Gizemnur Köse

Gizemnur Köse
@gizeemkose
“Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.” -S.Ali instagram.com/gizeemkose
Kitap daha çok okunsun diye amme hizmeti
10/10
·96 syf.·
2020 56. kitabı
Başgil cinayet olarak bakıyor bu meseleye. Bir suikast olarak görüyor. Bu suikasti hiçbir büyük milletin dilinin başına gelmemiş derecede büyük bir katliam olarak anlatıyor. Dertleşiyor bizimle. Ülkesi için duyduğu kaygıyı samimi diliyle okuyucusunun içine işliyor adeta. Okurken duygusallaşıyor insan :D “Partici veya politikacı değilim, bir dil mütehassısı değilim fakat ciğerinden yaralı bir insanın acı duyup feryad etmesi için ciğer mütehassısı doktor mu olması lazımdır” diye başlıyor kitabına. Halkın yararına olduğu iddia edilen bir şeyin kanun zoruyla, kolluk kuvvetleri yardımıyla uygulanıyor olması o şeyin gerçekten yarar mı olduğu zarar mı olacağına şüphe ile bakılmasına sebep olur. Bence genel bir kaidedir bu. #81370878 Başgil bu konuda yorum yaparken dahi hür olmadığını söylüyor. Ancak yine de sesini duyurabildiği kadarıyla duyurmuş. Kulaklar sağır olduğu için Başgil’in bağırmasının çaresi olmamış. Bir aydın olarak fikirlerine de zaman zaman başvurulmuş İsmet İnönü ile de bizzat görüşmüş bir defa. Ama bu konuda olumsuz görüşler bildirmiş yazılar yazıp yayımlamış bu sebeple de ne örümcek kafalılığı ne yobazlığı kalmış. Diğer yazarlar yüklendikçe yüklenmiş. “Günlerce yazdılar, efendilerini müdafaa ettiler. Yâni bendelik vazifelerini yerine getirdiler. Ne geriliğim, ne örümcek kafalılığım kaldı. Meğer ben neler imişim de kimse farkında değilmiş. Efendilerine acı tenkitler savurduğum zaman herkes uyanmış ve beni tanımış. Despotik idârelerin şaşmaz kâidesi.” Yazar, dilin gelişmesine hiçbir şekilde karşı değil. Yeni kelimelerin dile girmesine hiçbir şekilde karşı değil. Fakat dilin gelişmesi/değişmesi tabii bir süreç içermelidir. Halk zaman içinde bazı kelimeleri alır bazılarını bırakır. Batı’dan kelime alınmasına da karşı değildir
1000Kitap
Türkçe MeselesiAli Fuad Başgil · Yağmur Yayınları · 2012230 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
“Bir kere, Türkçe’ye girmiş dini terimler, Arapça değil, Farsçadır. Çünkü, biz İslâmiyet’i Araplardan değil, İranlılardan öğrendik. Örnek: peygamber, örnek: namaz. Farsça’dır, Arapça değil. İkincisi, ‘öz’ denilen Türkçe’de kelimeler, türetilmiş değil, üretilmiştir. Daha da kötüsü, Batı dillerinden alınmadır, yani bağımsızlık söz konusu değildir. Bir boyunduruk başkası ile değiştirilmiştir. Mesele ondan ibarettir. Örnek: Arapça kökenli ‘usul’ kelimesinin yerine geçen ‘yöntem’ kelimesinin ‘yön’ hecesi, Türkçe; ‘tem’ hecesi, Fransızca ‘systeme’ kelimesinin ‘tem’idir. Türkçe’de böyle bir sonek yoktur. Aynı şey, ‘kıyası mukassem’ ya da ‘dilemme’in karşılığı olarak sunulan ‘ikilem’ kelimesi için de geçerlidir: ilk hece Türkçe, İkincisi Fransızca. ‘Mektep’ kelimesinin yerini alan ‘okul’ kelimesi, Fransızca ‘ecole’ün bozulmuşudur. ‘Üstüvane’ yerine kullandığımız ‘silindir’ Batı dillerinin ‘cylinder’idir. ‘Umumi’ kelimesinin yerini alan ‘genel’, İngilizcedir. ‘Sekizgen’in ‘gen’i ‘octagon’un ‘gon’udur. Bunun böyle olması da doğaldır, çünkü şu kadar yıllık hayatında TDK’da bir tek filolog, dilbilimci çalışmadığı gibi, bir tek Türkolog da yoktur. Neticeyi kelam, TDK, yarattığı kavram kargaşası ile Türk fikir hayatını tarumar etmekten başka bir işe yaramamıştır.” “O sizin yorumunuz!” dedi Pendikli avukat, pişkin. “Ne yorumu?” diye patladı Günay, “Hangisi? Peygamber kelimesinin Arapça değil, Farsça olduğu mu, yorum? Silindir kelimesinin ‘cylinder’ olduğu mu? Yapmayın, Allah aşkınıza! Buna yorum değil, bilgi derler!”
Cevapsız sorular
Düşündüm, hâlâ düşünüyorum: Bu titizlik niçin? Eğer yapılan İş gerçekten memleketin iyiliğine ve nesillerin faydasına ise, bu sinirlilik ve bu taassub niçin? Bilmiyor muyuz ki, sinirlilik itiraf edilemeyen bir şüphenin; taassub ise dini olsun, lâik olsun daima geriliğin ve körlüğün şaşmaz bir işaretidir. Bilmiyor muyuz ki, bir davayı başkalarını sindirip susturma yoluna yürütmeye çalışmak, o davanın esastan batıl olduğunun gerçek bir delilidir. Memleketin iyiliğine ve faydasına olduğu şüphe götürmeyen işleri, aklı eren insanlarla, açıkça konuşup münakaşa etmek için, emin olalım ki, ne polis kordonuna ve ne kanun kuvvetine arka vermeye hacet vardır. Çünkü insanlar, hususiyle neticesi kendilerine ait olan işlerde, iyiliği ve faydayı, insiyaki bir sezişle, görür ve kabul eder mahluklardır. Eğer görmüyorlarsa, gösterilmiyordur. Eğer kabul etmiyorlarsa, anlamalıdır ki, girişilen işte iyilik ve fayda yoktur. Halkçı hükümetlerin dayandığı mantık da bu değil midir? Bu hükümetlerin temeli, memleket işlerinde, ışığı halkın inanında ve istikâmet aklı eren insanların müşterek görüş ve anlayışında araması; halkın sesini hakkın sesi kabul etmesi değil midir? Bu sesin kendini duyurabilmesi ve müşterek görüşlerin ortaya çıkabilmesi için ise, karşılıklı saygı ve müsaade ederlik terbiyesi üzerinden yapılacak serbest münakaşadan başka bir çare var mıdır?
1000Kitap
Muhteşem!
Kadınlara kraliçeler gibi davranılması onların öylesine başını döndürüyor ki, bu çağın davranış biçimi değişmedikçe ve daha akılcı temellere oturtulmadikça, onları kendini küçük düşürerek elde ettikleri bu haksız gücün bir lanet olduğuna ve yalın ama gerçek duyguların sağladığı tatmin duygusunu yaşamak istiyorlarsa, doğaya ve eşitliğe dönmeleri gerektiğine inandırmak mümkün olmayacaktır.
Sayfa 33
Edebiyat
Puan vermedi·111 syf.··
2018 14. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 09 Mart 2018 14:16
"Bana yukarıdan bakarsanız aptalın tekini görürsünüz. Bana aşağıdan bakarsanız Tanrı'yı görürsünüz. Bana tam karşıdan bakarsanız, kendinizi görürsünüz." -Charles Manson Peki bir Yabancı'ya bakınca ne görebilirsiniz? Farklılıkları mı, anormallikleri mi, rahatsızlık verdikleri mi, eksiklikleri mi yoksa fazlalıkları mı? Gerçekten bir Yabancı'ya baktığımız zaman ne görürüz? Karşımızda aynı türden olduğumuz bir canlı duruyor. Ama bizimle paydaş olduğu özden, bambaşka bir de tözü var. Sonuçta o aynı olamaz dimi? Aynı olsaydı eğer, Yabancı olabilir miydi? Şüphesiz olamazdı. Şimdi, tüm bu yazılara yazarken tek başıma olduğum için mecburen sorularımın cevaplarını da benim sunmam gerekiyor. Ancak, cevapları anlamaya çalışırken, öğrenirken veya benimserken ve bunların sonrasında soruyu unutmayın, lütfen! En azından, benim sorularımı unutmayın. Hazırsam başlıyorum Albert Camus, Meursault adlı karakteri oluştururken zihninde neler gördü veya neler görebileceğimizi düşündüğünü bilmiyorum. Bilmek de istemem. Çünkü, bakış açımı şüphesiz etkilerdi. Ben ona bakınca ne mi görüyorum? Meursault, bir adamı öldürmeden önce boş bir insandı. Buradaki boşluk, dışarıdan bakılınca görünen ve değer verilemeyen bir boşluk değil. Aksine dışarıdan değer verilebilen, ancak içeriden bir değerin ya da anlamı olmadığı boşluk. Karakterimizin kitabın başından sonuna kadar bu boşluk içerisindeydi. Şimdi, bu durumda dışarıdan neler görebiliriz ve içeriden neler görebiliriz tartışması başlıyor. İlk önce dışarıdan bakacağım. Çünkü, dışarıdayım. :) Dışarıdan Gördüklerim Duygusuz herif. Kitabın başlangıç kısmından, sonuna kadar bu sıfatı kafamdan atamadım. Meursault, kapalı duvarlar arasında yaşayan birisi. Buranın bir kapısı da yok. Sadece ufak bir penceresi var. Doğduğundan beri annesiyle
Edebiyat
YabancıAlbert Camus · Can Yayınları · 2025137,5bin okunma