Gönderi

9/10
·261 syf.··
2024 11. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 11 Nisan 2024 05:55
SİNEKLERİN TANRISI, Kitap İncelemesi Sineklerin Tanrısı William Golding “Güneş herkesin üzerine eşit doğar. Ama, gül başka, leş başka kokar.” demiş Mevlana Celaleddin-i Rumi İnsanlar, tercihlerinden ibarettir. Gülün üzerine konmayı istemek de leşin, çöpün ya da taze b*kun üzerine konmayı istemek de yine insanın kendi tercihinin bir sonucudur. Minik bir ısırık ve kaşıntıdan başka kalıcı majör bir zarar vermese de sadece vızıltısıyla bile insanı sinir etmeye yeten, o tiksinç hayvanın adıdır: Sinek. Lakin havaya savurduğunuz basit bir sineklikle veya sinek ilacıyla kolaylıkla öldürebilirseniz bu tiksinç yaratığı. Şu ana kadar da zaten kimsenin bundan dolayı bir vicdan azabı çektiği de görülmemiştir. Bir de üzerine böyle bir pislikten önce kendini ve sonra da herkesi (toplumu) kurtarmanın verdiği o nane aromalı serinlik veren belli belirsiz ferahlığını hissedersiniz içinizde. Bir karıncayı yanlışlıkla basarak öldüren bir insan üzülür, vicdan azabı çeker ama hiç kimse bir sinek veya böcek öldürdüğü için hayatında vicdan azabı çekmemiştir bu dünyada. Hatta toplum nezdinde başı ezilmesi gerekli olduğu düşünülen bir haşereyi yeryüzünden temizlemek, insanı kendi çapında vicdanen bir mikro kahraman bile yapabilir. Friedrich Nietzsche de dememiş midir ki: “Böcek öldürürseniz kahraman, kelebek öldürürseniz hainsiniz. Çünkü ahlâkın estetik standartları vardır.” Bir hamamböceği, bir sinek canlı bir mahlȗk olarak bile sayılmaz çoğu zaman. Her ne kadar sineklerin ve böceklerin birçoğu kaçmayı başarabilseler de ait oldukları kader, çoğu zaman musallat oldukları bir insanın terliğinin altında ezilip can vermektir. Raskolnikov’un baltasından nasibini alan insan silüetinde gözüken sinek ya da hamamböceği gibi haşerat görünümlü tiksinç insanlar, Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanındaki tefeci kadın gibidirler. İşte bu tiksinç mahlȗkların bir de Tanrısı var . . . İncelemeye hazırsanız başlıyorum . . . Öncelikle okumakta olduğunuz bu kitap, bir çocuk kitabı değildir. Bu kitabı okuyan bazı okurların ‘’o kadar övgüyle bahsedilen, tavsiye edilen kitap bu muymuş?! Bu kitap bildiğin çocuk kitabı!, hiçbir özelliği yok bunun!’’ dedikleri için bunu incelememin en başında yazma gereği duydum: Sineklerin Tanrısı, bir çocuk kitabı değil, ALEGORİK BİR DİSTOPİK ROMAN’dır. Her bir çocuk, bir sembolü temsil eder. Sembolik öğeler eşliğinde bir okuma yapıldığında arkasında çarkları çalıştıran derin manaları anlaşılacak ve keyif alabileceğiniz harikulade bir kitaba dönüşecektir. Eğer alegorik çatıyı oturtamazsanız bu sizin gözünüze dümdüz bir çocuk romanı olarak görünecek ve bunu okuyacağıma Mercan Adası’nı okusaydım daha iyi olurdu diyeceksiniz. Roman karakterlerini çocuklar oluşturuyor olsa da ancak yetişkinlerin çözümleyebileceği yüksek dozajlı sembolizm çözümlemeleri gerektiren bir donanım ister. Yazarın 1983 Nobel Edebiyat Ödüllü kitabıdır. Sembolizm ve Distopya türündeki başyapıtlardan sayılan bu eser ile kitabın yazarı William Golding Nobel Edebiyat Ödülü’nü sapına kadar haketmiştir. Herhalde jürideki insanların Nobel Ödülü’nü basit bir çocuk kitabına verecek halleri yoktur diye düşünüyorum. Peki Sinek nedir veya kimdir, onun Tanrısından kasıt nedir? Sinek, bizleriz. Yani toplum (kitleler) veya topluma eklemlenmiş her bir birey. Sineklerin Tanrısı ise Yeni Ahit’te geçen Antik Kenan'da tapınılmış Kuzeybatı Sami tanrısı olan İbranice dillindeki Ba-al-z-bub dedikleri İblis’in adıdır, diğer bir deyişle Cehennemin Efendisi, Cehennemin Yedi Prensinden Biri olarak geçer. Nihayetinde yazarın kitabında belirttiği Tanrı, bir İblis figürü olarak tasvir edilmiş bir Tanrıdır. Bu durumda böyle bir Tanrı’ya (İblis’e) tapınan insanların – yani sineklerin - yaşadığı Dünya da Kötülerin Dünyası olmuş olmuyor mu? O halde, Kötülerin Dünyasına Hoşgeldiniz! Otoritenin Olmadığı Yer: Issız Bir Ada . . . İnsan türünün ayak basmadığı ve etrafı sularla çevrili olan kara parçasına Ada denir. Böylesi doğal tabiatın bir parçasında, yaradılmışların en kirlisi, en vahşisi olan mahlȗk (insan türü) bulunmadığı için insan dışında var olan tüm canlılar, ekolojik sistem dahilinde doğal habitatları içerisinde yaşayıp gitmektedirler. Tek bir otorite hüküm sürer; o da tabiatın kendine has yasalarıdır. Ancak böylesi doğal bir ortama dışarıdan insan türü dahil olduğunda tabiatın yasalarını askıya alarak kendi yasalarını uygular, otoriteyi kendi eline geçirir. Çünkü, ıssız bir adaya istilaya gelen veya bir sebeple yolu buraya düşen insan türü, otorite boşluğunu kendi kendine doldurur. Çünkü Issız Ada demek, otorite boşluğu demektir ve tabiatın yasalarına aykırı şekilde insan türünün nizam koyucu yeni yasalarıyla tabiatın diktatörlüğünden insanın diktatörlüğüne oldu bittili sert bir geçiş yapılır. Bu, açıkçası insanın tabiatın tahakkümüne karşı alenen yapılan açık bir darbe girişimidir. İnsan, bunu yaparken üzerine konduğu tabiatın ve onun üzerindeki diğer canlı türlerinin rızasını elbette almaz. Çünkü o kendini yaradılmışların en üstünü, en şereflisi olarak görmektedir. Kendinden daha aciz tabiatlı yaradılmış olan türlerin onun gözünde hiçbir hükmü ve kıymeti yoktur. İnsan türünün girmediği bir Issız Ada’da hiçbir otorite yoktur. Ne azarlayan bir baba, ne çocuğuna ödevlerini yapmadığı için kızan bir anne ne okulda haylazlık yaptığı için kulağını çeken bir öğretmen ne aykırı davrandığı için disiplin kuruluna sevk eden bir okul müdürü ne yaşadığı mahallesinde ona dayak atan yaşça büyük ağabeyleri ne askerlik yaparken ona sürekli hazırolda durmasını emreden bir komutan ne çalıştığı şirkette sürekli azarlayan bir şefi, amiri veya genel müdürü yoktur. Bir insan, kendisine çocukluğundan beri sirayet etmekte olan tüm bu korku imparatorluklarını hayatının bir olgunluk yaşına eriştiğinde geride bırakır. Ancak bu sefer de korkuların en fenasıyla hem de ölene kadar boğuşmak zorundadır: Ölüm Korkusu. Doğumdan ölüme kadar sürekli Kork! Kork! Nereye kadar? Cevap: Ölene Kadar. Toprağın altına girildiğinde ancak insan üzerindeki tahakkümü sonlanacak olan tüm korkuların en büyüğüdür: Ölüm Korkusu . . . Peyami Safa ne güzel demişti; aklıma birden düşüverdi şu cümlesi: ‘’ . . . daima büyük bir alevle sarıldığını hissettiğin başın ancak toprağın altında soğuyacak ve ancak toprağın altında sen bu en tatlı ve en korkunç mest edici ve haşlayıcı hararetten ayrılacaksın.’’ O halde Issız Ada – yani, ülke - her şeyiyle (tüm kurumlarıyla) insan merkezli ego baz alınarak sıfırdan inşa edilmeli, Bir Korku İmparatorluğu kurulmalıdır. Tam da buradan hareketle yazar William Golding, küçük ıssız bir adada mahsur kalan bir çocuk topluluğu üzerinden aslında bir insanlık tarihi dersi vermiş, insanlığın bir özeleştirisini yapmıştır. Bu romandaki büyük resim budur. Roman Karakterleri Neyi Anlatır? Çevirmen Mina Urgan’ın son sözünde yazdığı açıklamalar ve açık kaynaklarda çok fazla alegorileri deşifre edidiği için uzun cümlelerle bahsetmeye gerek duymuyorum. Çok küçük cümlelerle kim neyi sembolize ediyor kısaca açıklayım: Ralph karakteri, ‘’Demokrasi’’yi temsil ederken bunun tam karşısına karşı karakter olan Jack karakteri kurguya dahil edilmiş, ‘’Demokrasi Karşıtı/Faşizm/Diktatörlük kavramlarını sembolize etmiştir. Domuzcuk karakteri ise sezginin, sağduyunun temsilidir. Kimsenin burnu bile kanamasın diye çırpınan biri için ‘’Domuzcuk’’ yakıştırmalı bir karakter ismi belirlenmesi de ayrıca bana çok manidar geldi. Her ne kadar vicdanlı duruşu, merhameti ve gelecek muhtemel tehlikelere karşı arkadaşlarını (halkı) uyarmasının neticesinde öldürülmesiyle Hz.İsa’yı andırıyor gibi gözükse de asıl Hz.İsa motifi Simon karakterinde gözlemlenmektedir Simon, ikiye bölünmüş güç dengelerinde sergilediği tarafsız duruşu, Dünya’yı ve hayatı algılayış biçimindeki olgunluk seviyesiyle çocuk görünümlü bir Aziz görüntüsü intibası edindim. Özellikle, dağdaki canavarın ne anlama geldiğini çözmeye çalışması ve buna kafa yoran tek kişi olması manalıdır. Kimsenin göremediğini gören bir peygambervari sezgiye, bilgiye ve öngörüye sahiptir. Tam da bu bilgiyi diğerlerine iletmeye çalıştığı sırada, canavarın kendisiyle karıştırıldığı bir anda öldürülür. Roman karakterileri arasında tespit ettiğim ufak bir detay da ‘’Küçük Çocuklar’’dır. Yaşlarının küçüklüğü itibariyle elbette Ada’ya (ülkeye) katkı sunamayan varlıklar oluşları, sürekli meyva yiyerek oyun oynayarak vakit geçirmeleri ve bir de üstüne üstlük geceleri korkudan ağlayıp altlarına işemeleri, Ada yöneticileri tarafından sanki aynı Adolf Hitler’in de aynı kanıda olduğu gibi yeryüzünde yaşamalarının gereksiz bir eylem olduğu ve yeryüzünden kalıntılarıyla beraber topluca silinmeleri gereken zayıf halkalar olduğu izlenimi vermektedir. Bu ufak detayın aslında çok önemli bir yer tuttuğunu düşünmekteyim. Yine burada gözlemlediğim şey Abraham Maslow’un hiyerarşisine bir atıf gibi durmakta; Maslow’un hiyerarşi güvenlik, yeme-içme olanaklarını sağlamak adına net bir çözüm sunması, adadaki çoğunluğu (halkın desteğini) kendi tarafına çekiyor. Ralph’in bu konuda pasif kalışıyla elindekileri (oy kaybı, halkın desteğini çekmesi ile) tek tek yitirmeye başlıyor ve iktidardan tamamen uzaklaşıyor. Halkın temel ihtiyacını karşılayamayan bir ülkenin iktidarı geçmişte ne kadar sevilmiş, sahiplenilmiş ve zamanında çılgınca desteklenmiş olsa da ekmek bulamayan halkın tenceresi kaynamıyorsa bir süre sonra aşkın yerini kin ve nefret alıyor, sonrasında ise tarih sahnesinden bir anda çekiliveriyorlar. Güzel söz söyleme ve hitabet sanatındaki ustalığıyla bilinen ve sadece bir döneme değil neredeyse her döneme damgasını vurmuş olan 9.Cumhurbaşkanımız Sn. Süleyman Demirel’in de dediği gibi: "Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur." Keşke uzay zaman bükülseydi de bir şekilde bizim Süleyman Demirel’i dinleme şansın olduktan sonra o iktidara talip olsaydın, Sevgili Ralph’çim. Siyaset, acemilerin yapacağı bir iş değildir. Romanın en başından itibaren bakıldığında çocukların aslında savaşçıl ortamlardan gelerek direkt Ada’ya düşmesi diğer bir detay. Ada’ya düşen uçağın aslında çatışma yaşanan bir hava sahasından kaçarken düşmesiyle zaten bu çocukların savaşın çocukları olduğunu anlayarak okumaya başlıyoruz. Tıpkı kitabın yazarı William Golding gibi . . . Savaş Ortamından Gına Gelmiş Bir Adam: William Golding Romanın yazıldığı tarih 1954 yılıdır, yani II.Dünya Savaşı’nın yıkımının etkilerinin yaşandığı yakın sonrası bir tarihtir. Kitabın yazarı William Golding de Kraliyet donanmasıyla birlikte bu savaşa katılanlar arasındadır. II.Dünya Savaşı’nı bizzat yaşamış birisi olarak insanların birbirlerini katletmek için nasıl birbirlerini vahşice öldürdüklerini, kulağını sıyıran merminin vızıldayışını, patlayan bombanın kopardığı bir uzvun havada taklalar atarak parçalara ayrılışını, yerde günlerce yatan cesedin üzerinde kuruyup yapışmış kanın nasıl koktuğunu bilen ve tüm bunlara bizzat kendi gözleriyle şahitlik etmiş bir adamdır, William Golding. Peki, bir insan kendi türünden bir yaratığa gözünü bile kırpmadan bunları nasıl yapabilir? William Golding’in tecrübe ettiği şey, savaş değil bizzat insanın kendisidir. İnsanı tecrüben eden yazar, Sineklerin Tanrısı kitabını bu bakış açısıyla oluşturmuştur. * * * “Dünyayı çocuklar yönetse herhalde daha yaşanır bir yer olur.” diye düşünüyordum bu kitabı okumadan önce. Ama kitap bu düşüncemi derinden sarstı. Bu kitabı okuduktan sonra kafanızdan geçmesi muhtemel bu sorular, insanlık tarihinin bir özeti niteliğindedir: Çocuklar, gerçekten masum mudur? Kötülük çocukluktan kendini belli eder mi? İyi dediğimiz şeylerin herkes için genel-geçer veya bir evrensel tanımı var mıdır? Kötücül davranışlar, toplumdan sıyrılan insanın genlerinin mevcut bir doğal bir parçası olarak mı ortaya çıkmaktadır? Kötülerle yapılan ve insanlık tarihi boyunca süregelen iktidar mücadelesini kazanabilmek için peygambervari derecede kutsal, yüce bir anlayış ve yüksek olgunluk seviyesinde olan bir insanın en iyi insanın sahip olması gereken tüm vasıflarına en üstün derecede sahip olması, bu savaşı kazanması için yeterli bir donanımdır diyebilir miyiz? (Farkındayım, bu soru insanı hem biraz ürperten hem de bir parça acıklı bir soru oldu.) İnsanlık, kendi haline bırakıldığında terazinin iki ucundaki iyilik-kötülük dengesinde hangi yöne meyil vermeye eğilimlidir? İnsan, kötülüğe meyilli bir mahlûk mudur? İyi insanlar, içindeki kötülüğü baskılamak adına bir gayret sarfederek mi iyi kalma çabası içine girerler? ‘’Ateş Yakmak’’ neden istenmez? Ateş yakıldığında eğer tesadüfen oradan geçen gemi o yakılan ateşi farkederse Ada’da tahsis edilmiş olan diktatörlük nizamının yıkılmasından mı imtina edilmekte ve hatta korkulmakta mıdırlar? Romana baktığımızda Jack karakterinin tavırları böylesi bir imtinayı açıkça göstermiyor mudur? Sırf gücü/iktidarı elinde bulundurmak pahasına bir insanın yapabileceklerinin sınırı ve son noktası neresidir? Romana baktığımızda iyilik, çok ağır aksak ilerleyip zamanla iyice yavaşlayan ve bir süre sonra da durma noktasına gelen sinir bozucu bir atalete sürüklendiğini görmekteyken kötülüğün ise metastaz etkisiyle süpersonik bir hızla çok kısa sürede yayıldığını ve sürekli ilerleyerek büyüme gösterdiğine tanık olmaktayız. Yani, eğer kötülüğü yaymak, çok da bir zahmet istemiyor. Zahmetsiz bir iş olan kötülüğün bu kadar kolay yayılması, insanın kötülük duygularına daha yatkın olması ile mi ilgilidir? Daha çok emek ve ilgi isteyen iyiliğin umulduğu şekilde talep gör(e)memesinin sebebi, insanın konformist bir varlık oluşu mudur? Bir insan, çıkarlarına aykırı olsa bile canının istediği gibi davranma hakkını feda etmeyeceğini bildiğimizden dolayı böyle bir çıkarım yapmak çok da yanlış değil gibi gözüküyor. Az biraz tembel miyiz sanki . . . Ne dersiniz? Kötülük, çocukluktan itibaren mi gelmektedir? İnsan doğuştan mı iyidir ya da kötüdür? Yoksa çevresinden mi öğrenir iyiyi/kötüyü? Uygarlıklar, insanın kendi elleriyle nasıl çöker? En Büyük Soru gelsin o halde . . . Geminin gelişi, bir kurtuluş mudur gerçekten? Yoksa başka bir savaşın devamı mıdır? Romanda bu detaya dikkatlice bakarsak gelen geminin bir kurtarma gemisi, yolcu gemisi veya bir ticari yük gemisi değil de bir kruzavör (savaş gemisi) olduğunu görmekteyiz. Bir savaştan çıkıp başka bir yeni savaşa gitmek üzere mi oradan alınmaktadırlar? Eğer yazar, krüvazörle bundan bahsetmekte ise Dünya hep kötülüğün çizgisinde kirli ufuklara doğru gidecek demektir . . . Vay halimize! . . . SON SÖZ: Sineklerin Tanrısı, distopya türünün en önemli başyapıtlarından biridir. Baştan sona alegorik bir roman olarak okunduğunda ancak tam olarak anlaşılabilir. 6-12 yaş aralığındaki insan müsveddelerinin – çocuk demiyorum çünkü onlar birer prototip yetişkin insan müsveddeleridir.- vahşetin yavaş yavaş ve kendinden emin adımlarla gelip cennet gibi bir Ada’yı (ülke metaforu) nasıl cehenneme çevirdiklerini gösteren İnsanlık Tarihinin Bir Panoraması’dır. Kitaptan kafamızı kaldırıp da günümüz ülkelerinin yönetimlerine baktığımızda; siyasette kullanılan çirkin dilin ve agresyonun, doğru orantılı olarak halk arasında insanların birbirilerine karşı aynı oranda şiddet eylemlerinde kullanıldığını görüyoruz; siyaset kabalaşırsa alt tabakada çok daha da sert bir şekilde karşılık buluyor. Romanda kullanılan en önemli metafor olan ‘’Deniz Kabuğu’’, içine üflendiği zaman ses çıkartan bir motif olarak roman kurgusuna özellikle eklenmiştir, ancak diğer bir özelliği de çok ince, hassas, kırılgan yapılı olduğundan dolayı elinden kayıp düştüğü anda tuz buz olur, bir daha da geri getirme şansı olmaz. İşte bu noktada kitabın yazarı William Golding, ‘’Demokrasi’’nin bir sembolü olarak karşımıza özellikle getirip koymuştur Deniz Kabuğu’nu, eserin sonlarına doğru da Deniz Kabuğu’nun kırıldığını görmekteyiz zaten. II.Dünya Savaşı’nda Faşizm’den bıkmış usanmış toplumların sonrasında demokrasiyi tesis etmek için nasıl da canla başla çabaladıklarını tarih sahnesinden hatırlamaktayız; Arthur Schopenhauer’in mermerin üzerine yazılması gereken bu meşhur sözünü belki de insanlık unuttuğu için dünya bu hale gelmiştir, kim bilir: ‘’En büyük uygarlıklar vahşete, demirin pasa yakın olduğu kadar yakındır. Demokrasi korunmazsa yani biz onu korumazsak yapısı gereği kırılmaktan başka bir sonu yoktur.’’ Daha ne desin? . . . Bugün çocukların üzerine bombalar yağdırılıyorken şu anda çok mu farklı bir görüntü vermektedir insan türümüz? Belki de Jack London’ın dediklerine bir yerlerden hep denk geliyoruzdur. Kim bilir?: ‘’Evrim, insanı çıldırtacak kadar yavaş gitmiyor mu?’’ - Maalesef Jack, ileri gideceğimize geri gidiyoruz… Ancak ben bu konuda ümitsiz değilim; Desiderius Erasmus gibi düşündüğümde enseyi karartmayıp insanlığa olan umudumu diri tutmaya gayret ederim. Çünkü, Erasmus ve Erasmus gibi düşünenler asla enseyi karartmazlar: ‘’Bütün tutkuların kaderi, günün birinde gevşemektir; her türlü bağnazlığın varabileceği nokta, günün birinde kendi başını yemektir. Akıl ise beklemesini ve direnmesini bilir. Kimi zaman, çevresindekiler sarhoşluk içerisinde tozuttuklarında, susmak zorunda kalır. Ama sesini duyuracağı günün de geleceğini bilir; çünkü hep gelmiştir.’’ İnsanoğlunun bir anda kendi çabalarının gerisinde kaldığı ve sonra yine kendisine yetişebilmek için bütün gücünü harcama zorunluluğu duyduğu o tipik anlardan biri yaşanmaktadır belki de dünyada. Geleceğimizi emanet edeceğimiz tek varlıklarımız olan Çocuklarımıza ve Tüm İnsanlığa umutla bakmaya devam edelim: Pop Müziğin ve Dansın Dostoyevski’si Michael Jackson’ın ünlü sanatçılarla yaptığı meşhur düet şarkısıyla incelememi bitiriyorum: We are the world We are the children We are the ones who make a brighter day, so let's start giving There's a choice we're making We're saving our own lives It's true we'll make a better day, just you and me * * * Son Not: Mevlana Celaleddin-i Rumi ile başlayıp Süleyman Demirel ile devam edip Michael Jackson’a hangi ara konuyu bağladığıma hala şaşmaktayım. Her birinin birbiriyle hiçbir ilgisi yok. Ancak inceleme konusunda her biri bir yerlerden geçip sonunda aynı yerde birleştiler. Çok ilginç bir inceleme yazısı oldu benim için :) Yazmak, bir yolculuğa çıkmak gibi, yol üzerinde giderken yolda kimin karşına çıkacağını, yol üzerindeki duraklardan kimleri otobüsüne alacağını hiçbir zaman kestiremiyorsun. Benim yolculuğumda karşıma çıkanlar bunlar oldu. Bana bunu yaptıran Sineklerin Tanrısı! Seni hiç unutmayacağım . . . Engin Mavi Sineklerin Tanrısı #y:221deE
Edebiyat
Sineklerin TanrısıWilliam Golding · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202597,3bin okunma
··
1.089 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
🙆🏻‍♀️🙆🏻‍♀️🙆🏻‍♀️ Ellerine, bilgine, dimağına sağlık sayın Engin Mavi . Çok bekledim o gemi gelecek diye İsmail abi gibi en sonunda rica üstüne kaleme aldığınız incelemeyi gördüm.😊 Bu kadar beklememe değdi doğrusu. “Çocuk romanı ya 5-10 çocuk adada kalıyor işte” diyenler çözümleme nedir bilmiyor biz de onları öyle kabul ediyoruz 😅 Nane aromalı serinlikten Michael Jackson’a kadar alkışlar 🙌🏻🙌🏻
Engin Mavi
Gönderi Sahibi
Çok teşekkür ederim @AyuzawaMisaki 🙏🏻✨ Senin teşvikinle ortaya çıktı bu inceleme. Gölgede kalan, doğru anlaşılamayan cok kısımları olan bir kitaptı. Biraz gecikmeli de olsa yazıyı tamamladım. Yalnız ben hala hiç hesapta yokken Süleyman Demirel ile Michael Jackson’a konuyu nasıl bağladım oraya takıldım. Kalemim çok ilginç haylazlıklar yapıyor, kalemimin kulağını çekmem gerecek sanırım. 😂😅