• 296 syf.
    ·15 günde·6/10
    Kitabın dili ve anlatımı çok akıcıydı, olaylar sıkmadan ve çok ayrıntıya girmeden hızla aktı geçti ama belki de gereğinden fazla hızlı aktı.
    Kitabın ortasından itibaren sonu tahmin edilebilir bir hal alıyordu ve bu noktadan sonra insan ister istemez bir ruh çözümlemesi beklentisine giriyor. Olayların karakterler üzerinde etkisi, karakterlerin birbirleriyle olan iletişimleri, ilişkileri ve bunlardaki değişimler... Bunlar bence yeterince derin değildi. Karakterlerin göz göre göre yıkılan dünyasındaki fırtınanın anlatımı da daha gerçekçi olabilirdi. Bu bakımdan karakterleri donuk buldum. Okurken gerçek insanlardan çok birer kitap karakteri oldukları seziliyor. Kitabın belki de en büyük eksikliği buydu, karakterlerin ve iç dünyalarının yeterince derin aktarılamaması maalesef. Tabii bu okuyucudan okuyucuya değişir ama benim beklentim çok daha derin ruh incelemeleri yönündeydi. Çünkü konu derindi, olaylar derin ve karmaşıktı, bütün bunlar karşısında karakterlerin hisleri ve düşünceleri bana bayağı ve yavan geldi açıkçası. Düşündükleri ve hisleri gerçekliğe uygun şekilde kurgulanmış ama karakterlerin kişilikleri içinde bu yeterince içselleşmemiş gibiydi. Yazar bunu okuyucunun kafasında bilerek mi öyle boşluk olarak bırakmak istedi yoksa farkında olmadan mı olayı yüzeysel tuttu emin değilim ama anlatılanlar çok çok daha farklı ve karakterlere özgün bir halde söylenebilirdi.
    Bu noktası eksik olsa da, yine de başarılı denecek bir eser olmuş. Yazarın üslubu, kitabı, her ne kadar duygular ve düşünce anlatımları sığ olsa da ilgi çekici kılıyor. Sizi sıkan bir dili yok ama ben hızlı yazılmış bir eser olduğunu düşünüyorum. Sanki kaleminin acelesine gelmiş gibi yazılmış. Üzerinde düşünülse, yeterince kafasında demlense harikulade bir eser ortaya çıkarabilecek bir yazar Sabahattin Ali. Ama nedeni bilinmez, kısa ve öz bir eser yazmış. Belki de kendi böyle olmasını istedi ve okuyucunun kafasında karakterleriyle kendiyle özdeşleştirmesini sağlamaktı niyeti ama bunun için de biraz daha kişiliği açmak gerekiyordu.
    Düşünce ve konu kısmına gelirsek bence kitabın asıl odak noktası yazarın düşünceleriydi. Karakterler üzerinde yeterince çalışılmasa da, nefis ve insanın kötülüğe yatkınlığı gibi konuların yazarın kafasında yıllarca demlenmiş olduğu çok belli. Karakterlerin sığ dünyalarını biraz da bu felsefi düşüncelerin derinliği ve insan doğasına dair gözlemler dengeliyor. Okurken yazarın da asıl amacının bu düşüncelerini, yılların felsefi ve düşünsel birikimini düzenli bir şekilde vermek olduğunu sezdim. Büyük ihtimalle karakterleri de bunun için bir araç olarak görmek istedi ama konu kitabın içine girdikçe karakterlere kayıyor ve bu noktada özellikle sonlarına doğru okuyucular olarak insan ruhunun genel durumunun incelenmesinden çok Ömer’in neler hissettiğini, Macide’nin içinde neler duyduğunu merak ediyor oluyoruz. Burada asıl vermek istediği felsefi düşünceleri de olsa, sanki karakterlerin gölgesi ardında düşünceleri ezilmiş gibi hissettim. Düşüncelerini anlatmaya ortalarına doğru o kadar odaklanmış bir halde gibi geldi ki bana, karakterler çoktan kontrolünden çıkmış kendi kafalarına at koşturuyor gibiydiler. Yine de insan ruhuna büyük bir merak duymadan insan nefsi hakkında basit ama derin, yazarın kafasında karmaşık bir haldeyken kağıda anlaşılır olarak dökülmüş olan bu derin düşüncelere ilgi duyan, felsefeyi seven ama ağır felsefi kitaplarından sıkılan, aşırı duygusallığı ve edebiyattaki ağır tesadüfleri de bayağı bulan okurlar için adeta biçilmiş kaftan bence. Yazarın ellerine sağlık, iyi okumalar dilerim
  • 96 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Marquez’in son romanı "Benim Hüzünlü Orospularım" 2004 yılında yayımlandı,ancak yayımlanmadan önce bir sorun yaşandı. Kitap daha matbaadayken, korsan kitapçıların eline geçti ve onlar tarafından piyasaya sürüldü. Dünyaca ünlü nobel ödüllü yazarın kitabı, okurlar tarafından uzun süredir bekleniyordu, bu yüzden büyük ilgi gördü. Korsanlara kızan Marquez, basımı durdurdu.Kitabının son bölümünü yeniden yazarak bazı değişiklikler yaptı ve yeni haliyle yayımladı. “soru”, işte bu noktada ortaya çıktı.

    Asıl kitap hangisiydi? Marquez’in bir yazar olarak hayalinde kurduğu ve cisimlendirdiği, ama şimdi korsanların elinde olan ilk hali mi? eğer öyleyse, hakikat artık korsanların elindeydi.

    Marquez ise şöyle diyordu: “kitabı yaratan benim,onu değiştirme hakkım ve kudretim vardır. Gerçek olan, son anda değiştirerek yayımladığım kitaptır. Diğeri artık hükmünü yitirmiştir.”

    Korsanlar, hakikati hakikatin sahibine karşı savunuyorlardı: “her eser bir ütopyadır, diyorlardı. Önce yazarın zihninde var olur ve yazıyla cisimlenir. Bu haliyle gerçekleşmiş olan ütopya, yani kitap artık yazarın elinden çıkarak yayımlanır. Yayımlama işinin matbaa aşamasında korsanlar veya yayınevi tarafından yapılmış olması arasında artık bir fark yoktur. Biz aldık ve piyasaya çıkardık. Yazar, asıl kitabı değiştirerek ütopyaya müdahale etmeye çalıştı, ama bu durum, işin esasını değiştirmez. Hakikat bizim elimize geçmiştir.”

    Marquez’in kitabı, kendisinin değiştirdiği son haliyle türkçeye tercüme edildi. Bundan dolayı soru bizim için de geçerlidir: yazarın hayal ettiği şekilde bitirdiği kitabın ilk hali, korsanların elinde.Korsanlara kızan yazar, kendi hayaline müdahale ederek kitabında değişiklik yaptığı için, biz şimdi bu değişik halini okuyoruz. Biz yazarın ‘asıl’ kitabını mı okuyoruz türkçede?

    Bize hakikati sunarak iyilik yaptıklarını iddia eden korsanlara karşı yazar, hakikate müdahalenin kötülük olduğunu söyler. Varlığın ortaya çıkışını, ilk töze müdahale ile açıklayan eski zaman alimleri gibi düşünür: yani “zamanın” en başında, sadece ışık vardı ve her şey bütündü. Sonra kötülük ortaya çıkarak bu bütünlüğü bozdu. Işık parçalandığı için, madde ve karanlık hükümran oldu. Eğer bu kötülük olmasaydı, ne karanlık ne de madde oluşmayacak, kötülük de kendisine yer bulamayacaktı. Her şey, tek ve bütün olarak sonsuz bir ışıkta kalacaktı...

    İçeriğe gelince...

    Öncelikle böylesine bir ilişki üzerinden saf aşkın anlatılmasının hiçbir kültürde karşılığı yok lakin tabuları bir kenara bırakıp işin edebi yönüne eğildiğimizde de bu temanın işlenişinden tatminkâr sonuçlara ulaşmak pek mümkün değil. Hayatı boyunca para karşılığı ilişkiye girmiş bir adamın doksanıncı yaş gününde kendisine ayarladığı on dört yaşındaki bir kız ve daha sonra bu kıza beslediği duyguların aslında cinsellikten çok uzak olmasıyla başlayan bir aşk serüveni. Neticede aşk dediğimiz hissiyatlar bütününün sevişmekten ibaret olmadığınını, kimi zaman dokunmaya kıyamayacağımız insanlara karşı beslediğimiz duygulardan oluştuğunu ve bu durumun sosyal statü-yaş-maddiyat ayrımı olmadan gerçekleştiğini bize anlatmaya çalışan bir eser. Böyle bakınca ne güzel!

    Oysa yazarın bu kıza çırılçıplak yatakta uzanırken aşık olması, onun vücut hatlarına hayran kalması, el değmemiş bir bakire olması sebebiyle onu kendine ait hissetmesi, kızın maddi imkansızlıklar sebebiyle bu adamla yatmaya gelmesi ve belki de bu imkansızlıklar yüzünden sığınacak bir limanı aşk diye adlandırılması vs. bu çelişkiler listesi uzar gider. Velhasıl eser, vermek istediği mesaj ve olay örgüsü arasındaki tutarsızlıklarla bir biriyle çelişen çok detay barındırıyor.

    Aşk, seksten ibaret değil ama içerisinde seks olmayan her şey de aşk değil!" diyerek eserin önermesini bertaraf edebilir ve son sayfasını kapak niyetine kapatıp rafa kaldırabilirsiniz.
  • 332 syf.
    ·Beğendi
    Yakın zamanda Nermin Bezmen'in Sır kitabını hediye olduğu için okumuştum. Yorumumda iki olumsuz noktadan bahsetmiştim ama genel olarak okunabilir bir kitap diye tavsiye etmiştim. Sırf devam kitabı olduğu için ikinci kitabıda okudum çünkü yarım bırakmayı sevmem.

    İyi ki okumuşum.
    Adeta serüvene kapıldım gittim. İşim gücüm olmasa bir günde okurdum.

    Birinci kitapta çok fazla cinsel içerik ve bana fazla gelen tasvirleri vardı bunu belirtmiştim. İkinci kitapta yazar adeta yorumları dikkate almış ve her şeyi dozunda ayarlamış. Böylelikle kurgu muhteşemliği ile ortaya çıkmış.

    Anlatım zaten güzel, tarihsel olay akışları ve dönemin şartları doğru verilmiş. Kurgu da gerçek bir yaratıcılık var ve bu da okuru maceranın içine alıyor.

    Aşk, tutku, sadakat, hayat, dostluk her şey var kurguda ve çok insani gerçekliklerle ortaya konulmuş.

    Karakter babaanne Hüma, torununa bıraktığı günlük ile torunu Hüma'yı büyüleyici bir serüvene sürüklüyor.
    Biz okurlar Hüma ile günlüğü okuyor ve zaman zaman kızıyor, yargılıyor, asla yapılmaz diyoruz, zaman zaman da neden yaptığını kadınsal iç güdülerle anlıyor onaylamasak bile hak veriyoruz. ️

    Duygularına kapılıyor yer yer ağlamak Hüma ile yas tutmak istiyor insan.

    Ve kitabın sonunda hep birlikte büyük bir ders alıyoruz babaanne Hüma'dan.

    Kitap hakkında konuşmak istediğim çok şey var çok etkilendim ve sorguladım. Umarım birileri okursa üzerine konuşabiliriz.

    SIR kitabını "denk gelirseniz okuyun" demişim şimdi kesin okuyun diyorum çünkü ikinci kitap için çok iyi hazırlıyor okuru. Açıkçası birinci kitap gerçekten sır, ikinci kitap ise bu sırrın açığa çıkmış hali.

    Not: Sır kitabını okuyup vazgeçmeyin esas olay Auroranın İncileri kitabında.
    Keşke tek kitap olsaymış dedim.

    Aurora'nın İncileri kitabını muhakkak okuyun derim.
  • Bu dünyadaki insanların çoğu romanın gerçek değerini anlamaz. Fakat dünyanın akışının dışında kalmak da istemezler. O yüzden de, ödül alıp gündeme gelen kitaplar olduğunda satın alıp okurlar.
  • 592 syf.
    ·1/10
    Merhaba :) Yazarın Kitaplarini genel de tavsiye etmiyorum filozof nazarımda açıkçası o konudaki yazılarında iyi ama Islami eserlerle bütünlestirmiyorum yazdıklarının çoğu bu konuda genel de sakıncalı bunu bu eserinde anlatayim.

    Ha uyanıksanız okuyun yok popi guzel twitter sözleriyle okuyacaksanız ve onu pohpohlayan İslamoglu ve destekci zihniyetleriyle yine sonuç farkli gelir önünüze zira yanlışı kitapta görsenizde sallamasınız dikkat etmezsiniz .Çünkü kafanizdaki olumlu önyargılar yerine objektif bir bakış açısı koymanız gerekli.Kitabi yanlış bulmak kusur aramak için açmadım ama yanlışlar doğruları örtüyor.Doğrular da kendi kafasına göre mezhebine göre yorumlamış zaten yazar üzüldüğüm o oldu.Hani arastirmasak gelişigüzel okusak hiç farketmeyiz belki..Neyse.

    Bu kitapla ilgili maceram sahafta görüp aldim bide kiremit gibi :)Cidden güzelce oturup adamakilli okuyacam dedim kızım sen okursun hadi diye diye kendimi galeyana getirip başladım bide objektif okuyacam önyargı yasak kendime söz verdim. Velhasıl öyle başladık üstünde uyuduğum çok oldu bu eserin başim da hep zonkladı okurken kendime ödüller sunduğum oldu sabirlar çekip dualar ettigim kısımlar vs gemileri karadan yürütüp bitirdik en sonda cidden objektif olmaya çalıştım..Neyse anı defterine dönmesin buralar (:

    Şimdi inceleme yorum Manas destanı olabilir kızmayın benim tarzım böyle uzun lafın kısası yok uzunu var efendim istemeyen okumayarak kaybetsin banane :)

    Baktığımizda Alimlerin vaz ettiği menhecten yoksun olmayı tercih eden ya da isteyenler için hakikati arama yolunda bir vadiden diğerine savrulan günümüz gençliğinin bir sığınağı haline geldi Ali Şeriatî artık ya da entellektuel olma kaygısı olabilir. Meşhur deyimle “İslamcı gençliğin” takip odağı haline gelmiş Şeriati, dünden bugüne sorgulanamaz, ölçüye vurulamaz bir tabu olma yolunda da ilerliyor hızlı bir şekilde. İslamîleşme adı altında, gün geçtikçe alternatif gibi duran bir İslam modeline doğru hızla ilerleyen topluma dönüp bir baktığınızda sormadan edemiyorsunuz tabi haliyle: Nedir bu Ali Şeriatî ve ne ihtiyacımız var bu şahsa dini anlamak yolunda?”: Ali Şeriati gibi birazdan serdedeceğim üzere bazıları îmânî esaslarla ilgili olan problemli görüş sahiplerini her şeye rağmen okumamız gerektiğini savunanlar “iyisini alırız, kötüsünü ayıklarız” tarzında yaklaşabiliyorlar meseleye. Başlangıçta gayet masummuş gibi görünen bu tarz iddia ve söylemler belli noktalarda felakete sürüklüyor bizleri. Zira baktığımızda ekseriyetiyle ilmî bir alt yapıya sahip olmayan insanımızın eline bu gibi şahısların eserleri verildiğinde ortaya kötülüğün iyilik ve iyiliğin kötülük olarak algılanması gibi bir hengame çıkıveriyor.

    Bu, varacağı nokta itibarıyla garipsenecek bir durum da değil aslında. Siz doğru ve yanlışı ayırt edecek usulü, ölçüleri ve alt yapıyı vermediğiniz bir insana bu kavramları tarif etmesini, aralarını ayırt etmesini söylediğinizde o bunları sadece kendi aklının yettiğince yapmaya çalışacak. Böylece de ortaya birine göre gayet doğru ve normal olan bir sözün veya fiilin diğerine göre yanlış ve anormal olması gibi çelişik bir durum çıkacak.

    Bu durum tehlikeli olmakla birlikte bundan daha tehlikelisi de var efendim: Doğru ve yanlışın görecelileştiği bir toplumda hakikaten doğru olanın da kabul görmemesi. Bugün yaşadığımız hal de bu maalesef. Ali Şeriatî gibilerinin okunmasını savunan bazı kardeşlerimiz, düştüğü vartaları anlayabilirler umarım okurlar tek istediğim bu doğruyu söylemek ve görmek.

    KİTAP İNCELEMESİ

    Objektif söylüyorum Kitaba ilk baktığımda kapağı ve ismi beni rahatsız etti.Yani Ben bilhassa kim olursa olsun Muhammed kimdir?Gibisinden bir cümlenin kurulmasını doğru bulmuyorum bulmamalıyız da zira
    Ulema siyer ve meğazi kitaplarını yazarken böyle bir başlık değil atmak peygamberin sav ismini dahi yazmaktan çekinirdi.Benim buraya örnek olarak yazmama gerek yok.Oldukca saygısızca ne bir salavat-ı şerife mevcut ne Sahabelere(R.anhum) Ehli beyte dua mevcut kitapta.
    Ömer geldi ,Muhammed gitti ,Aişe konuştu......Ben okurken yaw ne okuyorum diye tekrar baktım masal kitabı mi bu? Masal karakteri felan mi bunlar ?Tövbe Ya Rabbimmm..Saygısızca ve edebe karşı bu durum kim ne derse desin ben peygamberimin sav adı anilinca normal basit biriymiş gibi konuşulmasına yazılmasına karşıyım.Evet bir insandı ama neticede peygamberdi ve bu tür ifadeler doğru değil.

    **Kitap efendimizin hayatından bahsediyor ama nasıl bir hayat?
    _Daha çok Şeriatının baskın olduğu peygamberi kendi kafasına göre yorumladığı Yine fanatık Şiiligini konuşturduğu sahabeyi tekfir edip farklı ithamda bulunduğu ehli beyte yakistirliamayan ifadelerin kullanıldığı bir eser diye özetleyebilirim alıntılarla daha iyi anlaşılır sanırım.Kitabının ön sözünde niyetinin “Bir Müslüman olarak değil tarafsız bir insan olarak Muhammed’in görüntüsünü sergielemek” olduğunu söyleyen İranlı düşünür Ali Şeriati’'nın bu sözüyle çok fazla çeliştiğini gördüm eserinde.Tarafsiz diyor ama Şiilik devrimi mesleki deformasyonunu iyi konuşturmuş açıkçası

    ***Allah Resulü’nü susmakla bir nevi hakkı saklamakla itham ediyor, yetmiyor birde akıl veriyor, oda yetmiyor, Hazreti Ali’nin başına gelenleri Hazreti Resûlullah’a attığı “suskunluk” iftirasına bağlıyor. Şeriati şoyle diyor kitapta;

    “Peygamber’in sorumluluğu çok kritik ve önemlidir. Ümmetin liderliğine en kabiliyetli ve büyük bir şahsiyet olan Ali’nin Peygamber tarafından ilan edilmesi, bedevî toplumun ve Arab kabilelerinin birliği ve genç ümmetin varlığının bekâsı için zaruri olan vahdetin bozulmasına sebeb olacaktır. Öte yandan Muhammed, Ali konusunda susarsa, acaba bir hakikati bir maslahat için feda etmiş olmaz mı? Ali’nin siyasî yalnızlığının, Muhammed’in yolundaki sertlik ve tavizsizliğinden başka bir sebebi mi var? Onun her taifeyi acılara boğan ünlü kılıç darbeleri, Muhammed’in emri ve Allah’ın rızasından başka bir şey için mi indirilmiştir? Ali’ye karşı beslenen kinler, Peygamber’in birkaç gün önce Mekke’de dediği gibi, ‘Allah’ın zatı ve Allah yolundaki sertlik’ten. Başka bir şeyi mi gösteriyor?

    Muhammed’in Ali hakkındaki suskunluğu, Ali’yi tarihte savunmasız hale getirecektir. Toplumun siyasî şartları, toplumsal yapısı, kabilelerin sınıfsal yapısı, çıkar çevrelerinin teşkilâtlanmış olması, şübhesiz Ali’nin mahrum bırakılmasını sağlayacağı gibi, onun İslâm’daki çehresini ters yüz edip değiştirecektir. Nitekim öyle de oldu.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147)

    (Bu konuyla ilgili makale yazmıştım ya keşke burda paylaşabilsem bu olaya ornek olarak KIRTAS HADISESI olur. Şiilerin kendi uydurmalarının olduğu peygamberimiz sav vefat etmeden gerçekleşmiş bir olay bir nevi haşa adaletsiz ve haksızlık yaptıgini öne sürüp suskun oldugunu iddia etmeleri Ömer r.anh ve diğer sahabelerin tekfir edildiği bir hadise
    bkz= (Kırtas/ kagit kalem hadisesi)

    Devam ediyorum aynı eserin diğer sayfalarında:

    “Abdullah’ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, ne bilim, ne okul eğitimi, ne sanatçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. Onda yalnızca koyu bir vicdandır.” 
    (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.473) 

    “Özetle, onda vicdan akıldan daha güçlüdür. Beyni ümmî bir Arab erkeğinin beyni kadar basittir.”
     (A. Şeriati, Muhammed Kimdir, s.474)

    Şimdi burada yorum yapmak bile abesle iştigal açıkçası . Allah’ın “Habibim” dediği zata bu kelimeleri kullanan ve bu kelimeleri kullanan zata muhabbet eden her kim varsa Allah onlara adalet etsin yani zira ne kalbim kaldırdı kabul etmeye ne aklım ! 

    devam ediyorum yazmaya:

    “Muhammed şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının evinde sıkıntı çeken yoksul genç şimdi Mekke’nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş emburjuvaze olmuştur.” 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.147) 
    (Yani Şeriati, Allah Resûlü’ne “burjuvalaşmış” diyerek hakaret ediyor birnevi bana öyle geldi.)

    Adam sosyalist olunca, dil ve diyalektik de ona göre, Peygamberi ifade de ona göre. Emburjuvaze sosyalist literatürde şöyle geçiyor ;

     “İşçi sınıflarının sanayileşme süreci içinde faydalandıkları sosyal siyasetin tedbirleri ile yukarı doğru içtimaî hareketliliğe ve orta sınıflaşmaya, orta sınıfların hayat tarzına kavuşmaları.”

    Ve son bir tane… Allah Resulü’ne “Arab padişahı” demekle kalmıyor, Efendimizin hanımlarına, annelerimize de hakaretvarı ifadeler geçiyor yine öyle gördüm :

    “Peygamber hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının karılarının görkemli saraylarda yaşayıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arab padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. 
    (A.Şeriati, Muhammed Kimdir, s.508)

    Benim dikkatimi çok çeken bir alıntıyla devam ediyorum;

    "İslam, tek kelimeyle, dünyanın çok boyutlu olan tek dinidir. Topluma uyguladığı güç tek yönlü değil, çok boyutludur. Hem de birbirine karşıt olan boyutlar. Bireyin ve toplumun duygu ve düşüncesine değişik ve hatta birbirine zıt yönlerde uygulandığı için doğal olarak topluma bu güçlerin geleceği üzerinde daima dengeli bir yön kazandırır. Bunun sonucu olarak saptırıcı bir güce dönüşmesi ve toplumun doğru yönden sapması imkansız hale gelir. Böyle bir ilkeyi nasıl keşfettim? Her dinin tanınması, izlenmesi için gereken yolu takip ettim. Yani Allah, Kur’an, Muhammed, özel olarak eğittiği ashabı ve Muhammed’in Medine’sini tanıyarak ve karşılaştırarak. Çünkü Muhammed, dünyada kendi toplumunu bizzat inşa edip yöneten tek peygamberdir.

    İslam’ın bu beş boyutu ilmî ve mantıkî olarak incelenip mukayese edildiğinde bu hakikat açığa çıkıyor: Allah gerçek bir Janustur. İki çehreli tanrı! Yehova çehresi, Teos çehresi. İki seçkin ve çelişik sıfatı “Kahhar” ve “Rahman”dır. Yahova gibi intikamcı, müstebit, cebbar, mütekebbir ve azabı şiddetli olan, muhteşem arşına yaslanmış, melekût örneklerine bürünmüş, makamı fizikötesidir, onun dışındaki her şey mutlak saltanatının hükmü altındadır. Aynı zamanda Teos gibi “Rahman”, “Rahim”, “Rauf” ve Gafûr” dur. Yeryüzüne inerek insanla, topraktan olan halifesi ve akrabası ile dostluk bağı kuruyor. Onu kendi suretinde yaratıyor. Onu kendisi gibi yapacağı müjdesini veriyor. İnsanla öylesine samimi ve dost oluyor ki ona şah damarından daha yakın olduğunu açıklıyor.”
    (Ali Şeriati, İslam Nedir Muhammed Kimdir? 573_574)

    Bir Müslüman Yüce Allah’ı nasıl olur da bir puta benzetebilirdi? Üstelik de “gerçek Janus” diyor Yani tevili mevili yok (Janus ifadesi icin bakiniz)


    Azıcık akaid ve ilmihal bilgisi olan bir Müslüman, Allah Azze ve celle sıfatlarından birinin “Muhalefetün lil-havadis” olduğunu bilir Türkçe mânası: “Yüce Allah yaratılmış, sonradan olmuş hiçbir varlığa benzemez” demektir

    Şeriatî’nin dile getirmek istediği maksut mana açık aslinda . Ancak bu manayı dillendirebilmek bir Müslüman şuuruyla temel akidevî esasları yıkmadan olmalı değil midir? Bir yanda Cenab-ı Hakk’a en ufak cisimliği vehmettirecek şeyleri izafe etmekten sakınan bütün bir ümmet, diğer yanda bir noktayı tespit ederken teşbîhî bir üslupla Allah (azze ve celle)’ı çift çehreli roma putuna benzeten(Jasus ifadesi), bu ismi Allah (azze ve celle)’a ıtlak edebilen Ali Şeriatî haydaaa o kelimeye ansiklopediden bakınca çok şaşırdım . Şu sözlerin ucunun küfre kadar varacağını söyleyebiliriz ama kendisini tekfir etmiyorum yanlış anlaşılmasın.Ben derdim yanlışın görülmesi dikkat edilmesi.

    Ne zannediyoruz ya? Allah (azze ve celle) cafcaflı cümleler kurabilme uğruna dileyenin dilediği şekilde istediği şeye benzetebileceği, dilediği ismi ve vasfı kendisine ıtlak edebileceği bir zat mıdır haşa ? Bir Müslümanın böyle bir fecaati savunması mümkün olabilir mi ya? Anne babamız gibi yakınlarımız hakkında azıcık da olsa nahoş bir manayı barındıran bir söz söylendiğinde gücenen bizlerin Allah (azze ve celle) inancı ne zaman bu kadar zayıfladı? Hani biz Allah (azze ve celle)’ımız için yaşıyorduk? Nerede bu dinin namusunu muhafaza etme gayreti? Hani nerede gayret-i imaniyye ve hamiyyet-i İslamiyye? Bu noktalardaki aldırışsızlığımıza bakılacak olursa bu kavramların bizim dünyamızı terk etmesinin ardından hayli uzun yıllar geçmiş gözüküyor ki kimse doğru düzgün takmıyor heryerde destekçileri var.

    Kitapta öyle bisey gördüm ki ben bu kısım da abdest aldığımı hatırlıyorum sinirlendim ve baya üzüldüm ya belki inanmayacaksınız ama cidden kabul edilemez bisey eserden yazıyorum buyrun;

    "İslam ordusu ilk defa en çetin savaşlarından birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak” Gurur!? Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir." (S. 42)

    " Uhud Harbini anlatırken şöyle diyor: “Osman firar etmişti, Ömer ve Ebubekir ortalıkta görünmüyordu” (s. 65)

    Burda su kısım önemli okudugum bu kitapta Ebubekir hoca aslında gerçek yüzünü ortaya çıkarıp söylemiş zatın kendini gizlemeyen yüzünü aslında buyrunuz efendim;

    Ali Şeriati’nin kendine özgü bir fars milliyetçiliği görüşü vardır. Sahabeden Hazreti Ebubekir (Radıyallahu anh), hazreti Ömer (Radıyallahu anh) ve hazreti osman (Radıyallahu anh) hakkında kullandığı ifadeler, klasik şii yaklaşımının Şeriati’nin düşüncelerine etkisini bariz bir şekilde yansıtmaktadır.
    (Ebubekir Sifil, Sana Dinden Sorarlar, s. 589)

    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in diliyle övülen ve ashabın en büyüğü olan Hazreti Ebûbekir, Hazreti Ömer ve Hazreti Osman (Radıyallahü anhüm) hakkında söyledikleri de şöyle:
    “Ebûbekir… ihtiyar, yumuşak, her işi basite alan birisidir. Tehlike dolu toplumsal, siyasal mesuliyet, böyle bir ruhsal yapıyla bağdaşmaktan daha ciddi ve önemlidir.”

    “Ömer… yenilikçilik özelliği yoktu… düşünce açısından zayıftı… itikadî ve fikrî bir mevzu sözkonusu olduğunda çok güçsüz görülüyordu. Kendisi de devamlı düşünsel alandaki hatalarını itiraf ediyordu.” (s: 317)

    Osman… görüş açısı dünya görüşü dar ve zayıf birisidir. Peygamberle yaptığı işbirliği sırasında kimse onun en ufak bir üstün ve fevkalâde iş yaptığını görmemiştir. İslâm’ın öz ruhunu, derinliğini, sınıfsal yönelimini hissedememiştir. İslâm’ı, “şiarlar” ve İslâm rehberini “şiarları yücelten”den başka bir şey olarak niteleyemiyordu. Servet ve süse, kavmine ve kendine düşkünlüğü, büyüklere ve altına, güç ve kan sahiplerine saygıda bulunma, onun ruhunda o kadar güçlüdür ki, onun ahlâkî bağı, İslâm’dan daha çok cahiliyeye yakın ve iç içedir. En büyük tehlike, tehlikeli ve güçlü Beni Ümeyye hanedanına mensup oluşudur. Kuşkusuz O’nun böyle bir ruhsal yapı ve görüş açısıyla, bu uyanık, layık İslâm maskesi takmış güçlü düşmanların elinde bir “sadık uygulayıcı”dan başka bir konumu olmayacaktır. (s: 318)

    2- Bir gurup ashabı Hazreti Ali (Radıyallahü anh) aleyhinde olmakla suçlayıp sonra Hazreti Ebûbekir (Radıyallahü anh) Efendimiz’e şöyle dil uzatıyor:
    “…bu grupla Ebu Bekir’in cahiliyedeki özel ilişkisi tamamen belirgindir.”
    “… Ebu Bekir bu gizli grubun seçkin şahsiyetidir.”
    Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) güya arap köleleri serbest bırakmak için şöyle bir tavsiyede bulunmuş:
    “Allah bize bir çok acem köle bağışladığı için, arabı köle olarak kullanmak gerekmez.”
    Bu iftiradan sonra lafı dolandırarak, Hazreti Ebûbekir Efendimiz’i câhiliyenin eksik terbiyesiyle suçluyor:
    “…bunlar gibi düşünce ve duygusundaki birçok zaaf noktaları, İslâm’dan öğrendiği üstün faziletlere karşılık, geçmişteki terbiye etkilerini hatırlatıyor.” (s: 321)

    3- Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’a karşı gizli bir grup oluşturulduğunu anlattıktan sonra, bu hareket içinde olanları ki bunlar başta Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh) olmak üzere Aşere-i Mübeşşere’den olan zatlar oluyor- bu grubun tavrını şöyle ifade ediyor:
    “Ali’ye karşı beslenen kinler.”
    Ya bu kadar da Hz.Ali üzerinden gidilmez bakılmaz ya bütün sahabelere yüklenme durumu var suçlu bulma.

    4- Sıra geliyor Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’e Güya Peygamberimiz Hazreti Ali (Radıyallahü anh)’ın üstünlüğünü açıklamayıp susmuş:
    “Muhammed’in Ali hakkındaki sükutu, onu tarihte savunmasız bırakacaktır.”
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’i suçlamaya devam ediyor:
    “Acaba Muhammed, ….Ali’yi kollamayacak mıdır? …sükutuyla …o acımasız tarihin eliyle paymal etmiyecek midir?”

    “…nitekim öyle de oldu. Onu tarihte en kötü adam olarak tanıttılar.” (s: 322)
    Bu da tarihe iftira. Tarihte Hz. Ali Efendimiz en kötü adam olarak mı tanıtıldı?

    5- Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) cennetlik olduğunu müjdelediği zat hakkında kullandığı ifadeye bakın:
    Abdürrahman bin Avf …mal severliği süse düşkünlük huylarını, câhiliyeden kendisiyle birlikte taşımaktadır. “Menfaat” ile “hakikat” onun gözünde ayrılmaz bileşik ve birbirinden ayırt edilmez bir olgudur.
    (s: 323)
    6- Meşhur Gadir Hum hadisesini anlatırken, tarihe iftira ettiğini düşünüyorum yine
    “ashab Ali’ye biat etti” diyor. (s: 323)
    Bunu söylemekle farkında olmadan öyle bir açık veriyor ki, demeyin gitsin efendim Bi kere Gadir Hum hadisesi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem) zamanında olmuştur bütün ehli sünnet kaynaklarında belirgindir. Peygamberimiz hayattayken Hz. Ali’ye biat edilmesi bahis mevzuu olur mu hiç! Yani şaşırdım.

    7- Resulüllah (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in hastalığı anında sefere çıkmak üzere olan Üsâme ordusundan bahsederken şöyle diyor:
    “Ebûbekir ile Ömer sıradan asker idi. Bu mesele onların ağrına gidip, açıkça Üsame’nin komutanlığına itirazda bulundular.” (s: 324)
    Bu söz bir acem yalanı olup gerçek tamamen tersi. Üsâme Hazretleri genç ve tecrübesiz olduğu için başka bir kumandan tayininin daha uygun olacağını söyleyenlere Hz. Ebûbekir (Radıyallahü anh); “Ben, Resûlüllah’ın tayin ettiği kişiyi kumandanlıktan alamam” diye cevap vermiştir. Hatta Hz. Üsâme at üzerinde olduğu halde kendisi yaya olarak onu Hazreti Resûlüllah’in tayin ettiği kumandan olarak uğurlamış, Üsâme (Radıyallahü anh) bundan sıkılıp ata onun binmesini isteyince de; “Allah yolunda birazcık da bizim ayağımız tozlansa ne olur” diye cevap vermiştir.
    (Müslümanların tarihi ihsan süreyya sırma)

    8- Vefatından önce herkese hakkını vermek isteyen Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in şöyle söylediğini yazıyor:
    “Ey halk, kimin sırtına kırbaç vurmuşsam… kime küfür etmişsem…” (s: 329)
    Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)e olan bu kısmi anlamadım haşa farklı bir itham mı var diye düşündüm.
    9- Hazreti Ömer’in, Ashâb-ı kiramın diğerleri gibi Peygamberimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Sellem)’in yolunda canını feda etmekten çekinmeyeceğini bütün müslümanlar bilir. Ama Ali Şeriatî, Peygamberimiz’in ömrünün son saatlerinde bir şeyler yazmak istemesi üzerine, Hz. Ömer’in Peygamberimiz hakkında şöyle söylediği yazıyor
    “Bu adam savsaklıyor.” (s: 333)
    10- Bütün tarihlerin yazdıklarına göre, Peygamberimiz, başı Hz. Aişe validemiz’in göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etmiştir bildiğiniz gibi. Şeriatî ise tarihe yalan bir not düşerek bu son hali vebyine Siiligi konuşturup şöyle anlatıyor:
    “Ali, Muhammed’in başını göğsü üzerine aldı.” (s: 336)
    (Görüldüğü gibi, kitap boyunca Hazret kelimesini kullanmamakta ısrar ediyor bi ara kalemle başlarına hz. r.anh r.anha yazdigimi hatirliyorum)
    Kitapta cok örnek var bu kısımlari yazabildim şimdi dikkatimi çekti.Zoraki bitirdim velhasıl

    Kitabı Ilminiz yoksa okumayın efendim Tek gayem bu kendisini tekfir ettiğim de yok.Tavsiye etmiyorum.
    Sizlere iyi okumalar selametle :)
  • 176 syf.
    ·Beğendi·8/10
    #okudumbitti️ #kitapyorum
    #gölgecinayetler ️ 176 Sayfa

    "Kitap fuarlarını bile particilige kurban ediyorlar. Öğrencilerin suçu nedir ki? Parti reklamı olsun da çocuklar kitap okumasa da olur. Zaten fuarlar siyasilerin reklam şovuna dönüştü. Hayatlarında kitap okumamış siyasilerin, kültüre hizmet, diye bağırmalarına hep gülmüşümdür. İnanmadıkları şeylere nasılda inanmış gibi içten konuşuyorlar. Biz konuşsak bu kadar inandırıcı olamayız."
    .
    Herkese Merhaba
    Hiç düşündünüz mü? "Hayranı olduğun yazar, kitapların yazarı değilse?"
    Kitap bitti ben aynen şu kelimeyi kullandım: "yok artık". Kitap fuarına imza gününe gelen ünlü bir yazar söyleşi esnasında yere yığılıp kalır. Bu bir cinayet mi, kalp krizi mi? Otopsi sonuçlarına göre cinayet. Her ne kadar hayali bir kurgu olsada yazar kitapta öyle güzel konuya değinmiş ki: "Gölge Yazar". Hep merak etmişimdir okuduğumuz kitaplar gerçekten bildiğimiz yazarlar tarafından mı yazılıyor, yoksa gölge yazarlar gerçekten var mı?
    Bu kitapta gerçek yazar sandığımız Bahadır Korkakoğlu'nun cinayetini ve nedenlerini okurken, öte yandan yazar günümüzde fuar anlayışı, KİTAPLARA karşı düşüncelerimizi ve gerçek okurlar adına konuları çok güzel bir şekilde kaleme almış. Kitabı okurken bir çok cümlenin altını çizerek okudum. Bu tarz bir polisiye kitabı ilk defa okudum. Çok farklı bir deneyim oldu benim için. Yazarın anlatım diline ve sade bir kitap olmasına rağmen okuyucuya çok fazla bilgi kattığını düşünüyorum. Çok severek ve hayretler içinde kaldığım bir okuma oldu, kesinlikle tavsiye ederim... OKUYUN efendim.

    #kitaptanalıntılar
    ️"İyi kitaplar her zaman tanınmış ve marka yayınevlerinde bulunmaz. Zamanınız varsa üşenmeden bütün yayınevlerinin kitaplarına bakın."
    ️"Popülerlik böyle bir şeydi: halka duymak istediğini söyle ve takdir kazan."

    Sevgi, sağlık ve kitapla kalın canlar... Sorgulatan, düşündüren ve hayatı anlamlandıran okumalarınız olsun...
  • 432 syf.
    ·158 günde·Beğendi·9/10
    Bir babanın oğlu ve iki arkadaşı ile motosikletsel ve içsel yolculuğunun hikayesidir.
    Bu yolculuğun gerçek resimleri için bkz: http://venturearete.org/...nal-1968-trip?page=1

    Hemen belirtelim "Motorcuyum kitabı da okuyayım diye aldım" diyorsanız bırakacağınızı garanti edebilirim.
    Motosiklet kullananların çoğunun okumaya heves edip de "ağırlığını" gördükten sonra okumaktan vazgeçtiği kitaptır.
    Ayrıca kitap-kurtlarının çoğunun bir iki defa eline alıp bıraktıklarını da duymuşluğum vardır.
    Kendimin de ikinci elime alışımda bir solukta bitirdiğimi itiraf etmeliyim.
    Türkçe’ye çevrilmeden önce Oğuz Atay’ın elinden düşürmediği kitaptır, Günlükler’inde geçer. Çevrilmesine onun ne kadar etkisi olmuştur bilemem.
    Felsefeye giriş için bir başlangıç olabilir diyenler de vardır ama bence felsefeye başlama kitabı hiç değildir, "felsefe hakkında sıfır km yim, bir bebek kadar masumum" diyorsanız bence Jostein Gaarder'in Sofi’nin Dünyası ve Allain de Botton'un Felsefe’nin Tesellisi kitaplarıyla başlamanızı öneririm.
    Felsefeye ilginiz ve az da olsa bir alt yapınız yoksa okuması ve anlaşılması zor bir kitaptır.
    Yolculuğun amacı yolun kendisidir. Jaspers'in ifadesiyle, felsefe yolda olmaktır. fikriyle yazılmış bir yol hikayesinde felsefi çıkarımlar yapılmaktadır.
    Zen’den bahsetmiyor diye bir yorum yapılan yorum Zen’in ne olduğunun bilinmediğinden kaynaklanan bir durumdur, zira kitabın tamamı modern bir dille, batı yaşantısının içinde batı enstrümanları ile zen anlatımı.
    Romantizm ile klasik arasındaki farkı, tümevarım tümdengelim, a-priori, hume, kant’ın saf aklın eleştirisi, Platon’un Phaedrus’u, Chautauqua tarzı ile motisiklet bakımı ve yol üzerinden anlatılıyor, yersen…
    “Ama, özne-nesne ikiliğini ortadan kaldırmak için öğüt üstüne öğüt verilirken en büyük ikilik, benimle Phaedrus arasındaki ikilik konusuna değinilmedi. İkiye bölünmüş zihin konusuna.” Phaedrus, arka planda asıl hikâyesi anlatılan ana karakterin “öteki ben”i (önceki beni denilebilir mi?) dir.
    Kulturbâer. 'Kültür taşıyıcı' (İsveçce).Kültür taşıyıcı bir kitap, kültürü, bir katır gibi sırtında taşır. Kimse oturup da kültür taşıyıcı bir kitap yazayım dememelidir. Kültür taşıyan kitaplar, nerdeyse kazara ortaya çıkar. Kültür taşıyıcı kitaplar kültürel değer varsayımlarına meydan okurlar ve bunu kültürün, verdikleri savaşımın amaçladığı yönde değişim göstermekte olduğu bir zamanda yaparlar genellikle. Bu kitapların yüksek nitelikli olması gerekmez. Tom Amca'nın Kulübesi edebi bir başyapıt değildi ama kültür taşıyıcı bir kitaptı. Tüm kültürün köleliği reddetmek üzere olduğu bir anda çıktı: İnsanlar onu kendi yeni değerlerinin bir portresi olarak gördüler ve olağanüstü bir başarı haline geldi. Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı'nın başarısı da bu kültür taşıyıcılığı fenomeninin sonucu gibi görünüyor. Bu kitapta anlatılan zorunlu şok tedavisi bugün yasaklanmış durumda. Bu, insan özgürlüğünün çiğnenmesi olarak görülüyor artık. Kültür değişmiştir. Bu kitap, maddi başarıya karşı kültürel bir ayaklanmanın baş- gösterdiği bir zamana da rastlamıştır.
    Kitapta adı geçen bazı kavramlar:
    PHAEDRUS ilk olarak Platon'un Mektuplarında geçen kurgusal kahramanlardan birisidir. Bundan başka Robert M. Pirsig'in Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı ve bu kitabın devamı olan Lila adlı kitaplarında geçen bir roman kahramanıdır. Pirsig bu karakteri Platon'dan hareketle oluşturmuştur. Aklın ve akılcılık geleneğinin temsilcisi olan Platon'da Phaedrus, yazının doğası üzerine Platon'un kuşkularını dile getiren bir kişiliktir. Pirsig'in bu karakteri yeniden değerlendirme sebebi bu yanları dolayısıyladır. Pirsig'in özellikle ilk kitabı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatında Phaedrus, arka planda asıl hikâyesi anlatılan ana karakterin öteki benidir. Felsefi iç hesaplaşmasını gidebileceği kadar derinlere götüren ve orada bir tür kişilik bölünmesiyle her şeyini kaybetme noktasına gelen karakter, ikinci bir ben olarak Phaedrus'u yaratmış ve onunla hem kendi geçmişinin hem de felsefe tarihinin köklü bir sorgulamasına yönelmiştir. Pirsig burada, Phaedrus aracılığıyla, akılcılık geleneği dediği Platon'dan beri hüküm süren felsefe geleneğinin izini sürmekte, tüm temel kategorileri kuşkuyla sorgulamakta ve yadsımakta, değerlerin yeniden değerlendirilmesi denilebilecek bir tutumla epistemolojik, ontolojik, etik ve estetik meseleleri yeniden gündeme getirmekte; hem de teknoloji, eğitim, sistem gibi pek çok yan konularda mevcut düşünce tarihinin ve tarihsel pratiklerin açmazlarını göstermektedir. Sözcüklerin, felsefi kavramların ve değerlerin kaynağının ne olduğunu sorgulayan Phaedrus, Nitelik Metafiziği'nden sözeder. İkinci kitap Lila'nın alt başlığı, söz konusu sorgulama devam ettirildiği için Ahlakın Sorgulanması şeklinde yer alır.
    Neyin düşünce ve neyin madde olduğu hakkında mantıksal netlik yokken Niteliğin düşünce mi yoksa madde mi olduğunu nasıl söyleyebilirdi ki?
    Nitelik olayı, Niteliğin nedeni olduğu sanılan özne ve nesnenin nedenidir!

    CHAUTAUQUA: 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında oldukça popüler olan bir yetişkin eğitimi ve sosyal hareketiydi. Chautauqua meclisleri 1920'lerin ortalarına kadar kırsal Amerika'da genişledi ve yayıldı. Açık hava ve çadırlarda halk eğitimi maksadıyla konferans, konser ve oyunlar düzenleyen bir kurumdu.
    HAMAHLATLIK: squareness "kare şeklinde olma, iri yapılılık, geri kafalılık, dürüstlük " şeklinde verilmiş. Sanırım küntlük ve hamlık da denebilir. Yazar “ Hamahlatlılığın kısa ama yine de etraflı bir tanımı;Niteliği entelektüel yönden tanımlanmadıkça yani parça parça ediliğ sözcüklere dökülmedikçe anlayamamaktır denilebilir. Hamahlatlık. Ha şöyle. Bu her şeyi özetliyor. Hamahlatlık. Niteliği çıkartırsanız geriye hamahlatlık kalır. Niteliğin yokluğu hamahlatlığın esasıdır.
    Bu terimle hayatımda ilk defa karşılaştığım için kitabın çevirmenine kızdığımı da belirtmeliyim. Ama düşününce onun yerine öyle basitçe koyulacak başka bir kelime var mıdır merak ediyorum.
    JULES HENRİ POINCARE: Kitapta matematikle ilgili önemli buluşları olan bu bilim insanından da bahsediliyor.
    Poincare şöyle buyuruyor:
    "Bilim gerçeklerden kuruludur, tıpkı evin tuğlalardan kurulu olması gibi. Ancak gerçeklerin toplanması bilim değildir. Tıpkı bir küme tuğlanın ev anlamına gelmemesi gibi.
    Mantıkla kanıtlarız ama sezgiyle keşfederiz. Nasıl eleştirileceğini bilmek iyidir, nasıl oluşturulacağını bilmek daha iyidir."
    Devam niteliğinde yazarın "Lila" adlı diğer kitabının bulunduğunu da belirtmekte yarar var.