Bir ‘ilk’lerin romanı var elimde.
Kaleme alındığı 1840 yılından itibaren Rusya’da edebiyat çevrelerince bir çok eleştiriye, karşıt görüşlere ve övgülere nâil olmuş, kâh bir çok dev yazarın ilham aldığı eser olarak gösterilirken, kâh dönemin sağ görüşlü eleştirmenleri tarafınca Rus gençliğini kötü yönde etkilemekle suçlanmış; fakat ne olursa olsun, Rus edebiyatı gibi dünya edebiyatında da kendine sağlam bir yer açmayı başarabilmiş bir eser Zamanımızın Bir Kahramanı .
Kendisine;
Realist Rus nesrinin ilk eseri,
Rus edebiyatının egemen tarzının şiirden düzyazıya geçtiği ilk eser,
İlk Rus psikolojik romanı gibi nitelikler birçok Rus edebiyat eleştirmeni tarafından yakıştırılmış.
Eser hakkında;
Eseri İngilizceye çeviren Vladimir Nabokov eserin başkarakteri için: ‘Peçorin bizim kuşağın kötülüklerinin bir portresidir.’ derken,
Eseri ilk okuduğunda Nikolay Gogol : ‘Bizde böylesine kusursuz, güzel ve rahiya saçan bir nesri henüz kimse yazmadı.’ diyerek hayranlığını belirtiyor.
Lermontov hakkında ise; Lev Tolstoy ‘un onu ‘gerçeğin ebedi ve güçlü arayıcısı’ diye tanımladığını, Anton Çehov ‘un ise ‘Lermontov’un dilinden daha iyi dil bilmediğini’ sıklıkla belirttiğini öğrendim.
Bir anti-karakter sever olarak; Peçorin içimde büyük sempati uyandırdı. Halbuki kendisi -yüzeyde-;
çevresine karşı hoşgörüsüz, sivri dilli, alaycı bencil bir karakter yapısına sahip. Bu özellikleriyle sürekli düşman edinmekte üzerine yok. Zira insanlarla iletişimi sadece kendi çıkarları üzerine, ve bunu saklama gereği duymuyor.
Eserde beş bölüm halinde Peçorin’in derinlikli karakter yapısı irdeleniyor. İlk iki bölümde bir şekilde yollarının kesiştiği bir gezici subay ve Maksim Maksimiç’in dilinden Peçorin anlatılırken; kalan üç bölümde Peçorin’i bizzat kendisinden dinliyoruz.
Peki Peçorin, kendini anlattığı son üç bölümde subjektif mi?
Şimdi önyargılarınızı bir tarafa bırakıp bir de şu satırlara bakınız;
“Herkes yüzümde kötücül özelliklere ait izler bulurdu, oysa doğru değildi. Sırf onlar böyle varsaydı diye kötücül özelliklerim ortaya çıkmaya başladı. Alçakgönüllüydüm, beni kurnazlıkla suçladılar. İyiyi ve kötüyü çok derinden hissediyordum; hiç kimse bana şefkat göstermedi, hepsi beni aşağıladı, kinci olmaya başladım. Bütün dünyayı kucaklayıp sevmeye hazırdım ama beni hiç kimse anlamadı, ben de nefret etmeyi öğrendim. Renksiz gençliğim kendimle ve dünyayla mücadele ederek akıp gitti; alay edilmekten korkarak en güzel duygularımı kalbimin derinliklerine gömdüm; onlar orada öldü. Gerçeği söyledim, bana inanmadılar, böylece aldatmaya başladım. Manevi yönden sakat bir kişi oldum, ruhumun yarısını kaybettim; kurudu, buharlaştı, öldü, sonunda onu kesip attım.”
Ruhumun çıkmaz sokağındaki o lekeli duvara içtenlikleri ve münhâsır kişilikleriyle isimlerini kazıyan Onca Yoksulluk Varken ’in Momo’su, Notre Dame'ın Kamburu ’nun Esmeralda’sı, Atsineği , Faust ’un Mephistopheles’i, Pal Sokağı Çocukları ’nın Nemeçek’i, Sefiller ’in Jean Valjean’ı... gibi unutulmayacak karakterlerin yanına kendi adını da kazıdı Peçorin.
Şöyle ki; kendini olduğundan iyi gösterme çabasında olmamak, hissettikleri için kendini suçlamamak, sevmek fakat söz verememek, tutkuları için kimseye hesap vermek istememek, özgürlüğünü her şeyin önünde tutmak, dostunun mutluluğu için yalan söyleyememek, topluma uyum sağlamak adına kendi ilkelerinden vazgeçmemek ve sadece kendin olmak ‘kötülük’se itiraf ediyorum; ben de en az Peçorin kadar kötüyüm.
Rus edebiyatı okuma klübümüzün Ocak ayı okuma planında bulunan eserle, bu vesileyle tanıştığıma çok memnunum. Kendi okumalarımda gözümden kaçması olasıydı.
Ayrıca ruhuma değen tüm anti-karakterlere ufkumu açtıkları için çok teşekkürler.
İyi okumalar dilerim.