Başlıktan belirttiğim gibi ördekten mektuplar'dan ziyade ördeklere mektuplar desek daha doğru. Eser a posteriori içerikli. İçerisinde yer alan bilgiler belli bir seviyede kendini geliştirmiş insanların zaten bildiği konuları ele alıyor. Bu yüzden kendini geliştirmeye yeni başlayan küçük yaşta ve genç ördeklere mektuplar olarak gördüm ya da yaşı geçmiş ama ördekten ya da Fyodor Dostoyevski'nin Suç ve Ceza eserinde bahsettiği papağanlara yazılmış bir eser diyebilirim.
Yazarın ön söz de bahsettiği başkasının bedeninde olsak bile seçimlerimiz yine kendimizin seçimleri olacağı bu yüzden başkalarını kesinlikle anlayamayacağımızdan bahsetmesini görüyorum ve arttırıyorum kişinin zihni başka bir bedende olmasa bile kimse kimseyi anlayamaz. Örneğin bir yakınınız vefat ettiği zaman en yakınınız sizinle beraber üzülse bile sizin içinizdeki gerçek duyguları anlayamaz ya da tam tersi mutluluğunuzla mutlu olan yakınınız sizin içinizdeki gerçek sevinç duygularının farkına varamaz insanın sokaklar dolusu kalabalıkların içindeki yalnızlığı da burada yatmaktadır. Bunu en iyi anlatan ve yaşayan yazar sanırım Oğuz Atay'dır. Tutunamayanlar eserinde başlarında intihar etmiş arkadaşı Selim'i düşünürken Turgut "bana neden anlatmadın selim? Anlamasam da dinlerdim seni" derken tek cümleyle bu durumu anlatmıştır. Yine bu konuyla alakalı Tatar Çölü eseri harika bir yapıttır.
Kitabın dili hafif ancak yer yer akıcılığı kesen gereksiz ve konudan uzaklaşan anılar mevcut. Ancak iyi niyet ilkesiyle hareket ederek bu eser zaten yazarın da bahsettiği çocuklar ve torunlara kalması için yazılmış, çevresinden gelen öneri ve istek üzerine yayımlanmış bir kitap olduğu için bunları eleştirmek de yersiz olacaktır.
Eserin başında kuşak çatışmasından bahsedilmesi Aristoteles zamanından beri süre gelen ve trajikomik olarak bahsediliyor. Bunun sebebi Babalar ve Oğullar eserinde olduğu gibi babalar ve evlatların yaşadığı şartların ve fikirlerin, yaşamın değişmesinin nedenleri sebebiyle kaçınılmaz olarak yaşanıyor. Hatta Oğuz Atay Londra'da hastane odasında kızına yazdığı mektubunda Babalar ve Oğullar eserini okumasını istemiştir.
Eserin ilk hikayesinde mahir yüzbaşı bir başçavuş ve bir savcı etrafında dönen olay anlatılır. Spoiler vermek istemem ama bunu söylemeden düşüncelerimi ifade edemem. Öyküde savcı kanunsuz emirler vermektedir ve astsubay başçavuş rütbesinde bulunan bir personele kanunsuz emirler vermektedir. Mahir yüzbaşı bir kurgu hazırlayarak tatlılıkla olayı kapatır. Savcı "ben amirim emirlerim yerine getirilmelidir" diyerek bir dayatma yapmaktadır. Ülkenin eğitim sistemi gözler önüne seriliyor. Kanunu bilmeyen bir insan savcı olabiliyor. Diplomayla kaliteli bir insan olunmuyor. Ayrıca bu olayın tatlılıkla yol bulunması yerine gereğinin yapılması gerekirdi. Günümüzde gördüğümüz gibi hukuksuzlukla insanlar mahkemelerde derdini anlatamaz hale gelmiştir bu tarz savcılar sayesinde. Şu unutulmamalıdır ki Cumhurbaşkanı bile kanunlardan üstün değildir. Bu tarz kanunu bile bilmeden hukuk insanı olmuş bir insana emredersiniz denildiği için ülke bu haldedir. Yine mahir yüzbaşının çocukluğuna gittiğimiz zaman çevresindeki kadınların dedikodu asla yapmadığını yazıyor ancak dedikodu yaptıklarını ve bir insanın bütün hayatını etkileyecek evlilik konusu üzerinde planlar yaptığını görüyoruz. Bu kısımları okurken yazarın benim gibi düşündüğünü ve "acaba hayatım kendi yaptığım seçimler zannettiğim kaç seçimin bu tarz insanlar tarafından planlandığını" sorguluyor. Dedikodu olayına gelecek olursam dedikodu sanılanın aksine iyidir 150 kişiye kadar bir toplumda insanlar dedikodu yaparak kimin iyi ve kimin kötü olduğunu tanır ve kendine yakın gördüğü insanlarla ortak hedefler doğrultusunda çalışır. Cengiz han'ın başarısındaki sırlardan biridir bu. Küçük birliklerde bulunanlar kendi aralarında bir Çavuş seçerler ve birbirlerini tanımaları ve bu çavuşu seçmeleri ancak dedikodu yoluyla mümkündür büyük birlikler ise tarihteki ilk kurmay akademisi kaşık'tan çıkan subaylardan atanır. Küçük birliklerde saygı duyulan bir çavuş dışarıdan atanan bir subaydan birliği daha iyi yönetir. Büyük birliklerde sayı fazla olduğu için askerler birbirlerini tanımaz ve ortak hedefte ortak hareket etmekte güçsüz yaşayacakları için subay atamasını zorunlu görmüştür Cengiz han. Yine mahir yüzbaşının çocukluğundaki kadınların ahlak anlayışı düşündürücü çünkü deneyimlerden kaynaklanan ve öğütler vaad eden bir eser olduğu için içerikte bulunan kadınların falanca kadının güzelliği ve başkası kapmadan kendilerinin kapması gerektiği, bu güzelliği kendi oğullarına söylenince kesinlikle merak edip gidip göreceği düşüncesi ahlaki olarak düşündürücüdür. Başkasının kapmaması bir kıskançlık, kendi oğullarının güzellik denilince gidip görmek isteyeceklerini düşünmeleri, kızını dövmeyen kendi dizini döver düşüncesi kız çocuklarına yapılan zorbalıktan ve baskıyla, şiddet ile zulmden başka bir şey değildir. Ancak medeniyetten uzak toplumların düşüncesidir.
Askeri okulda öğrencilerin "mutlak itaat" ilkesini benimsemeleri, benimsemeyenlerin de sistem dışına itilmesi manidar olmuş. Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal Atatürk'ün mutlak itaat etmemesi ve sorgulamasıyla devrimci bir düşünceyle kurulmuştur. Askeri okullarda mutlak itaat istemek yerine vatanın ve milletin geleceği için liyakat ile davranarak her türlü bağnaz gerici düşünceleri sorgulaması gerektiği öğretilmelidir. Yanlış olana mutlak itaat ne derece doğrudur bunun sorgulanması gerekir. Hikayede kerim kendisine dayatılan gerici bir düşünceyi sorgulamış ve "mutlak itaat" kavramına boyun eğlememiş Atatürkçü düşünceyi tamamen yanlış anlamış bir üstüne karşı şeytana uyup güldüğünü söylemiştir ancak gülmek devrimci bir eylemdir.
Eserde büyükbaş hayvanlarını gece dışarı çıkaran bir adamla karşılaşıyoruz. Adam hayvanları gece dışarı çıkarma sebebinin ot seçmemeleri için yaptığını söylüyor ancak bu durum hayvanların süt verimini düşürüyor. Bu analojiyle yazar aynı bu hayvanlar gibi sorgulamayan ve karanlığa mahkum edilen bir toplumu eleştiriyor.
Kitapta "cahil cesur olur" diye bir cümle geçiyor. Cahilin öne atılması cesaret değil bilgisizlikten kaynaklanan bir aptallıktır. Aristoteles altın orta doktrininde cesaretin korktuğun halde korkunun üzerine gidebilmektir yani altın bir orta nokta vardır erdemlerde. Bilgisizlikten dolayı yapılan her eylem, bilmeden yapılandır. Cahilin öte atılmasında cahil kişi kendisine zarar vereceğini bilemez, bilgili olsaydı bunu yapmayacaktı.
İnsanın üzerine yapılan baskının özgürlüğü kısıtladığı, kişinin baskıdan kurtulmak için devrimci bir hareketle tersine hareket etmesinin aslında özgürlüğe kavuşmak olmadığı bir isyan olduğu vurgulanıyor. Aslında bu da insandaki özgürlük istenci olarak görülebilir.
Bir hikayede Rıdvan karakteri gelecekten ziyade geçmiş için insanın pişmanlık içinde olduğunu söylüyordu. Haklıdır. İnsan zaten ölümden gelecekte olmamanın kaygısıyla korkmak geçmişinde yaşanmamış bir hayatı olduğu için korkar. 1914 yılına giderek dünya savaşını durdurma imkanı olabilir miydi insanın? Bu dede torun paradoksuna yol açan bir şeydir geçmişi değiştirmek mümkün değildir. Değiştirilecek bile olsa determinizm nedensellik ilkesi nedeniyle her şey yine aynı şekilde gelişecekti.
Karakterin bahsettiği zaman yolculuğu Amerika'nın dünyanın geri kalanından çok ilerde yaşaması ya da İsviçre'nin aynı şekilde Afganistan'ın da dünyamızdan çok gerilerde daha ilkel olarak yaşaması ve buralara yolculuk etmesini konu ediniyor. Bilinmeyen bir dünyada yabancı kalmak ama aynı yeryüzünde yaşamak. Zenginler yetinmeyi bilmedikleri için diğer insanları fakirliğe mahkum ediyorlar diye özetliyor yazar. Ancak bunun sebeplerinden biri de dindir. Din halkın afyonudur. Zenginler fakire tanrıdan başka bir şey bırakmamıştır. Seni cennet vaadiyle kandıranların hayatlarına bir bak bu dünyada cenneti yaşadıklarını göreceksin.
Yaşamadan ölüyorlar diyor yazar. Aynı Oğuz Atay'ın "yaşamamaktan yoruldum" demesi gibi. Ancak yaşamayan insan zaten ölüdür. Aslında ölüm diye bir şey de yoktur. Epikür'ün dediği gibi "ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum." Yani ölüme geçiş evresi yoktur. Ya içindeyizdir yaşam çemberinin ya da içinde değilizdir.
Yazar savaş karşıtlığı düşünceye sahip Mustafa Kemal Atatürk "nefs-i müdafa dışında her savaş bir cinayettir." der ve doğrudur. Çanlar Kimin İçin Çalıyor eserinde yazar inandığın değerler uğruna özgürlük uğruna savaşabilirsin hatta bu uğurda insan öldürmek zorunda da kalırsın. Ancak insan öldürmenin doğru olduğuna inanmamalısın, inandığın an uğrunda savaştığın değerler de boşa gider diyerek durumu güzel bir şekilde anlatmıştır. Yazarın da bu düşüncede olması takdir edilmesi gereken bir durum.
Hayvan hakları durumu da ele alınan konular arasında evde beslenen köpeklerin bir lüks göstergesi mi olduğu sorgulanıyor. Hayvan haklarına zararlı hayvanlar da dahil midir? Örneğin istilacı bir tür olan balon balığının hakları nedir? Ahlaki olarak bunlar tartışılan konulardır.
Bir insanın hayvancılık yapması örneğin ördek yetiştirmesi onun ördekler hakkında her şeyi bildiğini düşünmek yani körü körüne bunu düşünmek insanı kötü deneyimlere sürükleyebiliyor. Sırf otorite sahibi diye kişinin söylediği her şeyi doğru kabul etmek ve sorgulamamak günümüzde ülkemizde en çok yapılan hatadır. Yazar sorgulamanın önemini kitabın genelinde ana tema olarak yaymış durumda.
Yazacağım daha çok şeyler var ama çok uzun bir inceleme oldu. İki konu hakkında kısaca yazarak kapatacağım.
Kırmızı koltuk hikayesinde öğrenciler bu kırmızı koltuğa öğretmenleri tarafından oturtulup sınıftan bu öğrenciy ieleştirmelerini istiyor. İlk başta Matrix filminde morpheus'un oturduğu kırmızı koltukta ikonik kırmızı ve mavi hap sahnesi ve kişinin yaptığı seçimlerin eleştirilmesi zannettim. Ancak daha sonra konu ölümü düşünerek carpe diem öğretisine ve oradan da memento mori'ye geldi.
Bir de Merhametin tanrıya bağlanması var. Merhametten maraz doğar diyenlere toplum eleştirisi var ancak cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir. Bunu da karakter daha sonra iyi niyetinin kendi cehennemini oluşturduğunu söylüyor bu deneyimi yaşayarak aslında önceki eleştirisiyle çelişiyor. Allah rızası için iyilik yapmak ahlaklı bir davranış değildir. Çünkü bir çıkar vardır. Allahın rızasını kazanmak. Cennete gitmek için ya da cehennemden korkuldugu için iyilik yapılması bir çıkar işinden başka bir şey değildir. Herkese keyifli okumalar diliyorum.