Giotto ve doğaya açılma
Giotto’ya kadar resim sanatı, bir çeşit resimli yazıydı ve bunun okunması, yani anlamlandırılması, düşüncenin ve hayal gücünün yardımıyla oluyordu. Buna karşılık Giotto’nun resimlerinde anlatılan olaylar, hayal gücünden yararlanmaksızın göz önünde canlandırılabiliyordu. Doğayı, göründüğü gibi vermeye çalışan natüralist bir üslup doğmaya başlamıştı artık. Yeni uyanan doğa gözlemciliği , sanatçıya duyular dünyasını açıyor ve sanatçı, doğada gördüğü her şeye, insan, hayvan, bitki, eşya, yapı v.b. İlgi duyuyor ve artık bunları, Pisanello’da gördüğümüz gibi, tüm ayrıntılarıyla resim yüzeyine aktarmaya çalışıyor. Giotto’yu izleyen sanatçılarda, Giotto’nun resimlerindeki anlatma üslubu, her şeyi birebir göstermekten hoşlanan bir tasvirciliğe dökülür. Bu yüzden İtalyan sanatında 14. yüzyıl geçit dönemi sayılır ve Rönesans başı olduğu kadar ortaçağ sonucu diye tanımlanır.
Sayfa 57·Kitabı okudu
Giotto'ya biri, resimlerindeki yüzlerin o kadar güzelken, çocuklarının neden çirkin olduğunu sormuş, o da şöyle cevaplamış: "Çocuklarım gece işi, tablolarım ise gündüz işi."
Sanat
Reklam
Giotto'nun Padova'daki Kötülükler ve Erdemler’inin hayranı olan Swann, onu görünce, barınağının bulunduğu ormanları simgeleyen yapraklı bir dalla yan yana betimlenmiş olan Haksızlığı hatırladı.
Sayfa 307·Kitabı okudu
Alıntı
Genel kültür bilgisi olsun!
14.yy'ın başında Floransalı ressam Giotta'dan kilisenin duvarlarını bir dizi freskle süslemesi istendi: Duvarlardaki toplam 14 yuvanın her birine farklı bir erdemi ya da ahlaksızlığı temsil eden bir portre yapılacaktı. Kilisenin orta bölümüne en yakın olan, sağ taraftaki yuvaya Giotto ana erdemler adı verilen erdemleri çizdi: Sağduyu, Cesaret, Ilımlılık ve Adalet. Hemen onlardan sonra Hristiyan erdemleri geldi: İnanç, Yardımseverlik ve Umut. Bunların karşısında ise benzer bir düzen içinde ahlak eksikliğine işaret eden duygular vardır: Çılgınlık, Değişkenlik, Öfke, Adaletsizlik, Sadakatsizlik, Kıskançlık ve Ümitsizlik.
Sayfa 85·Kitabı okudu
BİLGE KRAL İLE BAŞBAŞA
Dünya tarihi, "asi"lerin "kahraman" olma misalleriyle doludur. Tarihin bir devresinde iktidarın hegemonyasına karşı gelenleri, diğer bir deyişle çağının erki tarafından "asi" olarak yaftalananları, -istisnalar bir tarafa- insanoğlu bugün büyük bir hayranlıkla anmaktadır. Otoriteye, zulme, adaletsizliğe baş eğmeyen bu adamlar, başlangıçta asi olsalar da, bugün birer kahramandırlar. İbrahim Peygamber, Nemrut'a karşı gelip, putları kırdığında asiydi... Sokrates, Atinalı gençleri -güya- yoldan çıkardığı gerekçesiyle asiydi... Molla Mehmed Karayılan, Antep'te Fransızlara karşı çete harbi verdiğinde asiydi... Ömer Muhtar, vatan toprağını savunduğunda asiydi... İskilipli Atıf Hoca, "Frenk mukallitliği" dediği şapkayı giymediğinde asiydi... Galileo, dünya dönüyor dediğinde asiydi... Muhammed Ali, ABD için savaşmak istemediğini söyleyip, askere gitmek yerine, hapse girdiğinde asiydi... Peki ya bugün?!.. Bir dönem; baldıran zehri içirilen, kurşuna dizilen, ateş yığınlarının üzerine çıkarılan, kellesi giyotine gönderilen, boynu yağlı ilmiklere geçirilenler, bugün birer kahramandırlar. Zira bugün, Sokratese baldıran zehri içirten hâkimlerin hiçbirinin ismini bilmeyiz, tarihten silinmişlerdir, fakat yüzlerce yıldır insanoğlu, Sokrates'in ismini bir kahraman olarak hürmetle anmaktadır. "Dünya tarihi, asilerin kahraman olma misalleriyle doludur" demiştik. Dünya tarihi aynı zamanda, kahramanların hükümdar olma misalleriyle de doludur. Ve asilerin kahraman, kahramanla rın hükümdar olabildiği tarihin sayfalarında çok fazla rast geli. nebilecek bir durum olmasa da insanoğlu, hükümdarların bilge oluşuna da zaman zaman şahidlik etmiştir. Lakin belirttiğimiz gibi, bu üçüncüsünün sayısı oldukça azdır. İşte bu yazı, bu üçüncü kategoriye giren bir kişiyle ilgili. "Genç Müslümanlar Örgütüne
şöyle diyor Picasso: "İnsanlar, görünüşün aksine resimden, heykel ve şiirden gittikçe uzaklaşmaktadırlar. Günümüz insanlarının akılları fikirleri makinede, bilim buluşlarında, servette, tabiat kuvvetlerini elde etmekte... Artık sanatı, öteki asırlarda olduğu gibi, hayatî bir ihtiyaç, mânevî bir gerek saymıyorlar. Çoğu, sanatı henüz meslek olarak yürütmekte, onunla meşgul olmaktalar, ama bunun gerçek sanatla bir ilgisi yok... Aydınlar ve halkın çoğunluğu ise, sanat için artık içten ve sıcak bir ilgi duymamaktadır. Onu nihayet bir eğlence, bir vakit geçirme, bir süs saymaktadır... Halk artık sanatta bir teselli, bir heyecan aramıyor. Fakat ince zevk sahipleri, zenginler, aylaklar, cevher araştırıcılar; yeni, garip, orijinal, olmayacak şeyler, kepazelikler ararlar. Ben daha başlangıçta bu efendileri, eleştiricileri aklıma gelen türlü tuhaflıklarla memnun ettim. Bunlar ne kadar az anlıyor, kavrıyorlarsa, o kadar hayran kalıyorlardır... Ben bu sayede çabucak meşhur oldum. Bir ressam için şöhret demek, satış, kazanç, servet demektir. Şimdi bildiğiniz gibi meşhur ve zenginim, ama kendimle yalnız ve başbaşa kalınca, kelimenin eski ve yüksek anlamıyla, kendimi bir sanatçı saymıyorum. Giotto ve Tisyano, Goya ve Rembrandt gerçekten ressamdılar. Ben ise zamanını anlamış, hemcinslerinin aptallığını, hiçliğini, boşluğunu, oburluğunu elinden geldiği kadar sömürmüş bir oyuncuyum!.."
Reklam
Reklam