İskenderiye Dörtlüsü
Lawrence Durrell, bu dörtlemede aşkı, ilişkileri, bir şehri ve bir dönemi farklı açılardan bakan bir hakikat oyununa dönüştürerek anlatıyor. Her kitap, aynı dünyaya başka bir ışık düşürüyor. Bu yüzden İskenderiye Dörtlüsü, bir olay örgüsünü takip etmekten çok, aynı olayların yeniden ve yeniden inşasını izletiyor.
İlk kitap Justine, hatırlamanın gölgeleriyle açılıyor. Anlatıcı Darley’in belleğinden dökülen, çoğu kez zamansız, şiirsel, tutkulu ama bir o kadar da kapalı bir anlatı. Bir kadının etrafında dönen dairesel bir dil. Bunu okurken, metnin peşinden gitmiyorsunuz aslında; onun içinde kayboluyorsunuz. İlk kitabın büyüsü, sonrakiler için çok şey vadediyor.
İkinci kitap Balthazar, ilk metne düşülen dipnotlar gibi. Ama sadece açıklama değil, sarsılma da getiriyor. Aynı sahneler başka açılardan görünmeye başlıyor. Ve anlıyorsunuz: Ne Darley’e ne de kendinize güvenebilirsiniz. Okurun da oyunun bir parçası olduğu bir hakikat deneyi bu. Artık merak yanına şüpheyi de katıyor.
Üçüncü kitap Mountolive, perspektifi tamamen değiştiriyor. Artık anlatıcı Darley değil. Duyguların ve arzuların yerini bu kez diplomasi, sömürge düzeni, dini politikalar ve tarihsel çıkarlar alıyor. En başta kişisel sandığımız şeylerin altında politik ve yapısal bir ağla karşılaşıyoruz. Son kitaba dair beklenti de böylece iyice zirveye çıkıyor.
Clea ise bir dönüşüm romanı. İlk üç kitaptaki görecelik, yerini zamana bırakıyor. Hem bugün hem geçmiş ağır ağır çözülüyor – ama asla çırılçıplak da kalmıyor. Bir okur olarak anlatıldığı kadarına razı gelmekle ilgili bir sıkıntım yok. Ama umduğumu bulmama engel olanlar var.
Durrell bu dörtlemeyle romanı bir bilinç deneyi hâline getiriyor. Karakterler sabit değil; roller sürekli değişiyor – tıpkı hayat gibi. Aşk, ihanet, idealizm, ölüm