Yabancı, elime aldığım an beni içine çeken ve ne ara bittiğini anlayamadığım kadar akıcı, bir o kadar da sarsıcı bir deneyimdi. Sayfalar su gibi aktı akmasına ama bazı cümleler vardı ki, orada durup dakikalardan beri aynı satıra baktığımı fark ettim. Kitap bitti, kapağını kapattım ancak Meursault hala zihnimin içinde bir yerlerde yürüyor.
Camus, o kadar yalın ve süssüz bir dil kullanmış ki, ilk başta hikayenin derinliğini ıskalayacağınızı sanıyorsunuz. Fakat o sadeliğin altında devasa bir absürdizm (uyumsuzluk) felsefesi yatıyor. Başkahramanımız Meursault; annesinin ölümüne ağlamayan, toplumun ondan beklediği "rolü" oynamayı reddeden, dürüstlüğü yüzünden kelimenin tam anlamıyla "yabancılaşan" bir adam.
Kitap boyunca beni en çok vuran şey, Meursault’nun işlediği cinayetten ziyade, toplumun onu "anormallik" ve "hissizlik" üzerinden yargılama biçimi oldu. Toplum, kurallarına uymayanı, onunla birlikte ağlamayanı ve yalan söylemeyeni acımasızca dışlıyor ve yok ediyor.
Beni derinden sarsan ve üzerine uzun uzun düşündüren o his:
"Herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir."
Meursault’nun bu teslimiyeti mi, yoksa hayata karşı o muazzam kayıtsızlığı mı beni daha çok etkiledi emin değilim. Ama bildiğim bir şey var; bu kitap insanın yüzüne sert bir tokat gibi çarpıyor. Kendi samimiyetimizi, toplumun maskelerini ve yaşamın anlamını sorgulatıyor.
Edebiyatın neden bu kadar güçlü bir araç olduğunu bana yeniden hatırlatan, kısa ama ağırlığı çok uzun süre omuzlarımda kalacak muazzam bir başyapıt. Kesinlikle tekrar tekrar okunmalı.