• Bazen nedeni olmaz bazı şeylerin, kelimelerle anlatmak imkansız bir hal alır hissettiğin ve düşündüğün şeyleri… Bir şeylere tutunma ihtiyacı hisseder ya insan, boşluktadır, uçurumun kıyısından boşluğa bakar, hangi yöne gideceğini bilemez ya bazen, işte öyle bir noktadayım bende…
    İçimde ki her şey karman çorman bir halde çözemiyorum. Duygularım, düşüncelerim, kendime anlam veremiyorum. Nedeni yok bazı şeylerin…
    Korkularım var... Anlamsız boşluklarım… Tek bir dokunuşla yıkılacak bir yapı gibiyim… Çok yorgun, çok incinmiş, hayal kırıkları cam kırıkları gibi acıtıyor canımı…Alınganım belki de yaşanmışlıkların ağırlığı var üzerimde…
    Ve yalnızım…
    Koca dünyada bir başıma...
    Korkuyorum…
    Çok korkuyorum…
    Elimi uzatsam tutar mısınız…
    Ağlasam başımı okşar mısınız…
    Üşüsem sarar mısınız beni…
    Biraz huzur için tüm ömrümü vermeye razıyım desem, bir şey ifade eder mi bu size…
    Beni anlar mısınız, anlamak ister misiniz…
    En az sizin kadar zayıfım desem, inanır mısınız…
    Bu güçlü görüntünün altında ki güçsüzlüğü görebilir misiniz…
    Beni bir kez olsun karşılıksız ve çıkarsız sevebilir misiniz…
    Göz yaşlarım içimde hapsoldu yine…
    Damla damla içime, yüreğime akarlarken çok yanım yanıyor Bilir misiniz bu acıyı….
    İnsan yüreğimi tutar mısınız avuçlarınızda…
    Anlar mısınız nasıl acı çektiğini ruhumun…
    Biliyorum çok saçma…
    Size ne benim çektiğim acılardan…
    Haklısınız…
    Her şey sizin istediğiniz gibi olsun istersiniz…
    Anlamak istemezsiniz…
    Bugün ölsem ağlarsınız, timsah gözyaşları dökersiniz arkamdan…
    Anlam veremezsiniz çaresizliğime, vazgeçmişliğime…
    Neden diye sorgularsınız belkide…
    Keşke dersiniz bir kaçınız…
    Ama var olduğum sürece umursamazsınız…
    Gerçekten anlamaya çalışmazsınız…
    Neler yaşadığımı elbet bilemezsiniz…
    Hiç düşünmediniz, talepleri bitmeyen insanlara alışmış sizler...
    Sessizliğimi ihtiyacım olmadığına bağladınız belki de…
    Hiç sormadınız, bende söylemedim…
    Haklısınız…
    Bilemezdiniz içimde küçük, savunmasız bir çocuk, gecenin ayazında titriyor
    Karanlığın içinde bir köşede ağlıyor sessizce…
    Kıpırdamaya bile korkarken, kalkıp koşmak çok zor bu vakitte…
    Yolunu aydınlatacak ateşböcekleri çoktan kayboldular…
    Sadece dipsiz bir boşluk, alabildiğine karanlık…
    Her köşede korkunç masal yaratıkları…
    Ucubeler geliyor üstüne üstüne…
    Birazcık anlayış bu kadar mı zor size…
    Sadece bir kez olsun düşünmek, neden ve nasıl diye…
    Bunca bencilliğinize rağmen sizi yinede sevmek…
    Her şeye rağmen önce sizi düşünmek…
    Aptallığımın üstüme yapışıp kalmış utanç yaftasıdır bende…
    Varolduğum sürece akıllanmayacağım…
    Yine hiçbir şey beklemeden sizi çok seveceğim…
    Her zaman yanınızda olduğumu bileceksiniz…
    Böylesine güvenli bir liman huzur verecek size…
    Bense azgın dalgalar altında, yine ıslanmaya
    Yine yıpranmaya ve tek başıma dayanmaya mecbur kalacağım…
    Yine size sahip çıkacak, omzumda ağlamanızı izleyeceğim…
    Mutlu zamanlarda hiç aklınıza bile gelmeyeceğim…
    Kendi içinize bakarken, hiç düşünmeyeceksiniz yine…
    Aklınıza bile gelmeyecek, benim de insan olduğum…
    Benim de korkularımın, yalnızlıklarımın, çaresizliklerimin var olduğu…
    Benim de en az sizin kadar birilerine ihtiyaç duyduğum…
    Yorulduğum, incindiğim, tükendiğim zamanlarımın olduğu…
    Peki ya sen anlar mısın beni gerçekten.
    Duyar mısın yüreğimin sesini…
    Görebilir misin çocuk gözlerimi…
    Tutar mısın ellerimi…
    Sarılır mısın sıkıca tüm sıcaklığınla…
    Sarar mısın güçlü kollarınla…
    Unutturabilir misin umutsuzluğumu…
    Sever misin beni bunca çirkinliğime rağmen…
    Korur musun bilinmezliğin yarattığı korkulardan…
    Yanımda olur musun yalnızlığımda…
    Sığınacak limanım, gizli bahçem olur musun…
    Anlam katar mısın yaşantıma yeniden…
    Yargılamadan saygı duyar mısın bağlılığıma…
    İnanır mısın içimde yeşeren duygularıma…
    Umudum olur musun, karanlık yollarda ki meşalem…
    Varlığınla güç verebilir misin bana…
    Tüm dünyayı karşıma alacak cesareti toplamama yardım eder misin…
    Yanımda olur musun her ihtiyacım olduğu anda…
    Yalnızca sevdiğin sürece kalır mısın yanımda…
    Ellerimden tutup çeker misin beni uçurumun kenarından…
    Hayallere yeniden inanmamı sağlar mısın…

    Alıntı
  • Yeterince dağıldım, toparlanamıyorum.
    Buralarda bir yerlerde olmalıydı.
    Nerde bu kahrolası!
    En ihtiyacım olduğu zamanlarda, hep kuytu köşe saklanırdı.
    Ama hiç bu kadar uzattığı olmamıştı.
    Ne zaman “ben”liğime sormaktan çekindiğim sorular olsa, “kendime” sorardım.
    O biraz daha cesaretliydi “ben”den.
    Dünyaya farklı pencerelerden bakmayı öğrenmiş,
    Yaşananlar karşısında dik durmayı başarmış,
    Ve hep soğukkanlılıkla, olayların üstesinden gelmeyi, kendine ilke edinmişti.
    Saat geç oldu, iyice ağırlaştı düşünceler kafamda, hala yoktu ortalıkta.
    Belki, bu zor görevden bir kez olsun kaçmıştır.
    Ne dersin, bu mümkün olabilir mi?
    Ya da kaldırılması bu güç durum karşısında, eğilip bükülmekten de korkuyor olabilir.
    Yok!
    “Beni”, “kendim” bu kadar kolay terkedemezdi.
    “Ben” olsam, “kendimi” asla yarı yolda bırakmazdım
    Peki ya sen,
    Sen bırakır mıydın?
  • Öykünün ilk bölümü şu linktedir:
    #30165955


    Filiz için iki insanın birbirinden hoşlanması, sevmesi mucizeydi. Ama o mucize, gerçek olmuştu.

    Filiz ile Can yaklaşık 8 aydır birlikteydiler. İkisi de farklı şehirlerdeydi ve ikisinin de işleri çok fazla yoğundu. Bu yüzden 5 aydır yüz yüze görüşememişlerdi. Ama her gün telefonla konuşuyor, mesajlaşıyorlardı.

    Filiz 5 ay boyunca zaman zaman Can'ı ve ilişkilerini düşünüyor, bu duruma inanamıyordu. Nasıl inansın ki? Hayatında ilk kez duyguları karşılıklıydı. Meğer ne de güzel şeymiş karşılıklı duygular. Meğer ne kadar sıcakmış başka birinin yüreğini yüreğinde hissetmek.

    Filiz için Can, hayali bir kahramandı. Var olan ama asla ulaşılamayan bir kahraman...

    Can'dan bir mesaj geldi: " Yarın geliyorum. Ne zaman ve nerede buluşalım? "

    Yarın mı? Böyle aniden olacak şey mi bu? Kalbimin atışı nasıl da hızlandı öyle. Bu adam, elimi ayağıma dolaştırmayı çok iyi biliyor doğrusu. Nerede, ne zaman buluşsak ki? 1'de caddenin sonundaki kafede buluşalım en iyisi.

    Ne giysem acaba? Siyah, üstü çiçek desenli elbisemi giyeyim, altına da siyah ayakkabımı giydim mi tamamdır.

    Bu heyecanla rahat rahat uyuyabilecek miyim ki? Bin bir türlü hayal kurup uyuyamazsam hiç şaşırmam.

    Ertesi gün Filiz, buluşma için hazırlanıp evden çıktı. Buluşma yerine yaklaştıkça kalbinin atışı hızlanıyordu. Nihayet, kafeye vardı.

    Filiz, Can’ın içeride köşedeki masada oturduğunu gördü.
    Can uzun boylu, hafif esmerdi. Gözleri koyu kahverengiydi ve siyah çerçeveli bir gözlük takmıştı. Üzerinde beyaz bir gömlek, altında mavi kot pantolon ve siyah spor ayakkabı vardı. Uzun, siyah saçları arkada toplanmıştı.

    Filiz ise minyondu. Gözleri açık kahverengiydi. Uzun, kumral saçlarını özenle taramıştı. Kırmızı tacı ve tacıyla aynı renkteki çantasıyla çok hoş görünüyordu.

    İnşallah, heyecandan elim ayağıma dolanmaz, dilim tutulmaz! Eğer öyle olursa rezil olurum vallahi!

    Filiz derin bir nefes aldı ve Can’ın oturduğu masaya doğru ilerledi.

    Buluşma oldukça keyifli geçmişti. İkisi de zamanın nasıl geçtiğini anlamamış ve ayrılık vakti gelip çattığında ikisinin de yüreği burkulmuştu.

    Bana bakışları mı değişmiş, yoksa bana mı öyle geldi? Onu ilk kez gördüğüm günden daha derindi bakışları. Nasıl tarif edilir ki… Boncuk boncuk bakıyordu. Karşımda bana bakan iki siyah boncuk vardı. Öyle derin ve sıcaktı ki bakışları, dalsam ve hiç çıkamasam o bakışlardan hiç korkmazdım, hem de hiç…

    Filiz için Can’dan ayrı olmak, onu istediği zaman görememek bazen çok zor oluyordu. Hatta “zor” kelimesi bile onun neler çektiğini anlatmak için yetersiz kalırdı. Böyle zamanlarda ona güç veren bir şarkı vardı. Bu şarkı, Can’ına can, kanına kan katıyordu. Şarkıyı dinlerken Filiz’in yüreği huzurla, mutlulukla doluyordu.

    Kim demiş uzaksın diye
    Burdasın burdasın işte
    Tam şuramda göğsümde
    Benliğimde içimde

    Sıcak sımsıcaksın
    Her an yanımdasın
    Nefes alışım gülüşümsün
    Sıcak sımsıcaksın
    Her an aklımdasın
    Seslenişisin kalbimin

    Ellerimin titremesi
    Korkum, heyecanım, umudumsun
    Şiirlerim sen resimlerim sen
    Tesellim, özlemim, mutluluğumsun

    Dudağımda tek şarkım
    Kadehimde tek içkim
    Aklımdaki tek isim
    Kim demiş uzaksın diye


    Can’ım sıcacık, yumuşacık. Elleri, yanakları yumuşacık. Yüzü de kalbi kadar güzel. Her şeyini severim onun.

    Gözleri olmazsa yüzünü severim. Elleri olmazsa saçını severim. İlla ki sevecek bir şey bulurum onda. Hiçbir şeyi yoksa o güzel kalbini severim. Zaten ilk sevdiğim kalbi değil miydi? Öyleydi tabii.

    Kimsenin parmakları onunkiler kadar ilgilendirmez beni. Bana ne ki başkalarının parmaklarından! Can’ımın serçe parmağını bile ayrı severim ben. Çünkü o Can’ımındır. Her bir parmağını, kirpiklerinin her birini, saç tellerini ayrı ayrı severim, hiçbirine kıyamam.

    Kıyamam diyorum ama ona kıymıştım zamanında. Nasıl kıyabildiysem güzel kalplime.

    İkinci buluşmamızdı. Görüşmeyeli neredeyse üç ay olmuştu. Aradan bu kadar uzun zaman geçtiği için mi, korktuğum için mi, yoksa her ikisi yüzünden mi bilmiyorum. Ama ona karşı yakınlık hissetmediğimi- hem de bunu buluşmanın daha en başında- söylemiştim. Bunu nasıl, neye dayanarak söylemiştim?

    Korkularımın esiri mi olmuştum? Evet, kesinlikle bu yüzdendi. Korkmuştum işte! Yine aynı şeyleri yaşamaktan korkmuştum!

    Öyle deyince nasıl da gözleri dolmuştu güzel kalplimin. Benim yüzümden o güzel gözleri dolmuştu. Kıymıştım işte ona.
    Dilim tutulsaydı da o an, güzel kalplimin gözleri dolmasaydı keşke.

    Vedalaşmak da ne zormuş öyle! İşte o an anlamıştım vedalardan neden hoşlanılmadığını.

    Daha o günün akşamında pişman olup bunu ona söylemiştim. O da ne kadar koca yürekliymiş ki affetti beni. Boş yere güzel kalplim demiyorum ona.

    Filiz, bu üzücü, kahredici olayı her hatırladığında Can’ından can gidiyordu. Gözleri doluyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

    Kendi kendine söz vermişti. Artık her buluşmada Can’ını gözlerinden öpecekti. Böylelikle vicdanını az da olsa rahatlatabilecekti. Üstelik ilk defa birini gözlerinden öpecekti. Sevdiğiyle bir ilki yaşamak ne de güzel olurdu.

    Can’ının o güzel saçlarını taramak, o güzel yanağından makas alıp öpmeyi de çok istiyordu. Bunu bir gün mutlaka yapacaktı.
    Filiz, “o”nsuzluğu düşünemiyordu, düşünmek istemiyordu. Çünkü bunu düşünmek bile onu üzmeye, gözlerinin dolmasına yetiyordu. “O”nsuzluk nefes aldırmıyor, yüreğini paramparça ediyordu.

    Onun varlığı bile bana güç veriyor. Bana güvenmesi, beni desteklemesi gücüme güç katıyor.

    Tatlı Can’ım benim, güzel kalplim. İyi ki var, bal yanaklım. İyi ki tanımışım prensimi. Sıcacık, yumuşacık. Sesini sevdiğim, bana bakışını sevdiğim.

    Onu yine kıracağım diye ödüm kopuyor.

    En ufak tartışmamız canımı çok ama çok sıkıyor.

    İyi ki varsın bal yanaklım, güzel kalplim. Kuzun seni seviyor. Ama birazcık seviyor. Birazcık diyorum ki şımarma.

    - Tamam, şımarmam.
    - …

    Can suyuyla bir Filiz yeşermişti.
  • 'Biz Kürtler hepsini biliyoruz, gölge etmeyin'
    - İşte Atilla Yayla'nın HDP'li Pervin Buldan'ın AK Parti'ye oy veren Kürtler ile ilgili alçak sözlerine çok okkalı ve uzun uzun cevap veren Kürt gazeteci Mehmet Çek'in sözlerini köşesine taşıdığı o yazı;
    - Yıllardır siyasî hayatı gözlemlerim. Oyumu seçmen olduğum hemen her seçimde kullandım. Desteklediğim ve desteklemediğim partiler oldu. Bir partiye takılıp kalmadım. Birden çok oy verildiği zamanlarda ayrı ayrı beş partiye mührü bastığımı hatırlarım.
    - Hiçbir zaman bir parti adamı olmadım. Partilerin gerek idarî, gerekse fikrî hiyerarşisi bana hep tuhaf göründü. Oyumu hiç tam olarak desteklemekten dolayı bir partiye vermedim. Oy verdiklerim benim için en doğru olmaktan ziyade ehveni şerdi. Ayrıca, zaman zaman stratejik olarak oy verme yoluna da gittim. En çok rahatsız olduğum partinin önünü kim kesebilecekse onu tercih ettim. Partilere asla abartılı umut bağlamadım. Siyasetin iyilikleri yanında kötülükleri de olduğunu aklımdan hiç çıkarmadım.
    - Elbette beni hayal kırıklığına uğratan partiler oldu. Ama hayatımın hiç bir döneminde hiç bir partiden HDP’den olduğu kadar büyük hayal kırıklığı yaşamadım. 2015’te bu partinin barajı geçmesini istedim. Arkaik sosyalist fikirlerine, iki yüzlülüğüne, Stalinist bir terör örgütüyle bağlarına rağmen bunu istememin sebebi Meclis’te adıyla sanıyla bir Kürt partisinin olmasının Kürt meselesinin çözümünde ciddî bir düzlem değişikliğinin gerçekleşmesine yardımcı olmasını ummamdı. Beklentilerime göre HDP Meclis’te güçlü bir grup kurunca PKK terörü iyice açığa düşecekti. HDP PKK’ya “Dur bakalım, ben Kürtlerin her sorununu siyaseten dile getirebilir ve siyasî çözüm arayabilirken sana ne oluyor” diyecekti. Olmadı. Daha doğrusu tersi oldu; HDP PKK’ya teslim bayrağını çekti. Onun insanlık dışı eylemlerine, cinayetlerine, katliamlarına karşı açık ve net bir tavır alamadı. PKK’nın hiçbir cinayetini kınayamadı. Şiddeti ‘amasız’, ‘fakatsız’ dışlayamadı.
    - İşte bu kafadaki HDP'nin eş başkanlarından Pervin Buldan bir sosyal medya mesajında AK Parti’ye oy veren Kürtlerin damarlarındaki 'Kürt' kanını sorgulamaya kalkışmış. Hiç şaşırmadım. Onun muadilleri de benzer sorgulamaları başkaları açısından sık sık 'Türk' kanı için yapıyor.
    - Gazeteci MEHMET ÇEK AK Parti'ye oy veren Kürtlerin damarlarındaki 'Kürt' kanını sorgulayan Pervin Buldan'ın bu ırkçı tavrına okkalı bir cevap vermiş. Bugün bu cevabı okuyucularımla paylaşmak istiyorum:
    ---------------------------------------------------------------
    Sözünü ettiğiniz Kürtlerden biri olarak soruyorum, Pervin hanım; Kürtler niçin AK Parti’ye oy vermemeli?
    - İnkar ve asimilasyon politikalarını sonlandırdığı için mi?
    - Anadillerinin önündeki engelleri kaldırdığı için mi?
    - Okullarda her sabah "Türk’üm!" diye bağırtmaya son verdiği için mi?
    - Kamuda Kürtçe personel, Kürtçe hizmetler, Kürtçe tercüman ve Kürtçe çağrı merkezleri devrimleri için mi?
    - Anadilde propaganda hakkını getirdiği için mi?
    - İlk defa milli eğitim müfredatında Kürtçe seçmeli ders uygulamasını başlattığı için mi?
    - Özel okullarda Kürtçe anadilde eğitim hakkı için mi?
    - Çocuklarımıza anadilimizden isim vermenin önündeki yasakları kaldırdığı için mi?
    - Yerleşim birimlerine Kürtçe orijinal isimlerinin iadesi hakkı için mi?
    - Kürtçe kurslar, anaokulları, kreş hakları için mi?
    - Türkçe dışındaki dillerde yayınla ilgili sınırlamayı kaldırdığı için mi?
    - Devlet televizyonundan 24 saat Kürtçe yayın için mi?
    - Kürtçe oyunlar sahnelenmesinin önündeki engeller kaldırdığı için mi?
    - Kürtçe edebiyatın önde gelen eserlerinin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca yayınlanmaya başlanması için mi?
    - Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü tarafından Kürtçe tiyatro oyunları sahnelenmeye başlandığı için mi?
    - Üniversitelerimizde Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri açıldığı, Kürtçe enstitüler kurulmasına izin verildiği için mi?
    - Cezaevlerindeki insanlara yakınlarıyla anadillerinde konuşma hakkı tanındığı için mi?
    - Mahkemelerde anadilde savunma hakkı tanındığı için mi?
    - Parti kapatmaları sona erdirip, problemsiz, adeta devlet destekli bir siyasi hayat garantisi sağladığı için mi?
    - Yasaklı Kürtçe harfleri serbest bıraktığı için mi?
    - Türk Dil Kurumu tarafından Türkçe-Kürtçe, Kürtçe-Türkçe sözlükler hazırlandığı için mi?
    - Parti kapatmaları sona erdirdiği için mi?
    - Köy yakmaları, köy boşaltmaları, faili meçhulleri tarihe gömdüğü için mi?
    - Cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere bütün devlet kurumlarının internet sayfalarından Kürtçe duyurular başladığı için mi?
    - Kürtçe Kur'an-ı Kerim meali basılıp dağıtılmaya başlandığı için mi?
    - Din ve inanç özgürlüğü güvence altına alındığı için mi?
    - Yıllar sonra yayla ve meraların kullanımına ilişkin yasaklar kaldırıldığı için mi?
    - Problemli yıllarda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kaybetmişlere yeniden vatandaşlık hakkı verildiği için mi?
    - Geçmiş yıllarda terör nedeniyle veya terörle mücadele sonucunda zarar gören kişilerin zararları karşılandığı için mi?
    - İşkence ve kötü muamele sıfırlandığı için mi?
    - Bölgede ‘mele’ler (yerel din adamları) devlet tarafından ‘din görevlisi’ olarak istihdam edildiği için mi?
    - Kılık kıyafet üzerinde yasaklar kaldırıldığı için mi?
    - En büyük zararını Kürtlerin gördüğü derin ve paralel yapıları bitirdiği için mi?
    - Şehirlerin girişlerinde “Hun Bi Xer Hatin Bajare Me” tabelalarıyla karşılandığımız için mi?
    - En önemlisi de bugün bölgede sağlanan müthiş huzur ve güven ortamı için mi?
    - Esnafın zor durumda kaldığı devri kapatıp yerine ekonomik canlılığın olduğu, yatırımların yapıldığı, fabrikaların açıldığı, bölgede turizmin geliştiği, yaşam kalitesinin arttığı bir devri açtığı için mi?

    Niçin AK Parti’ye oy vermeyecek Kürtler?
    - 90 yıllık ihmal edilmişliğin, devlet eliyle geri bırakılmışlığın öcünü alır gibi devletin bütün imkanlarını seferber edip güneydoğuya on yılda binlerce yeni okul, yüzlerce yeni hastane, binlerce kilometre otoyol, parklar, sosyal tesisler, barajlar, tüneller, köprüler, havalimanları diktiği için mi?

    Niçin AK Parti’ye oy vermeyecek Kürtler?
    - 2002'den itibaren tanıştıkları sosyal devlet sayesinde kavuştukları işsizlik maaşı, engelli maaşı, yakacak ve barınma yardımları, şartlı eğitim yardımı, bedava ders kitapları, yaşlı bakım aylıkları, dul maaşları, muhtaç asker çocuğu yardımı, öksüz ve yetim yardımı, doğum yardımı, dağıtılan sosyal konutlar, evde sağlık hizmetleri için mi?

    Niçin AK Parti’ye oy vermeyecek Diyarbakırlı misal?
    - Diyarbakır’da 94 yılda yapılmış 1.269 okulu 2.312’ye, öğretmen sayısını 9.282’den 20.813’e çıkarttığı için mi? Bedava dağıtılan 16.399 adet bilgisayar için mi? Diyarbakır’a 15.261 konut, 7 hastane, 10 lise, 14 ilköğretim okulu, 2 kreş, 42 spor tesisi, 3 sağlık ocağı, 2 aile merkezi, 9 cami, 15 ticaret merkezi, 1 pansiyon, 1 kütüphane, 4 kamu hizmet binası, 1 stadyum kazandırdığı için mi? Diyarbakır’da 90 yılda yapılmış 44 km otoyolu 392 km’ye çıkardığı için mi? Kiliselerden camilere, türbelere kadar vakıf eserlerini restore ettiği için mi oy vermeyecek Diyarbakırlı?

    Niçin Erdoğan’a oy vermeyecek Kürtler?
    - Kendi siyasi hayatını riske ederek, memleketin önemli bir kısmını karşısına alarak inkâr ve asimilasyon politikalarını terk edip, herkes için yasal demokratik siyasetin kapılarını sonuna kadar açtığı, gerçekleştirdiği demokratik reformlarla kendilerini bambaşka bir statüye kavuşturup, doğu ve güneydoğu Anadolu’yu her anlamda bambaşka bir çehreye ulaştırdığı için mi?

    Bunları sağladığı için AK Parti’ye oy vermeyeceğiz. Tamam.

    Pekala, niçin size oy vermeliyiz, Pervin hanım?
    - On binlerce ölüm için mi?
    - 104 belediyeniz, 81 milletvekiliniz varken hala silahta ısrar ederek barış ve çözüm sürecini bombaladığınız için mi?
    - Görüşme tutanaklarını yayınlayarak Oslo’yu, bir show uğruna Habur’u harcadığınız için mi?
    - Her şey yolunda giderken birden bire Kobane’yi bahane ederek sokakları kana bulayıp, suçsuz, savunmasız, masum sivilleri, insanları linç ettirdiğiniz için mi?
    - Sokaklarımıza hendekler kazıp, bombalar döşediğiniz için mi?
    - Hastaneleri, okulları yaktığınız için mi?
    - Evlerimizi başımıza yıktığınız için mi?
    - Yüz binlerce Kürdü göç yollarına düşürdüğünüz için mi?
    - Zorla kepenk kapattırmalarınız için mi?
    - Zorla okul boykotlarınız için mi?
    - Kadim değerlerimizin, 500 yıllık camilerimizin hunharca yakılıp yıkılmasına sebep olduğunuz için mi?
    - İllegal mahkemeleriniz, illegal asayiş birimleriniz, haraç toplamalarınız için mi?
    - Şehirlerin orta yerlerinde canlı bombalarla sivil katliamı yaptığınız için mi?
    - Diyarbakır’da 3 yaşında bebeği 1.5 ton bombayla havaya uçurduğunuz için mi?
    - Kürtleri Kobane’de, Afrin’de, Rojava’da, Şengal’de ateşler içinde bırakıp perişan ettiğiniz için mi?
    - Akdeniz’de cesetleri kıyıya vuran Kürt çocuklar için mi?
    - Dürümlü’de 15 köylüyü 16 ton bombayla havaya uçurduğunuz için mi?
    - Amerika’nın taşeronluğuna soyunup sınırlarımıza dikildiğiniz için mi?
    - Kilis’e, Antep’e, Urfa’ya roketatarlar yağdırdınız için mi?
    - Dışarıda ABD, içeride CHP ile iş tuttuğunuz için mi?
    - Kabe’ye, Peygambere hakaret edip, transseksüel buluşması düzenlemeyi başardığınız için mi?
    - Niçin, Pervin hanım? Niçin size oy vermeliyiz?
    - 50 yıl Kürtleri insan yerine koyup nüfusa bile kaydetmemiş Esed rejiminin eteği altına girip, 50 yıl tavuk boğazlar gibi Kürt boğazlayan İran'a sığınıp, bu gezegende kanına girmediği tek bir mazlum millet olmayan Amerika’ya sırtını yaslayıp sonra Kürtlerin barış ve huzur içinde yaşadığı tek ülke olan Türkiye’ye saldırdığınız için mi size oy vermeli Kürtler?

    Hadi canım siz de!
    - İran ya da Irak parlamentosuna yüzlerce Kürt vekilin girdiğine tanık olmuş mudur siyaset tarihi, Pervin hanım? Yahut o Salih Müslim denilen herif Esed'in karşısına cumhurbaşkanı adayı olarak çıkabilir mi? İnsan yerine koyup nüfusa bile kaydetmedi Esat onları! O ülkelerde Kürtler hiçbir zaman ‘hiçbir şey’ olamadılar.

    Fakat bu tarafta?
    - Kürtlerin kendi kurdukları bir devletleri yok ama Türklerle beraber kurdukları ve huzur içinde yaşadıkları bir devletleri var: Türkiye Cumhuriyeti!

    Gölge etmeyin yeter.
    - Sonra bu lanet olasıca savaş, terör, göç, kan, sefalet Kürtlerin kaderi mi, Pervin hanım?
    - 40 yıl sonra yeniden kavuştuğumuz bu güven ve huzur ortamı, Mardin’de, Hakkari’de yeniden sabahlara kadar kapı önlerinde, çay bahçelerinde güven içinde oturmak, Bingöl dağlarında, Diyarbakır bağlarında piknik yapabilmek bize batmış olabilir mi?

    Daha ne kadar mahvedeceksiniz hayatımızı?
    - Barış ve huzur içinde, insanca yaşamak Kürtlerin de hakkı değil mi?
    - Sizin çocuklarınız, büyük şehirlerin merkezlerinde el bebek gül bebek büyür, özel kolejlerde, yurtdışında eğitim alırken; İstanbul sokaklarında dileniyor, Akdeniz’de boğuluyor Kürtlerin çocukları, Pervin hanım!

    Yok, Pervin hanım, yok.
    - Kürtler, PKK ve HDP'li bir geleceğin ne olduğunun simülasyonunu, ‘çukur ve yıkım’ döneminde gördü. 6-7 Ekim olaylarında gördü.
    - Bu ülkede günahsız insanları, Kürt olmaktan başka günahı olmayan insanları, sırf istemediğiniz bir siyasi partide görev yapıyorlar diye, savunmasız, sivil siyasetçileri öldürdüğünüz için tekrar tekrar söylüyorum, Pervin hanım: DEVLET YENİ, SİZ ESKİSİNİZ.

    Karşınızda size eski devletin reaksiyonlarıyla cevap veren bir devlet bulamadıkça çıldırıyorsunuz, onu da biliyorum.

    Dedim ya, devlet yeni, siz eskisiniz.
    - Özyönetim saçmalığı adı altında cehenneme çevirdiğiniz Sur’da evlerin birinden bir bebek sesi geldiği için operasyon sekiz gün uzuyor, Zeytindalı operasyonunda - bölgeye gittim, gördüm - oynarken düşüp burnu kanayan bir tek Kürt çocuğa bile 3 subay koşuyor. Sırf bir tek sivilin bile burnu kanamasın diye onlarca şehit veriliyor. Devlet yeni, siz eskisiniz, Pervin hanım.
    - Kürtlere 80’li, 90’li yıllarda devletin yaptığı zulmün yüzlerce katını yapıyorsunuz. Akıbetiniz de o devlet gibi olacak inşallah. Biteceksiniz.
    - Siz ısrarla baltalarınızı toplumsal barışımıza, Türklerle birliğimize, dirliğimize, kardeşliğimize vuruyor, hayatlarımıza silah ile, şiddet ile müdahale ediyorsunuz, Pervin hanım, ama biz Kürtler, elimizdeki en önemli, en vazgeçilmez şeyin bu vatan olduğunu, birlikte yaşama kültürümüz olduğunu ve buna sahip çıkmanın nasıl bir önem arz ettiğini herkesten çok daha iyi biliyoruz!
    - Ve nasıl ki, zamanında Kürt sorununu başımıza açan devlettir deyip o ceberut devletin bütün zalimliklerine karşı durduysak, şimdi de bizimle barışmış, son 15 yılda bizi ekonomik, siyasi, sosyal her anlamda bambaşka bir statüye kavuşturmuş, 90 yıl sonra inkar ve asimilasyon politikalarını terk ederek bize kardeşliği, huzuru, barışı tattırmış yeni devlete ve bütün bunların mimarı Erdoğan’a sahip çıkacağız.
    - Kürtler için artık tek sorun siz ve partinizsiniz, sizden çektiğimizi 90 yılda devletten çekmedik; yalnızca örgütünüze hakimiyet kurma adına geleceğimizi harcamaya kalkıştınız.
    - İşte bütün bu sebeplerden dolayı Kürtler, cesaretine ve niyetine çok güvendikleri Erdoğan’la DEVAM diyecekler.
    - Daha da önemlisi, ülkemiz çok zor koşullardan geçiyor, sizin de aleti olduğunuz uluslarötesi karanlık güç odakları bütün güçleriyle saldırıyor ve bugün her zamankinden daha çok Türk ve Kürtlerin birlikteliğine, kenetlenmesine ihtiyacımız var. Biz Kürtler ülkemizin bağımsızlığı ve istikbali söz konusu olduğunda tek vücut olmayı bilmiş bir milletiz.
    - İşte şimdi öyle bir zaman, DEVAM zamanı.
    - Düşün artık yakasından bu milletin, Pervin hanım; EDİ BESE

    Alıntı - Haber7.com
  • Benim gibilerinse anlatabilecekleri ne varsa gece yarısı olmuştur. Karanlık, ayırt edilmesi güç, anlatması zor, ne olduğu belirsiz, uyku ile uyanıklık arasında, gerçekliğin ayırdına varamadığımız o tuhaf zamanlarda.
  • "Sanki bilgelik kupasından içmemiştim de, içine düşmüştüm."

    Dünyamızda sadece 42.5 yıl gibi kısa bir zaman zarfında yer bulan Søren Aabye Kierkegaard için ne söylesem eksik kalır, onu bilerek başlıyorum bu yazıya. Kierkegaard, o bilgelik suyunun içine düşmüş, bize de kendisini okuma fırsatı ve kendisinin hayatımızı aydınlatma fırsatı tanıdığı için ne kadar şükran duysak azdır.

    Bu yazıda detaylı bir inceleme yapmayacağım, onun yerine ilham verici olması muhtemel olan, Kierkegaard'ı tanıtabilecek olan kısa bir derleme yapmayı umut ediyorum.

    "Filozofların bize insanlığın içerisinde bulunduğu resmetmesine, buna ek olarak nasıl bir yaşam sürmemiz gerektiği konusunda da tavsiye vermesine alışkınızdır. Kierkegaard birincisini yapar ama ikincisini yapmaz."

    Yazar Susan Anderson "Kierkegaard Üzerine" isimli kitabında böyle yazar. Filozofların -özellikle  Almanların- sıklıkla 'nasıl yaşamamız gerektiği' konusunda yazdıklarını okuyoruz. Bu bana göre hadsizce bir çabadır, belki bir filozof için bundan vazgeçmek zor olabilir ama bunun yardımcı olduğunu söyleyemem. Kierkegaard'ın kendi ifadesine bakalım:

    "Eğer tüm varlığımla bir şeye bağlanmışsam, tüm yaşamımı onunla bütünleştirmişsem o şey benim için doğrudur. Neyin gerçek olduğu belirli bir derecede önemlidir. İnandığım şey nesnel olarak yanlış olsa bile öznel olarak doğru olabilir."

    Kierkegaard'ın temel olarak 'bireyci' olan felsefesinin yapısını da böylece görüyoruz. Zaten üstadın, hayatı boyunca karşı koyduğu Hegelci felsefe ve kilise dini de bu öznelliğe karşı, nesnel gerçekliğin yanında. Kierkegaard'a göre ise geçerli olan bir nesnel gerçeklik yok. Bir başka ifadesine bakalım:

    "Yaşamın biçim sayesinde değil, biçimin yaşam sayesinde kavranıldığı her daim hatırlanır. (...) Yaşama gelince, onun soyut değil, son derece bireysel bir şey olduğu unutulmamalıdır."

    Özet olarak 'boş kafalı' olarak gördüğü Hegelciler'in 'yaşam düzeni'ne dair yeni olarak sundukları öneri, skolastik düşünceden öteye gidemez. Bu da Nietzsche'nin de işaret ettiği gibi 'değer krizi'dir. Bireysel olan yaşamı çıkarırsak ne kalabilir ki geriye, ne anlamı olabilir öyle bir yaşamın?

    Kierkegaard üzerine en büyük araştırmacılardan biri olan Alastair Hannay'ın sözlerine bakalım: "(Kierkegaard'ın söylemek istediğinin özeti) herkesin yaşamının anlam ve değeri; insanın dünyada, hem dışarıda hem de kendi ruhunun 'karanlık ihtirasları' içinde karşılaştığı ve katlanmak zorunda kaldığı 'yaratılışın öfkeli elementleri ve güçlerinden' değil, yaratılışın kaynağından aldığını kabul etmeye istekli ve bunu başarabilecek nitelikte olduğunun ispatıdır."

    Neden öfkeli elementler olsun ki? Kierkegaard'a göre hayat öfkeye değil, kahkahaya bağlıdır:

    "Başıma harika bir şey geldi. Göğün yedi kat yukarılarına çekildim. Tanrılar orada oturuyorlardı. Bana özel bir lütufla bir dilekte bulunma ayrıcalığı bahşedildi. 'Ne dilersin?' dedi Merkür. Bir an şaşırdım kaldım. Sonra tanrılara şu şekilde hitap ettim: 'Çok saygıdeğer çağdaşlar, dileğim tek şudur ki, kahkaha hep benden yana olsun.' Tanrılardan hiçbiri tek kelime etmedi; hepsi gülmeye başladı. Bundan dilediğimin kabul edildiği sonucuna vardım ve anladım ki tanrılar kendilerini zarafetle nasıl ifade edeceklerini biliyorlardı; zira ciddi bir tavırla, 'Dileğin kabul oldu' demek onlara pek yakışmazdı."

    Ona göre, tüm kötülüklerin anası sıkıntıdır. 'Kaygı' ona göre kötülük değildir, bunu "Kaygı Kavramı" kitabında da uzun uzun anlatır zaten. "Sıkıntı" dediği şeyi atlatmak için de dönebileceğimiz tek yol, eğlenmedir. Eğlenmek için de aylaklık yapmamız gerekir. Kendim de asla "Çalışmak bana iyi geliyor." diyen insanları anlamadım. Kierkegaard'a göre, "Çalışmak sıkıntıyı zayıflatabilir ama aylaklık hissini kesinlikle öldürür, bu da eğlenceyi ve kahkahayı bitirir ve sıkıntıyı yeniden doğurur."

    Goethe'nin ölümsüz eseri "Faust"a gönderme yapan William Heinesen'in şu ifadesi de benim çok hoşuma gider:

    "Kierkegaard, geniş anlamda tinsel bir tip olarak Mephistopheles kategorisine girer. Goethe'deki şeytanın işgüderi gibi, aynı esnek yetenek ve yorulmak bilmezlikle uygulamaya koyduğu üstün bir anlağa sahiptir. İkisi de, hazırcevaplıkları, cüretleri ve baş döndüren yöntemleriyle karşı koyulmazdır. Aslında Kierkegaard şeytanı bile geride bırakır; akla kendi silahlarıyla saldırma sanatında rakipsizdir. Yalnızca Mephistopheles değildir, aynı zamanda insan, Faust'tur da."

    Kierkegaard'ın 'akla kendi silahlarıyla saldırması' hususunda 'müstear isimlerin' de ona epeyce yardımcı olduğunu söyleyebiliriz. Üstad, yazdığı büyük eserleri Victor Eremita, Johannes de Silentio, Johannes Climacus, vs. müstear isimlerle imzalamıştır. Bu müstear isimler, tinsel anlamda kendisine geniş bir hareket alanı kazandırdı ve dünyayı farklı bakış açılarıyla görme şansını elde etti.

    Kierkegaard, kendi ifadesiyle hayata bakışını şöyle görür:

    "Hayata bakışım tek kelimeyle anlamsız. Kötü bir ruhun, burnumun üzerine bir gözlük oturttuğunu varsayıyorum, bir camı dev gibi büyültüyor, öbür camı aynı derecede küçültüyor."

    Daha sonra, Camus'nun "saçma" olarak geliştirdiği düşünceyi akıllara getiriyor. İşte Kierkegaard'ın dünyamızı neden bu kadar iyi okuduğunu da bu cümlede görüyoruz. Şimdi de Nur Beier'e bakalım:

    "Modern insanın içindeki fırtınaları, kendisi ve dış dünyası karşısındaki varoluşsal sorunlarını görüyoruz onlarda, ve hepsinde hepimizden bir parça var; hepimiz bir parça 'ya-ya'cıyız. Bu bizi zihinsel olarak ileriye götüren güç de."

    ...ve son olarak da kendisi için en beğendiğim ifade:

    "O bizi dünyanın kötü şekilde hayal kırıklığına uğrattığı, normalde bizi ayakta tutan duygularımızın yanılsamalarına yenilip içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan bir arkadaşa ihtiyacımız olduğu zamanlarda yönelebileceğimiz, onları dağıtacak az sayıdaki filozoftan biridir."

    Not: -"Korku ve Titreme'nin bölümlerinden biri 'İbrahim'i Övme Söylevi' adını taşımaktadır. Başlıkta ona gönderme yapılmıştır-