Varoluş teriımini modern anlamda kullanan ilk filozof
·tur Kierkegaard. Varoluş derken ne anlıyor? İlkin soyut
düşünmeye karşı somut düşünüşe yönelir o. Soyut düşünmede, varoluşla ilgili kaygılarıyla birlikte tek kişi unutulmuştur.
İkinci olarak nesnel düşünceye karşı çıkar. Nesnel
düşüncede kişisel tutkunun, sevgi ve nefretin, ilginin, kısaca her içten olan şeyin öldüğüne inanır. Nesnel düşünme karşısına öznel düşünmeyi koyar. Öznel düşünen, kendi
gerçek varoluşunun iç yönünü ortaya koyarak felsefe
yapar. En çok karşı çıktığı filozof da "soyut düşünür" dediği
Hegel'dir. Hegel'de öznel varoluşu içinde tek kişinin
ortadan kalkmasına, dahinin bile düşüncenin sürüklediği
boş bir yaprak gibi olmasına karşılık, bu yeni felsefesi ile
Kierkegaard tek kişiyi kendi asıl varoluşunun en uyanık
bilinci içinde toplaımak ister. Bu felsefe doğrudan doğruya şu çağrıyı duyurmak ister: "Yaşamını boşuna harcama,
günlerini öldürme, uyku içinde geçirme, uyan ve insan ol".
İnsanın, Tabiatın bir parçası olmaması ve yalnızca tabiatı ile bilebileceği
ve upuygun nedeni olduğu değişmelerden başka değişmeleri tecrübe
edememesi, duyamaması imkânsızdır.
Şeylerin dingin doğası, değeri olan tek
önerme, zincirlerinden boşanmış kapitalizm ile güçsüz demokrasi
arasındaki doğal ahenktir. Güçsüzdür çünkü gerçek
iktidarın, Sermaye'nin iktidarının yanında uşaktır ve
işçilerin ve halkın özleminin yanında sıkı sıkıya "denetim
altında tutulmaktadır".
Eski sosyalist ülkelerin temel sorunu, aşırı güçlü ve gelişmenin önünde engel oluşturan bir bürokrasinin varlığından çok, devlet yönetimindeki her türden bürokratlaşma eğilimini de zayıflatacak bir toplumsal dinamizmin korunamamış olmasıydı.
Devletin ya da bürokrasinin toplum (ya da işçiler) tarafından denetlenmesi, ne kadar gerekli ve yararlı olursa olsun, tarif edilen sorunun mutlak bir çözümü olamaz. Daha doğrusu, toplumsal denetim mekanizmalarının kağıt üzerindeki varlığı, bunların fiilen kullanılmasını güvence altına almaz.
Sosyalizmin gerçek ihtiyacı, kitlelerin, devleti “denetleme”nin ötesine geçerek yönetmesidir. Halkın devlet yönetimini giderek kendi ellerine alması, kapitalizmden çıkıp geldiği şekliyle devletin ortadan kaldırılmasının da tek yoludur. Bunun somut biçimi ise, toplumsal örgütlerin devlet yönetiminde giderek daha fazla rol üstlenmesidir. Yalnızca “örgütlü” bir halk, devlet yönetimini kendi eline alabilir. Toplumsal örgütlerin devletten bağımsız olmasını istemekse, devletin halktan uzaklaşmasını ve halk üzerindeki bir egemenlik aygıtı olarak kalmasını istemekle aynı anlama gelir.
Jakob Burckhardt, 1870'lerde Fransız Devrimi üzerine
verdiği dersi şu sözlerle başlatmıştı: "1789'da insanlığı vuran
aynı fırtınanın bizi hâlâ geleceğe doğru sürüklemekte olduğunu
biliyoruz."