Tahayyül edilmesi hayli güç karanlık çağın daha ilk gününden itibaren güzelliğiyle göz kamaştıran, varlıklarıyla iştah kabartan gri şehir, güç, para, iktidar tutkusuyla yanıp tutuşanların düşü olur.
Aynı düşü kuranlar birbirleriyle çarpışarak, hamurlarına karılmış vahşi arzuları, hırsları, açgözlülükleriyle düşün peşine düşer, sürüler halinde koşarlar şehre.
Rivayet odur ki, gören görmeyen gelir, kalır gitmez, tutulur bağlanır, onu bırakıp geri dönemez. Büyüler, yüreğini esir alır, kanına işler insanın.
Herkes bilir bu masalı. İnsan sevdiğini öldürür.
Zaten bir ilişki zorla gidiyorsa,gitmez. İlişki, iki kişinin bir kanoyu kürekle nehirde yüzdürmesi gibidir. Biri küsüp ters yöne kürek çekerse kayık hiçbir yere ilerlemez.
İnsan, aslında hiçbir yere gitmez. Yaratıldığı fıtrat üzere, içine doğduğu dünya şartlarıyla kendine bir varoluş amacı yükler, yaşar ve ölür. Teknolojinin gelişim içinde olması, hayat şartlarımızın bundan 400 yıl öncesine nazaran daha müreffeh olması, bizleri kandırmasın. İnsan; tertemiz bir fıtrat üzere, her biri diğerinden farklı bir cevher olarak dünyaya gelir. Bu tertemiz sayfaya sıçrayan çamur ya da kıymet mesabesinde gelişimini sürdürür. Şimdi oturup düşünelim. Okulda arkadaşına hakaret eden, öğretmenini saygısızca aşağılayan çocuk, fıtrat olarak "şeytani" mi yaratılmıştır? Elbette hayır. Çünkü "zorba" dediğimiz o çocuk, kötülüğün estetize edildiği bu çağda, "karizmatik" bir iş yaptığını düşünür.