Kommagene Krallığı, bu coğrafyada kurulmuş en zarif "kozmopolit sentez" denemelerinden biriydi; fakat tarihin tozlu raflarına kalktı.
Mezopotamya ve Anadolu, "devletler mezarlığı" olduğu kadar, aynı zamanda bir "homojenleştirme laboratuvarı"dır. Buradaki temel sorun şudur: Kozmopolit yapılar (Kommagene, Osmanlı, Roma) barış zamanında büyük bir kültürel zenginlik üretirken, savaş ve kriz zamanlarında "karar alma hızı" ve "sadakat" noktalarında felç olurlar. Cumhuriyetin Kemalist kurucu iradesi, Osmanlı'nın o "idare-i maslahat" (müsamaha ile konsolidasyon) yönteminin devleti çöküşten kurtarmadığını bizzat yaşayarak gördü.
Bu yüzden, "zengin ama kırılgan" bir yapı yerine, "sert, tek parça ama sözde dayanıklı" bir Leviathan inşa etmeyi seçtiler.
Devlet, enerjisini Arnavut Bektaşîliği, Arap Vehhabîliği veya Balkan Ortodoksluğu arasındaki o bitmek tükenmek bilmeyen denge oyunlarına harcamak yerine; Hanefi Türk olan ortak paydaya sığındı. Bu durum "Kaynakları hızlı tüketmemek" adına yapılmış bir stratejik içe kapanmaydı. Ancak bu durum, devletin genetiğine "farklılıktan korkma" sert refleksini de yerleştirdi.
Kommagene’nin "Nemrut Dağı"ndaki o dev heykellerinde gördüğümüz Yunan ve Pers tanrılarının birleşimi, bir barış idealidir. Ancak modern dünya düzeni (özellikle Hobbes sonrası Avrupa düzeni), barışa değil "güce ve standardizasyona" odaklıdır.
Sanayi toplumu, eğitimde, hukukta ve dilde "tek tip" ister. Farklı mezheplerin farklı hukuk sistemlerine sahip olduğu bir yapı, modern ekonominin ve bürokrasinin hızına ayak uyduramazdı.
Dolayısıyla "tekçi zihniyet", bir ahlaki tercih olmaktan ziyade, o günün dünyasında hayatta kalabilmek için giyilen dar bir zırhtı.
Bugün geldiğimiz noktada, bu zırh artık vücudu sıkmaya başladı. Çünkü; artık bilgi ve sermaye, "tekçi" yapılar