Kazuo Ishiguro, Gömülü Dev’de bize şu can yakıcı soruyu miras bırakıyor: "Bizi birbirimize bağlayan şey paylaştığımız anılar mıdır, yoksa o anıların üzerini örten merhametli bir unutuş sisi mi?"
Kitabın başında Axl ve Beatrice’in birbirlerine karşı kullandıkları o naif, sığınak gibi sıcak "Prensesim"/kocam hitaplarına hayran kalarak başlıyoruz yolculuğa. Ancak sayfalar ilerleyip ejderha Querig’in nefesiyle yayılan o unutkanlık sisi dağıldıkça, altından çıkan gerçekler okuru sarsıyor. Ishiguro, fantastik bir evreni (ejderhalar, şövalyeler, devler) sadece bir dekor olarak kullanıp aslında insanın ve toplumun en karanlık dehlizlerine sızıyor.
Gördük ki; aşk bazen sadece her şeyi hatırladığımızda değil, bazı şeyleri "hatırlamadığımızda" bu kadar saf kalabiliyor. Axl ve Beatrice'in oğullarına yaptıkları o hüzünlü yolculuk, aslında bir kavuşma değil; geçmişteki ihanetlerin, öfkelerin ve vicdan azaplarının telafi edilemez ağırlığıyla bir yüzleşmeymiş.
Ishiguro, ustalığını yine konuşturuyor; bir çırpıda bitirilecek bir olay örgüsü yerine, zihne ağır ağır çöken bir melankoli bırakıyor. Kitabın sonundaki o sisli kıyı ve kayıkçı sahnesi, modern edebiyatın en hüzünlü vedalarından biri olarak hafızama kazındı. Dev uyandı, sis dağıldı ve geriye sadece çıplak, soğuk bir hakikat kaldı.
Peki ya siz; sevdiğiniz insanla aranızdaki o huzurlu bağın, sadece geçmişteki bir hatayı veya kırgınlığı "**unuttuğunuz*"" için sürdüğünü öğrenseydiniz; o sisin dağılmasını ve her şeyi hatırlamayı mı dilerdiniz, yoksa o konforlu karanlıkta "Prensesim" /kocam demeye devam etmeyi mi?