RENOİR. BRESSON. COCTEAU. TATI
Renoir? Bana çocukluğumdaki ileri kır karakollarını hatırlattığı için özellikle sevdiğim bir filmi var. Le Fleuve (Irmak) filmi. Oradaki şiir yazan kızı sevmem, ama yılanı arayan çocuğu severim. Ganj'a inen bayırları, verandaları, siestaları, bahçeleri severim. Filmdeki Hintlileri sevmem. Onları göstermenin bir anlamı yok. Her yerde rastlanılan o inceliği, nezaketi de sevmem. Renoir'de aşk çok yapmacıklıdır. La Règle du jeu (Oyunun Kuralı) benim gözümde buna, ağır aksak, ölçülü bir dansa dönüşen arzuya bir örnek. En iyi ihtimalle çehre değiştiriyor -galiba hizmetçiler de. Pek iyi hatırlamıyorum. Bresson? Cocteau? Bresson çok büyük bir yönetmen; gelmiş geçmiş yönetmenlerin en büyüklerinden biri. Pickpocket (Yankesici), Au Hasard Balthazar (Rastgele Balthazar) tek başına tüm bir sinemanın yerini doldurabilir. Cocteau'yu çok az tanırım. Onun hakkında pek söyleyebileceğim bir şey yok, çünkü hiç düşünmedim. Cocteau sanırım çok güzel, ama benden başkalarına göre. Bunlar daha sinemadan söz açar açmaz Cocteau'yu sevdiklerini anlarım. Tati? Kesinlikle hayranım. Bence dünyanın belki de en büyük sinemacısı. Playtime (Oyun vakti) akıl almaz bir filmdir; modern zaman üstüne çevrilmiş en büyük film. ''Kaybolan Zaman Peşinde'' düzlemine benzer bir düzlemde; öte yandan site ölçeğinde de ''halkın kendisi oynuyor'' diyebileceğimiz tek örnektir. Film sanırım bu yüzden iş yapmadı; halk bir soyutlamadır ve kaderine terk edilmiş kişinin hikâyesini her şeyden çok sever. Bununla birlikte, Tati bana Bresson'un filmlerindeki kadar kendi mekânımda olduğum duygusunu vermez. Benim için Bresson'un acıya kadar yolu vardır. Tati'nin sevince kadar. Ancak, kuşkusuz Tati benden, Bresson'a göre daha az şeyi alıp götürür, daha az şeyi sürükler. Şu tarz bir eliştiri başlatmamız gerekir: Filmden zaman dışı
Değindiğimiz gibi, resmin sinemaya aktarımı değişik yöntemlerle gerçekleşir. Kimi zaman doğrudan bir alıntılama olabileceği gibi kimi zaman yalın bir anıştırma, filmin kurgusunda gösterim, sergileme, taklit, kopyalama vb. biçimlerde olabilmektedir. J. L. Godard'ın A Bout de Sou.ffle'unda (Serseri Aşıklar, 1960) kadın oyuncunun Renoir' ın Mademoiselle lrene Cohen (1880) adlı portresini duvardan duvara dolaştırması bir tür sergileme biçimi olarak filmde yer alır.
Sayfa 114·Kitabı okuyor
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Kendi filmimi yapacaksam, bunun başından sonuna dek bir mucizeler silsilesi olacağından emin olmak isterim; olay yaratmayacak gösterimleri izleyerek kafa dağıtmanın alemi yok çünkü. Gelgelelim İzleyicisine olağanüstü gelen bir film için elzem olan, izleyicinin kendisine gösterilen mucizelere inanabilmesidir. Bu yüzden, her şeyden önce basma kalıp ve can sıkıcı retorik kamera hareketleri ile dolu günümüzün itici sinema-gösterim ritmi terk edilmelidir. En sıradan melodramlarda bile kamera katili her yerde izleyip, hatta ellerindeki kanı temizlemek için banyonun içine kadar giriyorsa, insanın inanası gelir mi buna? İşte bu nedenle Salvador Dali, daha filmine başlamadan önce kamerasını hareketsiz kılmaya, İsa’nın çarmıha gerildiği gibi onu yere çakmaya özen gösterecek. Eylem görüntü alanı dışına taşarsa, ne yapalım! İzleyici (gerilim içinde, zıvanadan çıkmış, derin derin soluk alarak, ayaklarını pat pat yere vurarak, kendinden geçerek veya sıkıntıdan patlayarak) eylemin görüntü alanı içine dönmesini bekleyecek.
Sayfa 96·Kitabı okudu
Girişken ya da utangaç, riski göze alan ya da riskten kaçınan, serüvenci ya da evcimen olmamıza öncelikle şekil veren şey mizaçtır. Bu da bir duygusal tavır kalıbı olarak çocuklukta ortaya çıkar.
Ağustos-1978, Rex Sineması Yangını, 470 Ölü
Rex Sineması'ndaki yangın, daha sonra yangını çıkaranların Şah'ın muhalifleri olduğunu öğrenecek olsak da, insanların Şah'tan kurtulma kararlılığını güçlendiriyor. Ancak şu anda genel olarak öfke kontrol altına alınamayacak kadar büyük. Gösteriler devam ediyor. Şah olmasın da kim olursa olsun! Şimdi yanan arabalar ve alev almış çöp tenekeleriyle dolu, öfkeyle kaynayan bir şehirde, değişim ve özgürlük için çırpınan bir ülkede yürüyorum. Kalbim ağırlaşmış. Bir kez daha kederle örtülüyüm. Yürürken, kafamın içindeki ses yine fısıldıyor. Ve tepeden tırnağa ürpermekten kendimi alamıyorum: Ya devrim başarılı olursa, ya ardından gelecek olan daha kötüyse?
Sayfa 257 - Hüma·Kitabı okudu