Dönüş kaderdir, tıpkı gitmenin kader olduğu gibi. Bu kitabın adını aratırken ne kadar çok dönüş hikayesi olduğunu fark ettim. Sık sık söylediğim bir söz vardır; “Edebiyat, göçmenlik olgusunun omuzlarında yükselir.” Bu, gidişler kadar dönüşleri de barındıran bir bütünlüktür. Dönüş hikayelerinin atası belki de Odyseus’un İthaka’ya dönüşüdür. Nitekim Milan Kundera, Truva savaşı için doğduğu İthaka’yı terk edip yıllarca geri dönemeyen Odyseus için “bilinen en büyük gurbetçidir” der Bilmemek kitabında. Kitabın kendisi de bir dönüş hikayesidir.
Yine bir dönüş hikayesi okuyoruz. Yıllar önce Güney Amerika’dan Avrupa’ya göçen Fabris, vaftiz oğlunun düğünü için ülkesine geri döner. Her geri dönenin kaderi onu da bulur: hiç bir şeyi bıraktığın gibi bulamamanın hayal kırıklığı. Her şey belki bir günün içinde olur. Geçip giden onca yılı, aşk acısını, hayal kırıklıklarını bir güne sığdırır kahraman.
“Dönüş” olgusu için edebiyatın ışığında böylesi derinlikli bir tasvir yaptıktan sonra eseri göklere çıkarmak isterdim ama çok üzgünüm, bunu yapamayacağım. Güzel bir eser güzel olmasına ama adını koyamadığım bir hafiflik var anlatıda. Hani eser Manguel’in kaleminden çıkmasa, eh işte bir dönüş hikayesi, iyi hoş deyip geçeceğim. Ama tam olarak hayal ve gerçeğin büyük bir gürültü ile çarpıştığı noktada duruyorum bu eserde. Diyeceğim o ki; sevgili Manguel! denemelerin birer şaheser ama ben seni bir roman yazarı koltuğuna oturtamıyorum.
Yazarın hakkını yemeyeyim. Elbette metaforik bir anlatım kullanarak öyküyü yer yer derinleştirmiş ama yok, yerine oturmayan bir şey var.