Şu an Ferhan Şensoy’un “Kalemimin Sapını Gülle Donattım” kitabının tam ortalarındayım. İçimde garip bir burukluk var; sayfalar azaldıkça kitap neredeyse bitecek diye korkuyorum. Kendi kendime, "Biterse ben ne yaparım, nasıl Ferhan’sız kalırım?" deyip duruyorum. Öyle bir his ki bu, ruhu ruhuma o kadar yakın bir karakterle karşı karşıyayım ki, o kendi anılarını anlatırken ben de gayriihtiyari kendi anılarımın derinliklerine yolculuk yapıyorum.
Onun o hayta, hafif serseri, sempatik, haylaz, asi, çılgın ve çapkın hallerini okudukça, kendimle arasındaki benzerlikleri görüp hayretler içerisinde kalıyorum. Olayları görüş biçimi, ince esprileri, hayatın o karmaşası içinde bir şekilde uyumla akıp gidişi ve keskin gözlem yeteneği... Onunla aramızdaki yakınlık o kadar fazla ki, sanki Ferhan Şensoy’un satırlarında kendi gençliğimi okuyorum. Bir yandan bu muazzam yakınlığın keyfini çıkarırken, diğer yandan da içimden bir ses hayıflanıyor: "Bu yaşa kadar neden onunla, bu dille tanışmadım?"
Kitabın nedense hiç sıkmayan, o kadar yalın ve su gibi akan güzel bir dili var ki... Sürekli bir hayal alemine dalışı, daldan dala atlayışı var ama o dağınıklık bile öyle bir estetikle sunulmuş ki kaybolmuyorsunuz. Abartısız söylüyorum; her ama her kelimesinde, her cümlesinde kendimden bir parça buldum.
Kitap tamamen bittiğinde şüphesiz daha kapsamlı bir inceleme yazacağım. Ancak daha yolun yarısındayken içimden gelen bu sesleri, bu yoğun duyguları hemen kağıda dökmek istedim. Ferhan Şensoy’un kalemiyle gülle donattığı bu yolculukta, ben de kendi ruhumu donatıyorum.