önüne geçebilir. Bizim ayrıntılı bir tartışma yapma amacımızın bulunmadığını kaydetmemiz, ulaşacağımız sonuçların ihtiyatla karşılanması açısından önem taşımaktadır. Biz burada sadece, ana çerçeveye ve bazı temel felsefî sorunlara parmak basmakla yetineceğiz.
    Daha önce belirttiğimiz gibi, Rönesans Eski Yunan’ın çoğulcu düşüncesinin yeniden doğuşu ve skolastik düşünceye destek veren Aristotelesçiliğin eleştiri süzgecinden geçirilişi ve Tanrı odaklı sistemin sorgulanmaya başlanması, ama buna rağmen astrolojik ve gizemli uygulamalarda görülen artışla dikkatleri çekmekteydi. İslam dünyasından çevrilen yapıtlara bakıldığında, Aristoteles’in yapıtları ve onun gerek Yeni Eflatuncu yorumları gerekse İslam düşünürleri tarafından yapılan şerhleri önemli bir yer tutmaktadır. Bu bağlamda, Rönesans’ın genel tutumuyla çevrilen eserlerin içeriği arasında ilk bakışta köklü bir çelişkinin olduğu izlenimi uyanabilir. Bu izlenimi kaldırmak için her ne kadar Rönesans döneminde bir Aristotelesçilik ve İbn Rüşdcülük akımı ortaya çıkmış olsa da, bunun skolastiklerce kullanılan Aristoteles olmadığı, yeni oluşturulan Aristotelesçiliğin skolastik kökende kullanılan Aristotelesçiliğin eleştirisi için önemli bir malzeme sağladığını kaydetmek gerekir. Bu oluşturulan yeni Aristotelesçilik de, özellikle fiziği ve metafiziği, Rönesans’ın sonlarına doğru neredeyse bütünüyle saf dışı edilmiştir. Yine çevirilerde Aristoteles mantığına ve şerhlerine ait yapıtların önemli yer tutması, skolastisizme hizmet eden iki değerli, kıyas ve tümdengelim odaklı Aristoteles mantığının eleştirisi ve bilim yapmak için yeni metodoloji arayışlarının önünün açılması için önemli bir dayanak oluşturmuştur. Bu yeni mantık ve metodoloji arayışında, İslam dünyasında Aristoteles mantığına yöneltilen eleştirilerin ve kimi İslam düşünürlerince kullanıldığı görülen üç değerli mantığın, Gazzâlî’nin el-Munkiz’de dile getirdiği epistemolojik kuşkuculuğun ve Ebu Beker Zekeriyya Razî gibi filozoflarda görülen tümevarımsal yaklaşımın kısmi etkilerinden söz edilebilir. Bunu F. Bacon’un Novum Organum adlı yapıtında ve R. Descartes’in Metot Üzerine’sinde bir ölçüde gözlemlemek olasıdır. Kaldı ki, Rönesans’ın sonlarında beliren ve 17. yüzyılda büyük bir gelişim gösteren modern bilimin Aristoteles mantığıyla köklü bir ilişkisinin olmadığı bilinmektedir.
    İslam dünyasından astronomiye ilişkin olarak yapılan çevirilerin Rönesans döneminde artan astrolojik anlayışla bir bağı kurulabilir ve kimi düşünürler, Rönesans’ta gözlemlenen astrolojik uygulamaları Mââşallah, Ebû Ma’şer ve Kindî gibi İslam düşünürlerinin yapıtlarının çevrilmesiyle ilişkilendirmişlerdir ve bu ilişkilendirme hiç de yersiz değildir. Batlamyus’un ve onun kimi hesaplamalarına yönelik eleştirilerin yer aldığı ve farklı astronomi cetvelleri (zîc) içeren yapıtların Batı’ya aktarılmasının Kopernik devrimine öncülük ettiği söylenebilir. Bu öncülük, eleştirilecek malzeme sunma ve egemen paradigmanın geçerliliğinden kuşku duyulmasını sağlayan kimi verilere işaret etme şeklinde gerçekleşmiştir. Yoksa Kopernik devrimini, bütünüyle Müslüman yazarların yapıtlarına borçlu değildir. Çeviriler, İskenderiye’de Aristarkus’un bir görüş olarak ileri sürdüğü güneş merkezli evren tasarımının anımsanmasında ve Batlamyus’un kuramının dışında kuramların varlığından haberdar olunmasında ve Batlamyus sisteminin kimi olgularla örtüşmediğinin görülmesinde işe yaramış olmalıdır.
    Yine Aristoteles’in fiziğe ilişkin yapıtı ve bu fizik ekseninde İslam düşünürlerinin oluşturdukları erekselci ve niteliksel (tanım ve tasnif ağırlıklı) fizik çevirileri, Rönesans’ın sonlarından itibaren gelişen ve Galileo ve Newton gibi öncülerin elinde matematikselleşen fizik düşünüldüğünde, Aristotelesçi fiziğin anlaşılmasına ve reddedilmesine katkı sağladığını söylemek daha anlamlı gibi gözükmektedir. Çünkü yeni doğan ve matematiksel bir temele oturtulmuş fiziğin ne Aristoteles ne de İslam dünyasında Aristoteles eksene alınarak geliştirilen niteliksel fizikle hemen hiç bağı bulunmaktadır. Bu arada, matematik alanında yapılan çevirilerin, cebirin ve Hint kökenli sıfır rakamının Batı’da Araplar aracılığıyla öğrenilmesinin özellikle matematik ve matematikselleşen fizikte bir araç olarak önemli işlev yüklendiğini söylemek gerekir.
    Benzer bir biçimde modern tıp gelişene değin, İslam dünyasında Galen ve Hipokrat’ın dört sıvı kuramına dayalı tıbba ilişkin kuramsal bakışlarının ve İbn Sînâ ve Ebû Bekr Zekeriyyâ er-Râzî gibi düşünürlerin gözlemlerini ekledikleri tıbbi yapıtlarının önemli bir işlev yüklendikleri anımsatılmalıdır. Bu açıdan İbn Sînâ’nın Kânûn et-Tıb ve Ebû Bekr Zekeriyyâ er-Râzî’nin el-Hâvî adlı yapıtlarının etkisi anılmaya değerdir. Bu yapıtların gördüğü işlev de, dört köke dayalı dört sıvı kuramının eleştirisi ve yeni gözlemlerin aktarılması bağlamındadır.
    Aynı eleştirel işlevin erekselci evren tasarımı ve bu tasarıma dayalı metafizikler için de geçerli olduğu söylenebilir. Bunu anlamak için, İbn Rüşd’e Latin dünyasında zorlama çevirtilerle yüklenmeye çalışılan “çifte hakikat öğretisini” çözümlemek yeterlidir. Zira çifte hakikat öğretisi, aslında, dinsel hakikatle felsefî-bilimsel hakikati ayırmaya ve felsefe ve bilimler için seküler bir zemin oluşturmaya dönüktür. İbn Rüşd, hakikatin birliğini, yani dinin aynı hakikati simgesel, bilimin ise doğrudan ortaya koyduğu, aynı hakikate dinin söylevsel (hatabi) ve diyalektik (cedeli), felsefe ve bilimin ise kesin kanıt (burhani) yöntemiyle ulaştığı düşüncesini savunmasına rağmen çifte hakikati savunuyormuş gibi lanse edilmesi, metafiziği ve skolastik düşünceyi felsefenin ve bilimin dışına atma işlevi yüklenmiş izlenimini vermektedir.
    Burada sunduğumuz çözümlemelerden çevirilerin salt eleştirilecek malzeme sunduğu gibi bir sonuca ulaşmamak gerekir; ancak bu işlevin önemli olduğunun altını çizmek bizim için önem taşımaktadır. Elbette çevirilerin başka işlevleri de olmuştur. Hiç kuşkusuz bunların en önemlisi, çevrilen dogsografik yapıtlar aracılığıyla Eski Yunan’ın çoğulcu düşüncesinin yeniden keşfidir. Bu anlamda Batı için çeviriler, skolastik dönemde yitirdiklerini yeniden elde etmek, Eski Yunan’ı yeniden keşfetmek açısından büyük önem taşımaktadır. Bu yönüyle bakıldığında, İslam dünyası, Beyt el-Hikme’de yapılan çevirilerle, ‘uygarlığın hafızası’ işlevini yüklenmiş, tıpkı Eski Yunan’ın Doğu’dan (Mezopotamya ve Mısır) edindiklerini koruyup, onlara kendi deneyimi ve kuramsal bakışlarıyla zenginleştirerek İslam dünyasına sunması gibi, İslam dünyası da Eski Yunan mirasını alıp onu zenginleştirerek Batı’ya sunmuştur. Sırf bu hafıza görevini görmek bile, İslam dünyasının bilim ve düşünce tarihinde özgün bir yere sahip olduğunu göstermek için yeterlidir. Bu hafıza işlevine, yeni gözlemlerin eklenmesiyle oluşturulan birikimin de etkisini hesaba katmak gerekir. Böylelikle insanlığın uygarlık serüveninde İslam dünyası yadsınamaz bir rol üstlenmiştir.

    Aydınlanma Açısından İslam Dünyası: İslam Dünyasındaki ‘Akıl Tutulması’ ve Nedenleri
    Kimi düşünürler, Batı’da Rönesans’ın doğuşunda İslam dünyasından yapılan çevirilere bizim yukarıda yüklediğimiz anlamın ötesinde anlamlar yüklemektedirler. Onlara bakılırsa, Rönesans’ın Batı’nın değil, adeta İslam dünyasının, bir diğer deyişle İslam dünyasından yapılan çevirilerin ürünüymüş gibi bir izlenim uyanmaktadır. Böylesi bir düşünce, şu soruyu hatıra getirmektedir: “Eğer Rönesans İslam dünyasından yapılan çevirilerin bir ürünüyse, aynı ürüne sahip olan İslam dünyasında neden Batı’da Rönesans sonrası ortaya çıkan bilime dayalı bir Aydınlanma gerçekleşmedi? Bilindiği gibi hiçbir çeviri aslının yerini tutmaz; bu açıdan asla sahip olan İslam dünyası daha şanslı değil miydi?”
    Bu soru kanımızca ciddiye alınması gereken bir sorudur ve yanıtı, yukarıda sunduğumuz çevirilerin eleştirilecek malzeme sunma anlayışında saklıdır. Kuşkusuz, bizim söz konusu savımıza eleştirel açıdan yaklaşılarak, aynı ürünlerin farklı kültürel bağlamda farklı sonuçlara yol açabileceği şeklinde bir savla karşı çıkılabilir. Bu elbette olasıdır; böylesi bir olasılığı mantıksal açıdan saf dışı etmek olanaksızdır. Ancak olgusal verilerin durumun hiç de öyle olmadığını gösterdiğini, Batı’da Rönesans ve sonrası ortaya konan yaklaşımlara göz gezdirildiğinde, bu olasılığın zayıfladığını anımsatmak gerekir. Zira Aristoteles ve onun Yeni Eflatuncu yorumu temelinde yapılanan erekselci bir paradigmanın, Rönesans’ın büyük ölçüde paradigmasız, olguya boğulmuş, her şey gider anlayışıyla; Rönesans’ın ardından ortaya çıkan Aydınlanma’nın seküler zemine oturtulmuş, tümevarıma yönelmiş ve matematikselleşmiş bir bilim anlayışıyla, eleştirilecek ve yadsınacak malzeme sunma dışında bir bağının olduğunu söylemek oldukça zordur. Kuşkusuz bu söylemimiz bilimle ilişkilidir, felsefî açıdan bakıldığında nispeten farklı sonuçlara ulaşmak olasıdır. Bu iddiamız, çevrilerle Batı’ya ulaşan kimi olgusal verileri dışladığımız anlamına alınmamalıdır. Bu olgusal veriler, kuşkusuz yeni paradigmanın oluşumunda diyalektik bir işlev yüklenmişlerdir. Ancak Rönesans sonrası Batı’da oluşan seküler paradigmanın İslam dünyasından çevirilerle aktarılan erekselci, teosentrik paradigmayla doğrudan bir bağı bulunmamaktadır. Bu paradigmal fark, İslam dünyasında neden Batı’dakine benzer bir Aydınlanma gerçekleşmedi ve gerçekleşmiyor ya da neden aydınlanma (akıl) tutulması yaşanıyor sorusuna da kanımızca önemli bir yanıt teşkil etmektedir. Hiç kuşkusuz, alt yapı-kurumu olarak görebileceğimiz üretim ilişkileri, toprak mülkiyeti vb. olgular, Batı’da teosentrik düşüncenin çöküp seküler paradigmanın oluşumunda önemli rol yüklenmiştir. Bunu anlamak için feodalitenin çatırdamasını ve ticaretten beslenen burjuva sınıfını, bu sınıfın siyasal taleplerini ve yüklendiği misyonu iyi anlamak gerekir. Burada kanımızca, önemli olan soru, Doğu’nun/İslam dünyasının anılan paradigmayı neden kıramadığıdır. Bunun üretim ilişlerinden ve üretim tarzından ve Moğol istilası gibi dışsal nedenlerden kaynaklanan önemli nedenleri bulunmaktadır ve bu ciddi bir araştırma gerektirmektedir. İslam felsefesi ve teolojisiyle profesyonel olarak ilgilenen birisi olarak biz, felsefi ve teolojik nedenlere gönderme yapan kimi saptamalarda bulunmaya çalışacağız. Kanımızca, düşünsel açısından bakıldığında, İslam dünyasında Batı’dakine benzer bir bilimsel aydınlanmanın gerçekleşmemesi ya da belli bir birikime rağmen akıl tutulmasının yaşanması hususunda belli bir düşünsel çerçeve oluşturmak için aşağıdaki noktaların gözden ırak tutulmaması yararlı olabilir.

    a) Felsefe ve Felsefi Bilimlerin Meşruluk Sorunu:
    Bunun etkisini takdir edebilmek için, İslamın klasik çağında bilimi de içeren felsefenin daha başlangıçtan itibaren kelâmcı, fıkıhçı ve hadisçilerce yabancı bir bilim olarak görülüp eleştirilmesi ve reddedilmesi üzerinde bir parça düşünmek yeterlidir. Anılan durum, felsefe ve felsefi bilimlerle ilgilenenleri, daima savunmacı bir tutum içerisinde kalmaya ve felsefi anlayışlarını, dinin simgesel ifadeleriyle desteklemeye itmiştir. Bu yüzden ilk yaratıcı Arap filozofu sayılan Kindî felsefeyle ilgilenmenin dinen meşru/caiz olup olmadığını tartışmak zorunda kalmıştır. Aynı tartışma Ihvân es-Safa, Âmirî, Fârâbî gibi düşünürlerde, hatta felsefenin İslam dünyasına girişinden itibaren 300 yıl geçmiş olmasına rağmen İbn Rüşd de bile devam etmektedir. Gazzâlî’yi Tehâfüt el-Felâsife’yi kaleme aldıran da, kelâmcı, fıkıhçı ve hadisçilerce dillendirilen bu dinsel meşruluk sorunudur. Aynı sorun, İbn Haldun gibi özgün felsefi çözümlemeler yapan, felsefi bilimlerle ilgilenen bir düşünürü bile ‘felsefenin boş ve yarasız olduğunu’, hatta kimi açılardan dine zararlı olduğunu söylemeye itmiştir.

    b) Erekselcilik:
    Aristoteles kökenli olan erekselcilik, İslam filozoflarında en açık ifadesini dört neden kuramı, felsefe ve bilim imgesi ve Aristotelesçi kategori anlayışında bulmaktadır. Dört neden öğretisi, gâi/erek nedene bağlı olarak, her şeyi metafiziğin hizmetinde görmeye ve nesneler dünyasıyla ilgilenen bilim ve felsefenin sonul işlevini Tanrı’ya/metafiziğe götürmekle sınırlamaya yol açmıştır. Aynı anlayışın izlerini İslam filozoflarınca benimsenen ve bilimi de içeren felsefe tanımlarında da görmek olasıdır. Genel kabule göre, felsefe, insanın gücü yettiği ölçüde nesnelerin varlığını, özünü ve nedenlerini, ilk nedeni bilmesi, ya da Tanrı’ya benzemeye çalışmasıdır.[46] Kuşkusuz varlığın özüne, nedenlerine ve ilk nedene ulaşmak için Aristoteles’in dokuz kategorisi önemli bir işlev yüklenmiştir. Nitekim felsefi/bilimsel bilginin Aristoteles’in dokuz kategorisi ekseninde üretildiği görülür. Bu kategorilere ilişkin sorular, var mı? (hel), nedir? (mahüve), kaç? (kem), nasıl? (keyfe), hangi şey? (eyyü şey), nerede? (eyne), ne zaman? (meta), niçin? (lima), kimdir? (men hüve) sorularıdır ve erekselci olan niçin sorusu üretilen bilgide merkezi bir işlev yüklenmektedir. Kuşkusuz bu erekselci bakış açısı, İslam dünyasında, ister istemez Tanrı ya da din odaklı bakmaya yol açmış, dine ters düşen bilimsel ve felsefi anlayışların barınmasını ve yaşamasını engellemiş, hatta dinin farklı yorumuna uzanan ve kurumsallaşmış dinlerin eleştirisini yapan düşünürlerin bile baskıyla karşılaşmasına neden olmuş gibi gözükmektedir. Dolayısıyla İslamın klasik çağında, seküler bir anlayışı savunmak, bilimin dinden bağımsız bir etkinlik olduğunu ileri sürmek ve evrene erekselci bakmamak neredeyse din dışı sayılmakla özdeş kabul edilmiştir. Bu açıdan bakıldığında, İslam filozoflarının önemli bir bölümünün temel ilgisinin din-felsefe ilişkisinde odaklanması ve din ile felsefenin farklı etkinlikler olduğunu savunan birkaç istisna düşünür bir kenara bırakılırsa, filozofların büyük çoğunluğunun din ve felsefenin aynı hakikati farklı yöntem ve söylevlerle dile getirdiklerini söylemeleri ve bilimleri metafiziğe götüren bir merdiven olarak konumlandırmaları nedensiz değildir. Bu anlayışın en yalın örneğini İhvân es-Safâ’nın şu söyleminde yakalamak olasıdır:
    “Ey kardeşim, filozofların matematiksel bilimlerde akıl yürütmelerinin amacı, öğrencileri onlar aracılığıyla tabiat bilimlerine doğru yol almalarını sağlamak, tabiat bilimlerinde akıl yürütmelerinin amacı ise, filozofların en üst amacı olan ilahi bilimlere yükselmelerini ve elde etmelerini sağlamaktır. Bu yolun sonunda hakiki bilgiler elde edilmiş olur.”
    Kuşkusuz erekselci bakmanın bilim ve felsefe açısından bütünüyle olumsuz olduğunu söylemek güçtür; fakat bir ereğe bağlı olarak evrene yönelmek, ayrıntıların, ereğe ters düşen unsurların görülmesine engel oluşturduğu gibi, ereğe ulaştıran yeterli veri oluşunca araştırma sürecini sekteye uğratabilmektedir. Başka bir deyişle erekselci bakış açısı, erken genellemelere yol açmaktadır. Erekselci bakış açısının dinsel değeri üzerinde elbette durulabilir; ancak bunu bilimsel bağlama taşımak, evrene antropomorfist bir bakış açısıyla yönelmek ve evrenin kendinde iç-işleyişini çoğu kez göz ardı etmek anlamına gelmektedir.

    c) Pragmatizm:
    Pragmatizm, aslında İslam dünyasında çevirileri güdüleyen ve iktidarı bilim ve felsefeye yaklaştırıp ona destek vermesini sağlayan en önemli unsur olmuştur. Zira çeviri etkinliklerinin ve felsefi çalışmaların en yaygın olduğu dönem, imparatorluklaşma dönemidir ve bu dönem toplumsal gereksinimlerin çeşitlendiği dönemdir. İmparatorluklaşma zirveye ulaşıp, bu yapıyı destekleyen bir birikim oluşunca, feodal yapıyı sarsacak ve yeni yapılara yol açacak çalışmalara siyasal nedenlerle ket vurulmuş, artık yöneticiler bilim ve felsefeden desteklerini çekmişlerdir. Bunun temel nedeni, sonraki dönem felsefi tartışmaların, spekülasyona dönük oluşu ve pratik yararının oldukça sınırlı olması ya da kimi kez hiç olmamasıdır. Nitekim pratik yararı olan etkinlikler, tıp, matematik, astronomi vb. belli ölçülerde devam etmiştir. Bu açıdan pragmatizm iç-çelişkilidir ve bilimi ve felsefeyi pragmatist bir temele oturtmak bilimin geleceği konusunda ve özellikle teorik bilimlerde ve felsefede sıkıntılar doğurabilir. İslamın klasik çağı bu açıdan ilginç bir örnek görünümündedir.

    d) İktidar Odaklılık:
    Bilim ve felsefenin, ancak pratik gereksinime bağlı olarak yaşama imkânı bulması, çoğu kez de, bu gereksinimlerin halifeler ve merkezi yönetimin temsilcisi olan valiler kanalıyla giderilmeye çalışılması, İslam dünyasındaki bilim insanlarını halifeler ve valilere bağımlı kılmıştır. Söz konusu bağımlılık bir yandan, bilim insanlarına kütüphane bulma, ekonomik açıdan refaha kavuşma imkânı vermişken; öte yandan, onları, özgür araştırma, bilgi için bilgi elde etme imkânından yoksun bırakmıştır. Halifelerin ve valilerin entrikalar yüzünden sık sık değişmesi, bir önceki halife ya da valinin koruduğu bilim insanını, bir başkasının ideolojik, mezhepsel vb. nedenlerle cezalandırmasına ya da saraydaki itibarını yok etmesine sebep olmuştur. Kimi zaman hekimlerin başı, halifenin ailesinden birisi hastalanıp, onu iyileştiremediğinde büyük belalara uğrayabilmiştir. Bu, iktidar eksenli bilimin tipik bir iç-çelişkisidir. Bu durumun nelere mal olduğunu görmek için P. Hoodbhoy’u dinlemek yararlı olabilir:

    “Yöneticiler, en iyi bilginleri saraylarına çekmek için yarışıyorlardı. Kindî, halife Me’mûn’un, Fahreddin Râzî de Sultan Mahmûd Ibn Tukuş’un sarayındaydı. İbn Sînâ, çeşitli şehzadelere doktorluk, İbn Heysem danışmanlık yapmıştı. İbn Rüşd ise, el-Mensûr’un hizmetindeydi. Hemen hemen ortaçağın en büyük bilginleri kendilerine mesleki ün, toplumsal saygınlık, kütüphaneler ve rasathaneler sağlayan ve belki de en önemlisi, cömertçe gelirler bahşeden hanedanlık sarayıyla ilişki içindeydiler. Halifenin himayesi, bilginleri, çalışmalarını dini gelenekten sapma olarak gören tutucuların şerrinden uzak tutmada da son derece önemliydi... Hükümdarın himayesine bağlılık, aynı zamanda İslam bilimi açısından yapısal bir zaaftı. Haminin kişisel eğilimleri, egemen hanedanın talihi, saray hayatının entrikaları, desteklenen öğrenim türünü ve bilginlerin kaderini belirleyen önemli etkenlerdi. Yöneticilerin değişmesi, saray mensupları ve eski saray bilginleri için genellikle felaket demekti. Örneğin, Kindî gibi, Me’mûn’un sarayında yetişen akılcı bilginler, tutucu el-Mütevekkil’in halifeliği devralmasıyla kaçarak hayatlarını zor kurtardılar... Ama her bilginin saraydan alelacele ayrılışının nedenleri her zaman ideolojik değildi. İbn Sînâ’nın yaşam öyküsü, bir hekimin hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğunu göstermektedir. Özellikle de, sultanın ailesinden birisi tedavi edilemeyecek kadar hastaysa. İbn Sînâ’nın gece yarısı at üstünde kaçması, bazen bir derviş kılığına girmesi, saraydan saraya kaçarken yaşadığı maceralar, bir gerilim romanı gibi okunabilir. Fakat İbn Sînâ’nın dönemdaşları, onun kadar şanslı değillerdi. Bu yüzden de, bu dünyadan beklediklerinden erken ayrıldılar.”
    İktidar odaklılık, M. Foucault’nın bilgi-iktidar ilişkisi bağlamında düşünüldüğünde, önemsenen bilginin iktidarların değişen ideolojilerinden de köklü bir biçimde etkilendiğini kaydetmek anlamlı olacaktır. Bunun en ilginç örneğini, felsefe ve felsefi bilimlerin batinî anlayışa felsefi tutamak sağlaması ve 11-12. yüzyıllarda yoğunlaşan Sünni-batıni çatışmasın yoğunlaşması yüzünden, Abbasilerin son dönemi ile Selçuklularda, felsefenin dışlanıp, devletin resmi ideoloji olarak suniliği benimsemesinde görmek olasıdır. Gazzali’nin hocası Cüveyni’nin ve ardından Gazzali’nin siyasetteki etkinlikleri ve özellikle Gazzali’nin siyasi desteği arkasına alarak filozoflara ve Batınilere yönelttiği eleştirilerini bu bağlamda anımsamak gerekir.

    e) Aşılamazlık Duygusu:
    Aşılamazlık duygusu, bütüncül yapının oluşması ve dogmatikleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Aydın Sayılı’nın deyişiyle islamın klasik çağında felsefede aşılamazlığı İbn Sînâ, teolojide ise Gazzâlî simgelemektedir. Nitekim İbn Sînâ’dan sonra Şiî-batınî çevrelerde varlığını sürdüren felsefe onun hikmet’ül meşrikiyye (doğu felsefesi) anlayışı doğrultusunda tanrısal aydınlanma odaklı işrakiliğe dönüşmüş ve İbn Sînâ’yı şerhler ve haşiyelerle nispi farklarla yeniden üretmiştir. Nitekim, sonraki döneme ait Sühreverdî, el-Muhakkik et-Tusî, Şehrezurî, Şirâzî, Molla Sadrâ gibi düşünürler, İbn Sînâ’yı bütünüyle aşan yeni söylemler ortaya koyamamışlardır; aynı paradigmada felsefe yapmışlardır. Teoloji’de ise, özellikle Sünnî dünyada, Gazzâlî egemenliğini hissettirmiş ve onun tasavvufu olumlayan teolojik örgüsü inanç nesnesi haline gelmiştir.

    f) Dinsizlikle (Tekfîr) Suçlama:
    Dinsizlikle suçlama ortaçağlarda, bir cedel yöntemidir ve Gazzâlî ve İbn Salah’ın fetvasında zirveye ulaşır. Gazzalî’nin filozofları siyasal ve teolojik nedenlerle dinsizlikle suçlaması, hatta, bilimi de içeren felsefeyi kimi kayıtlarla dinsizliğe yol açıyor endişesiyle mahkum etmesi oldukça önemli etki uyandırmıştır. Çünkü dinsizlikle itham, din odağında yapılanan bir toplumsal ortamda, toplumdan dışlanma, Gazzâlî’nin deyişiyle malın, canın ve namusun başkalarına helal olması anlamına gelmektedir. İbn Salah’ın fetvası, Gazzâlîci anlayışı pekiştirmektedir. İbn Salah’ın fetvası oldukça ünlüdür; bu yüzden ondan çarpıcı noktaları aktarmak yararlı olabilir. Onca felsefe ve felsefi bilimler aptallığın temelidir; tüm yanlışlıklar ve sapkınlıklar ondan kaynaklanmaktadır. Felsefe ve felsefi bilimlerle uğraşan şeriatın güzelliklerini görmez olur; zira onunla uğraşan Tanrı’dan uzaklaşır ve şeytana yaklaşır. Dolayısıyla felsefeye ilişkin şeylerle meşgul olmak şeran caiz değildir. Şeriat ve şeri bilimler tamamlanmıştır; bu bilimlerin önderleri, ortada ne mantık ne de felsefe varken gerekli olan bilimleri tüm derinliğiyle ortaya koymuşlardır. Bir faydası olduğuna inanıp, felsefe ve mantıkla uğraşanın şerrinden Müslümanları korumak sultana düşer. Sultan böylelerini medreselerden çıkarıp uzaklaştırmalı, hala aynı şeyle uğraşıp uğraşmadıklarını takip ettirmelidir. O fetvasına şöyle devam eder:

    “Filozofların inancına bağlı olduğunu açıkça söyleyen, İslam ve kılıç arasında tercihe zorlanmalıdır.”

    g) Medreseleşme ve Statükolaşma:

    Bu ilginç bir durumdur; çünkü İslam dünyasında yetişmiş önemli bilim ve felsefe insanları medresede yetişmemiştir. Medrese geleneği önce Şiîlerde görünmüş, sonra 10. yüzyıllarda Şiîliğin egemenliğini kırmak için Sünnîlerde işlevsellik kazanmıştır. Sünnî Medreseler, Şii-batınî tehlikesi karşısında, Cüveynî ve öğrencisi Gazzâlî ile birlikte Eş’arî teolojiye yönelmiş, felsefe ve felsefi bilimler o dönemlerde teröre bulaşan ve dailik örgütüyle İslam dünyasında yayılmaya çalışılan batiniliği, dolayısyla Şiiliği desteklediği inancıyla dışlanmış, bilim de felsefenin içinde yer aldığından o da sekteye uğramıştır.

    h) Tanrısal Aydınlanmacılık:

    Aristoteles’in etkin aklının, kimi kayıtlarla İbn Rüşd bir kenara bırakılırsa, Aristoteles’in Yeni Eflatuncu yorumcularının etkisiyle Farabî ve İbn Sînâ dahil hemen tüm İslam filozoflarınca insanın dışında metafizik bir ilke olarak kabul edilip peygambere vahiy ileten Cebrail’le ilişkilendirilmesi ve bu yolla peygamberle filozofu aydınlatan kaynağın birlenmesi, kuramsal bilgiyi tanrısal esine/vahiy ve ilhama indirgemiştir. Bu tutum, beraberinde, her şeyin temelinin dinden ya da dinsel bir temelden alındığı anlayışına yol açmıştır. Bu bağlamda İbn Sînâ’ya kulak vermek gerekir:

    “Eylemsel felsefenin temel ilkeleri tanrısal şeraitten alınmış olup, tanımları en olgun şekliyle yine tanrısal şeraitle açıklanmıştır. İnsan sadece bu tanrısal ilkeleri, akıl yürütme yoluyla tikel sorunlara uyarlar… Kuramsal felsefenin ilkeleri bile, din önderlerinden tenbih yoluyla alınmıştır. Bu ilkelerin olgun bir biçimde öğrenilmesi ise ussal yetinin kanıt yoluyla tasarrufta bulunmasıyla gerçekleşir.”
  • Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy’nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir “ilk” olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

    Cemal Aydın, 1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.
    Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

    Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

    Garaudy denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım. Pınar Yayınları tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi. Nuri Aydoğmuş adlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.
    Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

    Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”
    Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

    İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.
    Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.
    Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Meselâ “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

    Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

    Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister. Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?
    Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ Hz. İsa ve Havarileri ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

    Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.
    “Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

    Aslında başka yayınevlerinden çıkan 20. Yüzyıl Biyografisi (Fecr) ve Entegrizm (Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına İslamın Vaadettikleri kitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksa Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum içinde mi onlar da?
    İlk çevirim Yaşayanlara Çağrı tükendikçe basılıyor, İslâm ve İnsanlığın Geleceği de öyle… İnsanlığın Medeniyet Destanı ise 5. baskıya ulaştı. İsrail, Mitler ve Terör kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)
    Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.
    Garaudy İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda askerdi. Fransa’nın Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.
    Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.
    Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.
    Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.
    Oraya Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum Cezayirliler çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.
    Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde Tunus kapıyı araladı. Yakın gelecekte Kuzey Afrika ve hatta Afrika’nın Müslüman ülkeleri bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.
    Cezayir’i Malik Bin Nebi aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.
    Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi ‘yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: ‘İlim Çin’de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!’ diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam… Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?
    Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozart olabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor. Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.
    Zamanla Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

    Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.
    Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derken komünistler kendisini dışlıyor.

    “Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar ondan uzaklaşıyor.
    “Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için Hıristiyan din adamları kendisini aforoz ediyor.

    “Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu Siyonistler kendisine düşman kesiliyor.

    “Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı için bazı Müslümanlar kendisini yapayalnız bırakıyor.
    Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!
    İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.
    Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?
    Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden Eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”ndan, Amerikan Yerlilerinin kutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

    Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.
    “İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

    Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır. Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.
    Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

    Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz. Türk solu onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu. Doğan Avcıoğlu o mütercimlerden biridir.

    Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!
    Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

    İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki TÜYAP Kitap Fuarı ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.
    Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü Müslüman entelektüeller henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar. Suudi yetkililer Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine Faysal Ödülü verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez. İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıylaTürkiye ve Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.
    Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?
    İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası neKapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.
    Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı. Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…
    Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?
    Anneanne tarafından Mağripli olmasına Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.
    Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?
    Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.
    İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.
    Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

    Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

    Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının daMüntakim olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirme Kilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki Papa Nazilerin insanları mahvettiği o Auschwitz kampını gezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

    Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.
    Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

    Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

    Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır. Hikmet veya bir diğer deyişlebilgelik de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden Gazali, İbn Rüşd, Aziz Thomas ve Descartes (Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve  “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

    “Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde Gazali olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”
    İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

    Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

    Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?
    Garaudy, ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür süpermarket olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.
    Şahitlerim adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.
    Efendim, Sartre (Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan Jacques Monod (Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar Simone de Beauvoir (Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

    Garaudy İstanbul’a geldiğinde, IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

    Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof Michel Foucault (Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.
    Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.  Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

    Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

    “Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

    O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü / Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir. Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

    Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim? /Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.
    Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı / À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur.
  • 160 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Adına yakışır bir kitap
    ciddi bir bilinç kazandırdı, keske her Müslüman okusa diyecek türden, altını çizdiğim yerlerden sadece minicik bir kısmı

    “Gerçek şu ki, Yahudilerle aramızdaki savaş tek bir sebepten dolayı başlamıştır.O da hiç kuşkusuz topraklarımızı -bir İslam toprağı olan Filistin’i- işgal etmeleri, bu toprakların öz sahipleri olan halkımızı yurtlarından sürüp çıkarmaları ve yabancı varlıklarını silah zoruyla ve kan dökerek bize dayatmalarıdır.”

    ”Son derece garip olan ‘barış karşılığı toprak’ formulü düşmanın işgalci zorba mantığının bir ürünüdür. Toprak bizim toprağımız;onların değil ki barışları karşılığında lütufta bulunurcasına onu kalkıp bize versinler!”

    ️”İslam dini, Müslümanlara, İslam topraklarını omuz omuza verip savunmalarını vacip kılmış ve bunu da en kutsal cihat örneklerinden saymıştır.Aynı şekilde bu yolda canlarını feda edenlerin de en yüce şehitlik mertebesine nail olacağını müjdelemiştir.Vatan toprağını özgürlüğüne kavuşturana dek düşmanla savaşmak, öncelikle o toprağın asıl sahiplerine farz-ı ayn’dır. Eğer bunlar kendi topraklarını savunamıyorlarsa o zaman bu görev o toprak civarındaki diğer Müslümanların olacaktır.”
  • Ahmet Kuru San Diego Eyalet Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi profesörü.

    Yine, aynı üniversitedeki İslami ve Arap Çalışmaları Merkezi’nin de başkanı. Üretken ve titiz bir akademisyen. Yayınları referans özelliği yüksek çalışmalar. Kitapları uluslarası saygın yayınevlerinde yayınlanıyor. Ahmet Kuru’nun akademik çalışmaları Arabça, Çince, Fransızca, Türkçe de dahil olmak üzere çesitli dillere tercüme edildi.
    Sırada, Cambridge Üniversitesi tarafından basılacak önemli bir kitabı var. Kitabın adı: Islam, Authoritarinism, and Underdevelopment: A Global and Historical Comparison. Ahmet Bey, bu kitabı için, “son beş yılımı tamamen bu projeye vakfettim” diyor. Kitabı henüz yayınlanmadan okuyan biri olarak söyleyebilirim ki hocanın olgunluk dönemi eseri olan sözkonusu kitabında ileri sürdüğü tezlerin geniş kesimlerce tartışılacağına inanıyorum.
    Umalım ki, Ahmet Kuru’ya ait daha nice eserleri okumaya devam ederiz.

    ES: Ahmet Bey, yeni kitabınız hayırlı olsun. Öncelikle, kısaca yeni kitabınızdan, kitabınızın hazırlık evrelerinden ve özellikle sizi bu konuda bir kitap yazmaya sevk eden sebeplerden söz edebilir misiniz?

    AK: Teşekkür ederim. Kitabın başlama hikayesi 1989’a kadar gidiyor. İskenderun, Arsuz’un sıcak bir yaz günü sabahında babam ve annem ile kahvaltı yapıyorduk. Babamın neden moralinin bozuk olduğunu sordum. Annem hatırladığım kadarıyla “dün akşam yemekte ağırladığımız korgeneral ile tartıştırmalarından dolayı olabilir” dedi. Rahmetli babam o yıllarda Turgut Özal’ın liderliğindeki ANAP’ın Hatay il başkanı idi. Siyasetçiler ve bürokratları evimizde ağırlardık. Bir önceki akşam da Hatay’a geçici gelen bir karacı paşa davetlimizdi. Ben yattıktan sonra konu Müslümanların geri kalmasına gelmiş. Paşa, ısrarla Protestan milletlerin ilerlediklerini, Müslümanların ise medeniyete bir katkıları olmadığını savunmuş. Babam ise Müslümanların tarihlerinin ilk dönemlerinde matematikten tıbba kadar değişik alanlara yaptıkları katkıları anlatarak karşı çıkmış.
    Bu tartışmanın etkisi ile babamın kütüphanesindeki Almancadan çeviri Avrupa’da makinelerin gelişimi ve sanayi devriminin köklerine dair Demir Melekler adlı kitabı okudum. Babama gidip, “teknolojide Avrupalıların Müslümanları nasıl geçtiklerini anladım” dedim. Yüzünde şefkatli bir tebessüm belirmiş ve “bunu söyleyebilmen için en az 10-15 kitap daha okuman lazım” demişti. Bu olaydan sonra bu konuda okumaya devam ettim. Zaten bu yüzden de Müslümanların geri kalması konulu, Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment: A Global and Historical Comparison (https://www.cambridge.org/...DDAB72136E0B9FC898EB) başlıklı Ağustos ayında yayınlanacak olan kitabımı babam Uğur Kuru’ya ithaf ettim.
    Akademik hayatımın ilk on yılında karşılaştırmalı laiklik çalıştım. Gerek ilk kitabım olan Pasif ve Dışlayıcı Laiklik: A.B.D., Fransa ve Türkiye’de (https://politicalscience.sdsu.edu/...sif_Laiklik_2011.pdf) gerekse Alfred Stepan ile derlediğimiz Türkiye’de Demokrasi, İslam ve Laiklik’te (https://politicalscience.sdsu.edu/...ede_Laiklik_2013.pdf) Türkiye’nin laik bir devlet yapısı ile Müslüman bir toplumu nasıl demokratik bir zeminde buluşturabileceği sorunu üzerine yoğunlaşmıştım. Son on yılımda ise siyasi ve hukuki değişiklerin ötesinde, daha derin sosyo-kültürel ve dini sorunlar üzerine çalıştım ve eskiden beri kafamda olan “Müslümanlar neden geri kaldı?” sorusunu tarihi ve fikri bir zeminde ele alan yeni kitabıma odaklandım. Özellikle son beş yılımı tamamen bu yeni kitap projesine vakfettim.

    ES: Sık sorulan soruyu bir de size yöneltelim: “What went wrong?” Aslında sizin de zihni arka planınızda varlığını hissettiren temel meselelerden biri bu sanırım.

    AK: Bahsettiğiniz Bernard Lewis’in What Went Wrong? başlıklı kitabı Türkçeye “Nerede Yanlış Yapıldı?” veya “Ters Giden Ne İdi?” şeklinde tercüme edilebilir. Dünyada 190’dan fazla devlet var ve bunun yaklaşık dörtte biri, 49 tanesi, Müslüman çoğunluğa sahip. Müslüman ülkeler otoriterlik ve sosyo-ekonomik geri kalmışlık problemlerini çok derin bir şekilde yaşamaktalar. Batılı ülkeler ile Müslüman ülkeler arasında ciddi bir gelişmişlik uçurumu olduğu bir gerçek. Ama daha da kötüsü, otoriterlik ve sosyo-ekonomik geri kalmışlık konularında Müslüman ülkelerin ortalama seviyeleri dünya ortalamasının bile altında.

    Kısacası Lewis sorduğu soruda haklı: Müslüman dünyada nerede yanlış yapıldığı ve ters giden şeyin ne olduğu sorgulanmalı. Ama Lewis tutarlı bir cevap veremiyor, kitabının genelinde Müslümanların özgürlükten de bireysellikten de uzak olduğu türünden iddialarını somut bilgiler sunmadan tekrar ediyor.
    ES: Müslüman nüfusun ağırlıklı olduğu ülkelerde, Batı’ya ve hatta dünya ortalamasına kıyasla, neden daha derin bir otoriterlik ve geri kalmışlık sorunu var? Müslümanlar çoğunluk itibariyle işlerin kötüye gidişinde Batı sömürgeciliğini sebep gösteriyorlar. Bu yargıda haklılık payı var mı?

    AK: Gerek medyada, gerekse akademide bu konular tartışıldığında iki tez ön plana çıkıyor. Birinci teze göre suçlu İslam dini. Ziya Paşa da bir şiirinde bu tezin Osmanlının son dönemi aydınları arasında yaygınlaştığını yazıyor. Bu tez haklı değil; zira 8. ve 11. asırlar arasında Müslümanlar hem felsefe ve bilim alanında, hem de sosyo-ekonomik kalkınma alanında çok büyük başarılara imza attılar. Eğer İslam’ın gelişme ile ilgili bir temel sorunu olsaydı bu başarılar mümkün olmazdı.

    Diğer tez ise, sizin de dediğiniz gibi, sorunların temelinde Batı sömürgeciliğinin olduğu iddiasıdır. Bu tez de ikna edici değil, zira Batılı ülkeler Müslüman ülkeleri direk veya dolaylı olarak sömürgeleştirmeye büyük oranda 19. yüzyıl ortalarında başladılar. Bu tarihte Müslüman ülkeler zaten bilimsel ve sosyo-ekonomik bir durağanlık içindeydiler. Kısacası Batı sömürgeciliğini geri kalmışlığın ana sebebi yerine bir sonucu olarak görmek mümkün. Sömürgecilik tabii ki Müslüman ülkelerde çok yönlü tahriplere yol açmıştır. Ama sorulması gereken asıl soru Müslümanların nasıl olup da Batı karşısında bu kadar zayıf ve çaresiz bir duruma düştükleridir.

    ES: Kitabınızda, kabul görmüş bu iki teze de eleştirileriniz var; peki sizin alternatif açıklamanız nedir? Müslümanların 8. ile 11. yüzyıllar arasında bilimsel ve sosyo-ekonomik başarılarını ve sonraki dönemlerdeki durağanlıklarını ne ile açıklıyorsunuz?

    AK: Benim açıklamam din, devlet, bilim ve ekonomi gibi alanların birbirleri üzerinde egemenlik kurmaması; her alanın diğerlerinin otonomisini kabullenmesi gerekliliğine dayanıyor. İslam tarihinin ilk döneminde, yani 11. yüzyıl sonuna kadar geçen beş asırlık süreçte, alanlar arasında genel olarak bir ayrışma bulunduğunu dört sınıf arasındaki ilişkilerden anlıyoruz. Dört sınıftan kastım: devlet idarecileri, din alimleri, filozoflar ve tüccarlar.

    İlk dönemdeki din alimleri geneli itibariyle devlet ile aralarına bir mesafe koymuşlardı. Şii alimlerin Emevi ve Abbasi devletlerine muhalefetleri zaten bilinir. Bunun yanı sıra Sünnilerin dört fıkıh mezhebi kurucuları olan Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed bin Hanbel de devlete memur olmayı reddetmiş; dahası bu tutumlarından dolayı devlet zulmüne maruz kalmışlardır. Yapılan bir bilimsel araştırmaya göre 8. asırdan 11. asır ortasına kadarki sürede İslam alimlerinin veya ailelerinin yüzde 72’si ticaret ve zanaatkârlık ile geçiniyorlardı. Devletten maaş alanları yüzde 8’lik bir azınlıktı. Kalan yüzde 20 kadarı ise çok değişik mesleklerde çalışıyorlardı.

    Bu dönemde Müslüman ülkelerde derin bir fikri ve dini çoğulculuk yaşanmaktaydı. Tüccarlar hem İslam alimlerine hem de filozoflara maddi destek sağlıyorlardı. Tüccarların ekonomi ve sosyal hayat üzerinde önemli bir etkileri söz konusu idi. Aynı dönem Batı Avrupa’sında ise hakim sınıflar askeri aristokrasi ve Katolik Kilisesi’nin idaresindeki ruhban sınıfı idi.

    On birinci yüzyıl hem Müslüman ülkelerde hem de Batı Avrupa’da değişimin başladığı dönem oldu. Batı Avrupa ekonominin gelişimi ile tüccar sınıfının yükselişine ve üniversitelerin açılışı ile bir entelektüel sınıfın doğuşuna sahne oldu.

    On birinci yüzyılda Müslüman dünyada ise devlet kurumu, özellikle Gazneli ve Selçuklu örneklerinde, eskiye oranla çok daha askeri bir nitelik kazandı. Bu askeri devletler siyaseti, ekonomiyi ve dahası dini yeniden dizayn etmeye yöneldiler. Toprakların askeri memurlara dağıtımını sağlayan ikta sistemi özel toprak sahiplerini ve tüccarları zayıflattı. İdareciler Nizamiye adı verilen medreseler kurarak, din alimlerini devlet memuruna dönüştürecek süreci başlattılar. Bu yeni düzende ulema ile devlet adamları arasında bir ittifak kuruldu. Bu ittifak tüccarlar sınıfını zayıflattı ve filozoflar sınıfını (uzun vadede) yok etti.

    Tarihi süreçte değişimler yaşansa bile genel itibariyle ulema-devlet ittifakının ana temellerinin sağlamlığı ile tüccar sınıfı ve entelektüellerin zayıflığı Müslüman ülkelerde günümüze kadar devam etti.

    ES: On birinci yüzyıldan sonra İslam dünyasında bilim ve felsefe üretiminde bir gerilemeden söz ediyorsunuz. Bu gerilemeyi salt Gazali’ye ya da Haçlı/Moğol istilalarına bağlayabilir miyiz?

    AK: Gazali bugün anladığımız şekliyle İslam dininin oluşumuna etkisi büyük olan bir dehadır. Ama onun etkisi bile tek başına bilim ve felsefedeki gerilemeyi açıklamaya yetmez. Son tahlilde Gazali’nin etkisi ulema-devlet ittifakının bir sonucu olarak görülebilir. Gazali’nin fikirleri kısaca özetlediğim sınıfsal dinamiklere ve güç ilişkilerine uygun düşmesinin de etkisiyle yaygınlaşmıştır.
    Haçlı/Moğol istilaları da önemli faktörlerdir ama bu işgallerden sonra Müslümanlar jeopolitik olarak toparlanmış, hatta daha iyi bir konuma yükselmişlerdir. Moğol idarecilerinin (Çin dışındaki yerlerde) Müslüman olması sayesinde Müslüman toprakların sınırları daha da genişlemiştir.

    Akabinde, 1500 ile 1700 yılları arasında, Müslümanlar üç önemli imparatorluk kurmuşlardır. Osmanlı, Safevi ve Babür imparatorlukları askeri güç bakımından kendilerinden önceki Müslüman devletleri geçmişler, ama felsefi ve bilimsel üretim açısından kendilerinden önceki Müslümanların da kendi çağdaşları Batı Avrupalıların da gerisinde kalmışlardır.

    ES: Türk toplumu, genel olarak Osmanlı tarihini ceddimizin şanlı günleri olarak görüyor ve geçmişe yönelik bir özlem besliyor. Bildiğiniz gibi bizdeki tarih kitaplarında 15.-17. yüzyıllar parlak bir devir olarak anlatılırken siz daha farklı bir tablo çiziyorsunuz. Tezinizi destekleyecek birkaç somut örnek verebilir misiniz?

    AK: Osmanlılar bilim ve felsefe konusunda önemli bir başarı ortaya koyamamışlardır. Astronomi konusunda Fatih döneminde Orta Asya’dan Ali Kuşçu’nun gelmesi ile bir canlılık olmuşsa da 1580’de Takiyuddin rasathanesi şeyhülislamın isteği, padişahin onayı ve donanmanın bombalaması sonucunda yıkılmıştır. Bu tarihten Tanzimat’a kadar Osmanlı’da bilimsel çalışmalar, Katip Çelebi’nin bazı tercümeleri dışında, yok denecek kadar azdır.

    ES: Katip Çelebi’nin (1609-1657) telif eserleri de var.

    AK: Var tabii ama onların bilimsel gelişim ve yeniliğe katkısı son derece sınırlıdır. Katip Çelebi’nin önemli eserlerini kitabımı yazarken inceleme fırsatı buldum: Keşfü’z Zünun (kendi dönemine kadar geneli Arapça ve bazıları Farsça ve Türkçe dillerinde yazılmış 15.000 kadar eserin ansiklopedik bibliyografyası), Düsturu’l-Amel (Osmanlı devletinin bütçe açığı ve benzeri bürokratik sorunlarına dair risalesi), Tuhfetü‘l-Kibar (Osmanlı deniz savaşlarına dair yazdığı tarih) ve Mizanü’l-Hakk (Kadızadeler ile Sufiler arasındaki tartışmada orta yolu bulabilme adına yazdığı kitap). Bu eserler Osmanlı tarihinde ortaya konan en önemli fikri katkılardandır. Ama Batı Avrupa’da o dönemde ortaya konulan eserler ile rekabet etmeleri söz konusu değildir.

    Katip Çelebi’den bir asır önce Kopernik güneşin dünya etrafında değil, dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini ortaya atmıştı. Batı Avrupa gerek astronomide gerekse coğrafyada önemli ilerlemeler katetmekteydi. Müslümanlar bu gelişmelerden kopmuş durumdaydılar. Katip Çelebi hem Cihannüma adlı eserinde Batı Avrupa’daki gelişmelerden bahsetmiş, hem de bir mütercimle beraber Latince’den bir coğrafya kitabı tercüme ederek Müslümanların Batı Avrupa’daki gelişmeleri takip etmesi adına öncü bir rol oynamıştır. Kendisini takdir etmek için yaptığı tercümelerden bahsetmek istemiştim.

    ES: Felsefe’de durum ne idi? Fatih devri Sahn-ı Seman medreselerinde felsefe derslerinin verildiğini biliyoruz.

    AK: Katip Celebi Keşfü’z Zünun ve Mizanü’l-Hakk adlı eserlerinde Fatih dönemi medreselerinde felsefe okutulmasından övgü ile bahsediyor; ama hemen ardından da bu durumun bir asır kadar devam edebildiğini, on altıncı yüzyıl sonunda bu derslerin bir kısım ulema tarafından yasaklandığını ve Osmanlı fikir hayatının durağanlaştığını da vurguluyor. Zaten kendisi de medrese eğitimi almamıştı, ulemadan değildi. Fikri canlılığını buna borçlu olduğunu iddia edenler vardır.

    Fatih döneminde felse konusunda bilinen bir eser Hocazade’nin Gazali’nin felsefecileri eleştirdiği Tehafüt adlı eseri hakkında yazdığı kitaptır. Bu kitap yanlış bir şekilde Gazali ile İbn Rüşt’ün karşılaştırması zannedilir. Halbuki Hocazade İbn Rüşt’e atıf bile yapmamıştır; ihtimal İbn Rüşt’ün Gazali’ye yazdığı reddiyeden haberi bile olmamıştır.

    Osmanlı’da felsefe deyince en çok akla gelen bir diğer örnek on altıncı asırda Kınalızade’nin Türkçe kaleme aldığı Ahlak-i Alai adlı ahlak kitabıdır. Bu kitap Davvani’nin on beşinci asırda Farsça yazdığı Ahlak-i Celali adlı esere dayanmaktadır ama Davvani’nin kitabına göre felsefi derinliği az olan, dini şiirler ve nasihatlerle bezenmiş bir kitaptır. Aslında Davvani’nin eseri de orijinal olmayıp, Tusi’nin on üçüncü asırda Farsça yazdığı Ahlak-i Nasıri’nin felsefi yönü azaltılıp, dini yönü artırılmış bir adaptasyonudur. Kısacası Tusi, Davvani ve Kınalızade örnekleri incelendiğinde on üçüncü asırdan on altıncı asra uzanan çizgide Osmanlılar özelinde, Müslümanlar genelinde felsefi düşüncenin nasıl zayıflama yaşadığı görülmektedir.

    Zaten Osmanlıların matbaayı almada yaklaşık üç asır gecikmesi de entelektüel hayatlarındaki durağanlığın bir göstergesidir.

    ES: Osmanlı düşünce tarihini biraz da şiirde aramak lazım. Osmanlı, şiirle, şiirin imkanlarıyla pekala bir felsefe yapıyor. Osmanlı şairi binlerce Divanla bir dünya görüşü sunuyor. Mesela şair Nabi Efendi. Hikemi şiirin üstatlarındandır. Düşünce tarihçilerimiz sanki burayı biraz ihmal ediyor. Ne dersiniz?

    AK: Felsefeden ne anladığınıza bağlı. Araştırmam Müslümanların bugünkü otoriterlik ve sosyo-ekonomik geri kalmışlık sorunlarının kökenlerini 11. yüzyıl sonrasında felsefe ve bilimdeki durağanlıklarında arıyor. Bu durağanlıktan dolayı siyasi ve ekonomik felsefe Müslüman ülkelerde gelişmedi. Müslümanlar güçler ayrılığı, muhalefet, temsiliyet, yöneticilerin hesap vermesi, mülkiyet hakkı, vergi oranlarını belirlemede katılımcılık gibi siyasete ve ekonomiye dair kavramları, teorileri geliştiremediler. Bu kavram ve teorileri geliştiren İbn Rüşt ve İbn Haldun gibi nadide şahsiyetlerin kitaplarını da ya yaktılar ya da unuttular. Bahsettiğiniz Osmanlı şairlerinin bu siyasi ve iktisadi konularda bir katkısı olduğunu sanmıyorum.

    Türkiye ve Mısır gibi ülkelerde bugün muhafazakar kitleler neden tek adam rejimine veya devletin özel mülkiyete el koymasına yeterince tepki göstermiyorlar? Neden bu kitleler toplumsal sözleşme önemlidir, özel mülkiyete dokunulamaz, demiyorlar? Çünkü bu konularda yüzyıllar boyunca siyasi ve iktisadi felsefe üretememiş bir entelektüel geçmişe sahipler. Osmanlı İmparatorluğu’nda ne bir Jean-Jacques Rousseau yetişti, ne de bir Adam Smith. Sonuç ortada.

    Siyasi ve iktisadi düşüncenin ötesinde astronomi, tıp, mühendislik gibi bilim dallarında Osmanlı’nın Batı Avrupa’ya oranla geri kalmışlığı zaten çok net bir durumdur.

    ES: Kitabınızda 19. yüzyılda İslam dünyasının bir yenilenme çabası içine girdiğini ve örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda ulemanın eğitim üzerindeki tekelini kaybettiğini anlatıyorsunuz. Ulemanın etkisinin azalmış olmasına rağmen reform hareketlerinin başarılı olamaması kitabınızda öne sürdüğünüz temel tezlerle çelişmiyor mu?

    AK: Çelişmediğini, aksine tezimi güçlendirdiğini düşünüyorum. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Müslüman ülkelerde reform yapmaya çalışan devlet adamları sorunların temelinde entelektüel ve burjuva sınıflarının zayıflatılmış olmasının yattığını göremediler. Reformist devlet adamlarının çoğu askeri bir kökenden geldikleri için entelektüellerin ve burjuvazinin önemini kavramaları sınıfsal açıdan kolay değildi. Türkiye, İran, Mısır, Tunus gibi ülkelerdeki modernist hareketlerin temel sorunu tepeden inme otoriter politikalar ile ülkelerini Batı seviyesine çıkarabileceklerini sanmaları idi.

    Halbuki sorunların temeli sadece ulemanın etkili olması değil, bunun ötesinde entelektüel ve burjuva sınıflarının zayıflığı idi. Devlet idarecilerinden bağımsız fikir üretebilen yaratıcı bir entelektüel sınıfı olmadan ve yine idarecilerden bağımsız serbest teşebbüste bulunan üretici bir burjuva sınıfı olmadan, sadece ulemayı zayıflatıp yerine bürokratları güçlendirmek ile Müslümanların sorunlarını çözmek mümkün değildir. Bu açıdan bakınca da modernist projeler Müslümanların entelektüel ve sosyo-ekonomik sorunlarını çözememişlerdir.

    ES: Kitabın tarihi devamlılık iddiası ve din-devlet ayrımını şart koşan tezi Müslümanların sorunlarının çözülmesinin artık mümkün olmadığı şeklinde pesimist bir yaklaşım mı ortaya koyuyor? Gerek Türkiye’de gerekse diğer Müslüman ülkelerde otoriterlik ve geri kalmışlık sorunlarının çözümü adına kitabın önerisi var mı?

    AK: Sosyal bilimlerde tarihi devamlılık değişimin zor ama mümkün olduğunu iddia eden bir bakış açısıdır. Müslümanların sorunlardaki tarihi devamlılık gerekli şartlar oluştuğunda ve aktörler doğru tercihleri yaptıklarında sona erebilir. Ama aynı tercihleri tekrarlayıp durursanız aynı sorunlar da varlıklarını sürdürürler.

    Dünyada şu anki Müslümanların genelinin zihniyeti ve pratiği din-devlet ayrımına ters. Sadece İslamcılar değil nerdeyse tüm tarikat ve cemaatler din ve devletin iç içe olmaları gerektiğini açıkça veya gizlice savunuyorlar. Kitabım bu zihniyet ve pratiğin İslam’ın ana mesajı ve ilk beş asırdaki tecrübesine dayanmadığını, aksine bu tecrübeye zıt olduğunu ortaya koymaya çalışıyor. Günümüzdeki ulema-devlet ittifakı ve daha geniş manasıyla din-devlet beraberliği düşüncesi on birinci asırda ortaya çıkmış olan bir model ve anlayış. Kitaba göre Müslümanlar devlet adamları ve din adamları sınıflarını ayırmak isterlerse bu konuda tarihlerinin ilk döneminden fazlasıyla referans bulmaları mümkün.

    Türkiye’de şu anki gidişat din, devlet, bilim ve ekonomi dahil olmak üzere tüm alanların birbiri içine girmesi şeklinde özetlenebilir. Bu durumun devam etmesi her alanda çöküşü netice verecektir. Gerek Türkiye özelinde gerekse dünya çapında Müslümanlar sorunlarını çözmek istiyorlarsa, alanları ayırmalı, özellikle de entelektüel sınıfın yaratıcı fikirlerini ortaya koyabilmelerine ve burjuva sınıfın serbest teşebbüsle üretim yapmasına destek vermelidirler.