Sait Halim Paşa Yalısı’nda Yeşilçam Rüzgarı
Türk Sineması Sait Halim Paşa Yalısı'nı 1960'lı yılların başından itibaren kullanmaya başladı. Yalı Yeşilçam senaryoları için tüm görkemiyle bir zenginlik simgesiydi. Burası bir zamanlar Türk Sinemasına platform da olmuştur. Yalının ilk kullanıldığı film 1962 yılında çekilen Erkek Fatma Evleniyor adlı bir santimental komedi idi. Broşürde 1962 diyor ama bu film çeşitli kaynaklarda 1959 yılında çekilmiş, 1963'te gösterime girmiş olduğu yazılı. Türk sinemasının büyük komedi yıldızlarıyla kurulmuş güçlü bir kadrosu var. Yönetmeni Abdurrahman Palay, oyuncular; Abdurrahman Palay, Neriman Köksal, Vahi Öz, Suna Pekuysal, Suphi Kaner, Necdet Tosun, Cevat Kurtuluş, Bedia Muvahhit, Mualla Sürer... 1965 yılında sinemamızın usta yönetmenlerinden Halit Refiğ'in yönetmenliğinde çekilen, Türk sinemasının önemli entelektüel örnek filmlerinden olan Harem'de Dört Kadın. Bu filmin senaryosu romancı Kemal Tahir tarafından yazılmıştır. Sinema eleştirmenlerinin yorumuna göre, Haremde Dört Kadın, aslen bir dönem filmi olup Atıf Yılmaz'ın yönettiği İki Gemi Yanyana (1963) ile beraber Türk sinemasındaki ilk lezbiyen ilişki karelerini içerir. Oyuncular: Cüneyt Arkın, Sami Ayanoğlu, Nilüfer Aydan, Pervin Par, Ayfer Feray, Devlet Dev-rin, Tanju Gürsu, Önder Somer, Birsen Menekşeli, Hüseyin Baradan ve Hüseyin Peyda... 1970 yılında ise yalı Tony Curtis ve Charles Bronson'un baş rollerini oynadığı You Can't Win 'Em All (Türkçe ismi; Her Zaman Kazanamazsın) (Paralı Askerler) adlı filme ev sahipliği yaptı. gelmesi, daha sonra Türk Kurtuluş Savaşı'na Türklerin yanında katılması, milis güçler ve Kuvâ-yi Milliye arasındaki ilişkiler anlatılıyor. Bu filmde Fikret Hakan ve Salih Güney de rol aldı. Filmin diğer Türk oyuncuları arasında Erol Keskin, Yüksel Gözen, Bülent Gültekin, Mümtaz Alpaslan, Suna
Sayfa 519 - Sait Halim Paşa Yalısı - Yeniköy·Kitabı okuyor
Fotoğrafa inanma,iyi fotoğrafçı öyle bir açıdan çeker ki,Ayşen Gruda'yı Cher sanırsın.
1000Kitap
Reklam
“Sevmek, sevilmek gibi bir yüce mertebe yok insan için! Ne demiş Mevlana Hazretleri: ‘Orda ne dermansızlık var, ne dert var. Orda ne gam, ne kasavet var! Orda ne kadı, ne vali!’ Orda sen varsın!”
“Bu saray... Bütün saraylar, bir mezbaha!”
Ayşen Guruda
“Nahide Şerbet” karakteriy¬le 1970’lerde artık bir televizyon yıldızıydı. Türk halkının hayatı¬na bu isimle girdi, en önemli ka¬dın komedyenlerden biri oldu. Ün kazandığında evliydi; Yıl¬maz Gruda ile 1976’da boşansa¬lar da soyadını bırakmadı. “Geri zekalı”nın kısaltılmışı anlamın¬daki “gerzek” kelimesiyle Türk argosuna kazandıran Ayşen Gruda’nın kavram üreten tarafı da eksik değildi. Ayşen Gruda “gü¬zel” değildir. Yeteneği, emeği ve şüphesiz tiyatro/kamera oyun¬culuğuna olan tutkusuyla bu müstesna durumu müthiş bir avantaja çevirmiş, büyük bir estetik yakalamıştır. 1977’de edindiği “Doma¬tes güzeli” lakabıyla arası pek iyi olmamış; bunu kullananlara “Ben ondan sonra bir sürü şey yaptım, siz hâlâ orada mısınız?” dercesine bakmıştır.
Bir Yazar Bir Kitap
* Size öyle bir hikaye anlatacağım ki, anlatacaklarım bittiğinde, öğrendiklerinizin bir kısmını unutmak isteyeceksiniz. Heyhat, hepimiz unutmayı becerecek kadar şanslı değiliz. Bazen hayatınızda tüm taşların yerli yerine oturduğunu, ömrünüzün kalanını birbirine geçmiş Lego parçaları arasında sessiz sedasız tamamlayacağınızı düşünürsünüz. Bu, evvela güven ve huzur duymanızı sağlar, sonra da sıkıntı. Ben sıkıntı safhasındaydım. Her şey olması gerektiği gibiydi, peki ama yeterince güzel miydi? Doğru ile güzel arasındaki mesafe, kendi halinde bir insanın başını derde sokmaya kâfi miydi? Güzel ama yanlış bir ihtimal, tadını yitirmiş doğrudan evladır çoğu zaman. Bir yanlışı, sırf güzel olduğu için sevebilir insan. Bir şeyi güzel bulmaksa, galiba onun kalpte yarattığı kıpırtıyla ilgili. Hadi o kıpırtının adını heyecan koyalım. Yıllar sonra ilk defa heyecanlandım. Yıllar sonra ilk defa, gece uyumadan evvel ve sabah uyandığımda aynı kişiyi düşündüğü¬mü fark edip telaşa kapıldım. Yıllar sonra ilk defa, gece gündüz demeden içimden onunla konuştum, ona sözler hazırladım. San¬ki dünyadaki her şeyden emekliye ayrıldım da kendimi tümüy¬le o ikinci varlığa adadım. Hadi o adayışın adını da aşk koyalım. Bilim insanları, aşkın bir çeşit hastalık olduğunu söylüyor; obsesif kompülsif bozukluk. Yıllar sonra, bile isteye ve bizzat illetin kendisinden şifa umarak, yatak döşek hastalandım. Açıkçası, yatak kısmı başlangıçta eğlenceliydi, fakat çok geçmeden aşkın ne feci bir bela olduğunu nedametle hatırladım. Onu ilk gördüğümde, üzerinde lacivert bir ceket vardı; la¬civert rengi hiç sevmem. Dudaklarından aşağı sarkmış bıyık¬ları arasından harıl harıl bir şeyler anlatmaktaydı; bıyıkla¬rı ve anlatacak mühim şeyleri varmış gibi şevkle konuşanları da sevmem. Yakışıklı biri sayılmazdı, ama
HEP KİTAP
Reklam
Reklam