• Eski zamanlarda Dünya’nın ıssız bir köşesindeki bir ada da birbirlerinden habersiz dört ayrı kabile bulunuyordu. Bu kabileler adaya çok uzun zaman önce gelen bir adam aracılığıyla ateş ile geç de olsa tanışmışlardı.

    Bir bilge ve öğrencileri bu adayı incelemek amacıyla gezi düzenlemişlerdi. Bir gemiyle zor da olsa adaya ulaşmışlar, ilk olarak birinci kabile ile karşılaşmışlardı.

    Bu kabilede ateşin kontrolü sadece rahiplerdeydi. Ateşin kullanma hakkının kendilerine verilmiş bir kutsal armağan olduğuna kabiledekileri inandırmışlardı. Sadece rahipler ısınıp, sıcak yemek yerken, kabiledekiler üşüyor ve yemeklerini pişirmeden yiyordu.

    Öğrencilerinden biri öne atıldı:

    – Ben bu kabiledeki herkesin ateşten yararlanmasını sağlayacağım. Onun için burada kalacağım.

    Bilge ve diğer öğrenciler onu orada bırakıp yollarına devam ettiler, ikinci kabile ile karşılaştılar.

    Bu kabilede ateş yakan kimse yoktu. Ateşi çok eskiden görmüşler. Ateş yakmaya yarayan tüm araçlara tapıyorlardı. Ateşin ilahi bir güç olduğuna inanıyorlardı.

    Bir öğrenci daha öne atıldı:

    – Ben de burada kalıp, herkese ateşi nasıl yakacaklarını öğreteceğim.

    Onu orda bırakıp diğerleri yola devam edip üçüncü kabilenin yaşadığı yere ulaştı.

    Bu kabilede ise bir zamanlar ateşi adaya getiren adamın totemlerini yapmışlar, her yere yerleştirmişler ve ona tapıyorlardı. Ateşi getiren adamın tanrı olduğuna karar vermişler, çok uzun zaman önce ateşi görmüşler. Ama sonra kimse ateş yakmayı denememişti.

    Öğrencilerden biri daha atıldı:

    – Ben de burada kalıp, bu kabileye ateşi nasıl kullanacaklarını öğreteceğim.

    Diğerleri adayı gezmeye devam edip, dördüncü kabilenin köyüne vardılar.

    Dördüncü kabile de ateşin kendisi tanrı yerine konulmuştu. Ateş yakmayı yine bilmiyorlardı. Ama hep ateşin gücü, kutsallığı hakkında konuşuyorlardı.

    Başka bir öğrenci de bu köyde kalmak istedi. Bilge ve öğrencileri adayı biraz daha gezip dört köyde kalan öğrencileri almak için tekrar aynı yolu izleyerek geri döndüler.

    Birinci köye vardıklarında öğrendiler ki; öğrenci ateşi herkesin kullanabileceği söyler söylemez, rahiplerce suçlanmış, rahiplerin kışkırtmasıyla bir yabancının sözlerine inanmak yerine kendi rahiplerine inanan kabiledekiler de öğrenciyi yakalayıp rahiplerinin ateşiyle yakmıştı…

    İkinci köydeki öğrenciyi almaya gittiklerinde, buradaki öğrenci halkın tapındığı aletleri kullanarak ateş yakar yakmaz halk korkmuş, tapındıkları nesnelerin böyle kullanılmasına tepki göstermiş ve öğrenciyi öldürmüşlerdi.

    Üçüncü köydeki öğrenci, önemli olan ateşi yakmanız, bir insanın totemine tapmak doğru değil diye söze başlayınca hemen onu da öldürmüşlerdi.

    Dördüncü köydeki öğrenci de ateşe tapmanın doğru olmadığını, önemli olanın ateşi kullanmak olduğunu, ateşin aslında ne olduğunu anlatmaya başladığı anda öldürülmüştü.

    Bilge ve kalan diğer öğrenciler çaresiz gemiye döndüler, adadan uzaklaştılar. Bilge başlarına gelen acı durumdan çıkarılacak ders için öğrencilerine dedi ki:

    – Cahiller bildiklerini doğru zanneder, onlara yeni bilgiler öğretmek istediğinizde size direnirler. Yeni bilgiler cahiller için huzursuzluk kaynağıdır. Bu cahillere herhangi bir şey öğretmek de çok zordur. Gerçekten bilgili insanlardan nefret ederler. Onları yakarlar ve kendilerine göre cezalandırırlar.



    Hayat akarken her zaman yeni şeyler öğreniriz, bu yeni öğrendiklerimiz eski bildiklerimizle çeliştiğinde huzursuz oluruz. Şimdiye kadar bildiklerimizin yanlış olduğunu kabul etmek istemeyiz. Bilge bir insan şu an bildiklerine şüphe ile yaklaşır, bilgilerini sorgular, yeni bilgilere açık olur. Cahil insan ise ilk olarak ne öğrendiyse onlarla yetinir. Bilgilerinin doğruluğunu sorgulamayıp körü körüne inanır. İnsanı diğer canlılardan ayıranın akıl olduğunu unutur yalnız duygularıyla hareket eder.

    alıntı
  • (Damien ile ortak çalışmadır.)

    “Silah üretimine son hız devam etmeliyiz. Terörsel faaliyetler ve halkımızın baskısı gün geçtikçe artmakta. Halkın saf kesiminin desteğini kaybedersek, bu iktidar daha fazla ayakta kalamaz. Onlara istediklerini vermeliyiz.”
    “İyi hoş konuşuyorsunuz bakanım da, ülkenin bütçesi ortada. Silahların yapımına devam etmeliyiz diyorsunuz ama hangi parça ülkemizde üretiliyor ki? Hepsi ithal... biz sadece birleştiriyoruz, yapboz yapmakla bu iş ilerleyemez maalesef. Elbet bir gün bir yerden patlak verecek.
    “Halkın bunu bilmesine imkan tanımayalım. Hepsi yerli sanılmalı ki destek artsın. Bütçe konusuna da gelecek olursak... vergileri artırırız olur biter.”
    Bir toplantıyı daha böyle sonlandırmıştık. Gün geçtikçe ülke iyiye mi gidiyordu, yoksa kötüye mi? Bilmiyorum. Televizyonlara oynuyorduk, bu su götürmez bir gerçekti. Uyanıklar vardı elbet, gerçekleri kavrayabilen. Ama her yerde olduğu gibi doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, kısaca onları kim dinlerdi ki... çok değerli yazarlarımızdan biri der ki: “Bir tarafta nimet denizinde yüzen imtiyazlı sınıf, diğer tarafta külfet çukurunda çırpınan sahipsiz çoğunluk varsa; bir tarafta insanlar vatan için can verirken, diğer tarafta vatanın, bayrağın sadece edebiyatı yapılıyorsa, o ülkede iç huzurdan kesinlikle söz edilemez.”
    Mesai saatimi doldurup evime döndüm. Huzurlu vakitler geçiriyordum, ailemle. Ta ki telefonum çaldığı ve özel kalem müdürümün öldüğü haberini alana kadar.

    **
    “Bakanım, bakanım! Ne düşünüyorsunuz özel kalem müdürünüzün ölmesi konusunda?”
    “Sizce bir suikast mi?”
    “Geçen hafta yapılan sağlık kontrollerinden vücudunun tertemiz çıktığı öğrenildi, sizce bu devlete düşman insanların düzenlediği bir suikast mi?”
    “Bu ölümün sizin için tehdit oluşturduğu doğru mu?”
    “Arkadaşlar, lütfen. Şu an durum hakkında net bir bilgiye sahip değilim. Ama suikast olmadığı açık ve net. Hiçbir güç, bu yüce ve asil devletin bir neferine zarar vermeye cesaret dahi edemez. Ki cesaret ederse de, biz icabına bakarız. Ecelin ne zaman geleceği belli olmaz, hepimizin bildiği gibi. Halkımız endişelenmesin, her şey kontrolümüz altında.”
    “Peki, son haftalarda sürekli ölen üst düzey devlet memurları hakkında ne söyleyeceksiniz? Onlarında mı eceli gelmişti?”
    “Müsaadenizle içeri girmem lazım, yolu açın lütfen.”
    Ve böylece yine medyaya oynamışlardı. Cumhurbaşkanı’nın emri ile ülkenin en zeki profesörleri ve dedektifleri toplanmıştı, ard arda olan ölümleri sonuçlandırmak adına.

    **

    "Basına daha fazla sızmadan bu sorunu derhal çözmemiz gerek."
    "Bence de. Eğer halk bu olayla daha fazla yüzgöz olursa üst makamlar bizi rahat bırakmaz."
    Sinek vızıltısı gibi uğultular. Her kafadan ayrı bir ses.
    "Arkadaşlar bir sakin olun. Daha sorun ne onu bile tam olarak bilmiyoruz. Nancy, en başından itibaren her şeyi özet geç." dedi Edwin.
    Nancy sandalyesinde doğruldu, önündeki birkaç belgeyi karıştırdı ve boğazını temizleyerek ayağa kalkıp konuşmaya başladı:
    "Ne ile karşı karşıya karşı olduğumuz hakkında en ufak bir fikrimiz dahi yok. FBI ve diğer polis kuvvetleri arkamızda. Bizden olayı açığa çıkarmamızı ve bunların arkasında her kim varsa ona dair ipucu elde etmemizi istiyorlar. O yüzden burada toplandık.
    Bendeniz Nancy Milagros, Edwin Lee’nin 1.5 yıldır asistanıyım. Onunla birçok vakayı aydınlattık. Bu seferki diğerlerinden farklı; çünkü neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyoruz. Yani karşımızda psikopat bir katil mi var yoksa bambaşka biri mi, bilmiyoruz. Onun kim olduğunu öğrenmek için buradayız.
    Burada bulunan herkes alanında uzman kişiler. Ben ise, Edwin Lee'nin asistanı olmakla beraber, daha çok bürokratik işleri halledeceğim.
    Hepinizin dosyanıza da tek tek göz attım, demek ki devlet sorunu büyük görüyor da, bu kadar özel kişileri bir araya toplamış. Yani, beyler, sorun ciddi.
    Şimdi gelelim soruna. Kısaca özet geçeceğim.
    Toplu bir ölüm söz konusu. Ve bu ölenlerin hepsi de, aynı sebeplerden öldü; bu yüzden de hepsini öldüren katilin -ya da katillerin- aynı olduğunu varsayıyoruz.
    Aynı sebepten ilk birkaç ölüm dikkat çekmedi, ama ölümler arttıkça devlet bunun farkına varmaya başladı ve bizi tek bir çatı altında buluşturdu.
    Ölümler belirli bir bölgenin içinde meydana geliyor, yani kısa çaplı diyebiliriz. Bu yüzden aynı sebepten ölen ilk kişiyi bulmak zor olmadı. Ha, bu insanları öldüren şeyi bulmamıza da ramak kaldı. Cesetleri adli tabibe gönderdik, gün içinde sonuçlar elimize ulaşır.
    Ve işte ilk vaka:
    Petra Cotes, 37 yaşında, aslen Hollandalı. Ve Dışişleri Bakanı Stef Jons’un Özel Kalem Müdürü. Evli, 2 çocuğu var.
    Bakanın, diğer çalışanların ve ailesinin ifadesi alındı.
    Petra Cotes bundan 2 hafta önce öldü. Vücuduna zehir mi enjekte edildi, bu zehir etkisini ne kadar süre içinde gösterir, bilmiyoruz. Ama laboratuvar tahlilleri gelince öğreneceğiz. Bu akşam da bir toplantı olacak. O zamana sonuçlar çıkar.
    Ailesinin ve diğerlerinin ifadesine göre, öldüğü günden önceki birkaç gün hiçbir şeyi yokmuş. Ölüm saatinden birkaç saat önce kötüleşmeye başlamış, ve hastaneye kaldırılmış. Ama ne yazık ki ameliyat esnasında ölmüş. Doktorlar daha erken hastaneye getirilseydi, belki şansı olabileceğini; ya da belki de adamın sinsice yayılan bir kanser hücresine sahip olabileceğini söyledi.
    Tek vaka bu olsaydı, kanser hücresi olduğunu düşünebilirdik ama bu duruma benzer birkaç kişi daha var ve ölenlerin hepsi de üst düzey devlet memuru. Kasıtlı yapılan bir şey mi yoksa tamamen tesadüf mü, bilmiyoruz, ama şunu biliyoruz ki; eğer bir şeyler yapmazsak büyük bir katliam gerçekleşebilir. Olay bu.
    Elimizde olan verilere göre kendimce bir değerlendirme de yapmak istiyorum. Karşımızda muhtemelen psikopat bir katil var ve her kimse kurbanların vücutlarına bir zehir enjekte ederek öldürüyor. Ayrıca kurbanlarını da, üst makamlardan seçiyor. Bu noktada bir mesaj veriyor olabilir. Belki de romanlarda okuduğumuz türden bir polisiye romanının içindeyiz. Bir tür kovalamaca. Laboratuvar sonuçları gelsin, kesin sonuçlar elde ederiz. Ve akşamki toplantıda da, bundan sonraki süreçte ne yapacağımızı konuşuruz."
    Nancy konuşmasını bitirdikten sonra sandalyesine oturdu ve bir süre kimse konuşmadı. Bir süre sonra ekip başkanı Doktor Edwin konuşmaya başladı:
    "Ben de Nancy gibi düşünüyorum. Şimdilik yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Ancak laboratuvar sonuçları çıktıktan sonra bir şeyler yapabiliriz. Nancy adli tabibe ilet, elini çabuk tutsun, çünkü mesele acil.
    Her neyse. Kafanızı toplamaya bakın. Zihninizi içi boş düşüncelerden arındırın ve sadece olaya odaklanın. Dağılabiliriz. Nancy sen benimle burada kalıyorsun."
    Diğer profesörler ve dedektifler Doktor Edwin'e selam verip odadan çıktı, ve Nancy Doktor Edwin'in karşısına oturdu.
    "Kimsenin olayın ciddiyetini kavradığını düşünmüyorum. Görünen o ki, herkes zanlı yakalansa da, evimize gitsek derdinde. Ama bilmiyorlar ki, olay ciddi. Belki birimizin yemeğine çoktan bir şey enjekte edildi ve belki sabaha biz de sağ çıkmayacağız. Ama olayın ardında ne var, onu öğrenmek için elimden geleni yapacağım. Senden istediğim, akşamki toplantıya elle tutulur bir şeyler getirmen ve olaya kafa yorman. 1.5 yıldır birlikte çalışıyoruz, ve karmaşık görünen olaylara mantıklı bir açıklama getirebiliyorsun. Bu vakada da aynı şeyi yapmanı istiyorum. Anlaşıldı mı?"
    "Anladım. O zaman akşam görüşürüz." Dedi ve odadan çıktı.

    **

    Doktor Edwin paltosunu askılığa astı, güzel bir duş aldıktan sonra New York'un boğucu binalarına bakan pencerenin önündeki koltuğa oturdu ve başını sıvazlayarak düşünmeye başladı.
    Neyle karşı karşıyalardı? Psikopat bir katil mi yoksa akıl hastanesinden kaçmış şizofrenik bir deli mi? 1. ihtimali düşünmek istiyordu, çünkü eğer karşılarındaki bir deli ise, ölmediği sürece durdurulamazdı. Ama eğer sadist bir katil ise... ya da sadece geçmişte yaşadığı bir travma yüzünden insanları öldürüyorsa? Neden sadece devlet memurlarını öldürüyor peki? Sadece bir tesadüf mü? Sanmıyordu. Belki de, zanlı küçükken devlet memurları evlerine hacize gelmişlerdi ya da babası suçsuz olduğu halde hapse atmışlardı... ve bu yüzden devletle bağlantısı olan herkesi acı çekerek öldürmeye karar vermişti. İntikam.
    Edwin'in tek bildiği bir şey varsa, o da katilin gayet soğukkanlı ve zeki oluşuydu. Katil insanların psikolojileriyle ilgili birçok şey okumuştu, ve genelde bütün seri katiller, zeki ve soğuk kanlı olmakla beraber, polisle alay da ederdi. Belki de öldürdüğü insanlar üzerinden mesaj vermek istiyordu... Devlet başkanlarına, bir insan uzağındayım der gibi... Ölenler daha çok bakanların ve dernek başkanlarının yardımcılarıydı, ve bu noktada, "Sana gitgide yaklaşıyorum" mesajı veriyor olabilirdi.
    Pekâlâ. Amacı neydi? Edwin tüm bunların sebebinin sadistçe bir zevk olduğunu sanmıyordu. Ellerinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen böyle düşünüyordu, çünkü yaşı genç olmasına rağmen pek çok şey yaşamıştı, bu yüzden hisleri gelişmişti.
    Diğer asalak proflardan iş çıkar mıydı acaba? Edwin'e köstek olmaktan başka yapacak bir şeyleri yoktu, ama onlarla çalışmak zorundaydı. Aşağılık budalalar. Okumuş eşekler. Tek bir ideolojiye saplanıp kalmışlardı. At gözlüklerini çıkaramıyorlardı. Bu ölen insanlar onların zerre umrunda değildi, tek dertleri bir an önce eve dönmeleriydi. Halka iyi rolü oynayan fakat aslında bir çöp kadar bile değerli olmayan tipler... Üç beş kuruş para için vatanını satacak kadar aşağılık olan tipler...
    Bir tek Nancy vardı. Beraber birçok vakayı aydınlatmışlardı.
    Ciddi bir tip değildi asla. Giyim kuşamına pek dikkat etmeyen, yıkık dökük bir pansiyonda tek başına geçinen biriydi. Ayaklarının üstünde duruyordu yani... Güçlü kadın profili.
    Annesi ile babasını genç yaşta kaybetmiş, sonra boş zamanlarında çalışarak biriktirdiği parayla okumuş, ve Edwin'in asistanı oluvermişti işte.
    Edwin'in aklı karışık olduğu zamanlar, ne düşüneceğini ne yapacağını bilemediği zamanlarda yardım ederdi Nancy. Gerçekçi biriydi. Kendini beş para etmez erkeklere yedirmezdi.
    Zekiydi de. Edwin çok iyi hatırlıyordu, çözümlemesi çok karışık bir vakayı, mantıklı ve kabul edilebilir bir hâle getirebilmişti. Her doktora Nancy gibi bir asistan lazımdı yani.

    Tek yapmaları gereken ipucu toplamak ve bunları FBI ile paylaşmak, ve gerisini FBI'a bırakmaktı.
    Katil nasıl biriydi acaba? Muhtemelen ilk bakışta katil izlenimi uyandırmayan biriydi. Sıradan biri. Ama iç dünyasında bambaşka biri.
    Off. Şu anda bunları düşünecek hâlde değildi. Akşamki toplantıdan elle tutulur bir şeyler elde ettikten sonra, yatakta tavana bakarak düşünürdü. Aklını en iyi böyle çalıştırırdı: Loş ve sessiz bir ortamda tavana bakarak.
    Şu anda sadece kendini rock müziğin inişli çıkışlı ritimlerine vermek istiyordu. Kulaklığını taktı ve "Rock Müzik" adlı oynatma listesini açtı.
    Gelecek umut vericiydi, tek yapması gereken akışına bırakmaktı. Gelecek onu yönlendirirdi. Gelecek, hakkında endişenilmesini sevmezdi. Her doktorda bulunması gereken özelliklerden bir diğeri ise, Scarlet O'Hara gibi olabilmekti..

    **

    Doktor Edwin ve asistanı Nancy toplantı salonuna geldiğinde, tüm proflar ve dedektifler yerleşmiş, onları bekliyordu. Doktor Edwin gözlüklerini düzeltti, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Neler bulabildiğimize bir bakalım, seni dinliyoruz Nancy.”
    Nancy ayağa kalktı, bol kazağının kollarını avucunun içine daha fazla çekip, elindeki kağıtlara göz atarak buldukları ipuçlarını anlatmaya başladı:
    “Adli tıp raporuna göre; öldürülen adamımızın kanında herhangi bir zehre rastlanmadı. Geçen hafta yapılan sağlık kontrollerinde de vücudu temiz çıkmış. Ama adamımızın beynini besleyen arterlerinde tıkanıklık olduğuna ve bunun da öncelikle felcine ardında ölümüne sebep olduğu ortaya çıktı. Neden daha önce farkedilmedi veya neden yapılan sağlık kontrollerinde ortaya çıkmadı, bilmiyoruz. Bu da kötü cool katilimizin maarifeti.”
    Doktor Edwin’in dikkatini çekmişti ‘kötü cool’ tanımı. Nedenini Nancy’ye sorma ihtiyacı hissetti. Nancy:
    “Kamera kayıtlarından.” Doktor Edwin şaşırmıştı. Çünkü kendisi bizzat kontrol etmişti kamera kayıtlarını ve herhangi bir ipucuna rastlamamıştı. Bakanlar toplantısının yapıldığı binadaki kamera kayıtlarına, evindeki kamera kayıtlarına, şahsi bürosundaki kamera kayıtlarına; her yerdeki... kısaca her yerdeki kamera kayıtlarını dikkatlice izlemişti.
    “Nasıl yani? Ben izledim, tüm kamera kayıtlarını. Baştan sona, defalarca kez hem de.” diye sordu doktor Edwin. Nancy bilgisayarın başına geçerek, birkaç tuşa dokundu ve perdeye görüntüleri yansıttı. Kırmızı halka içine alınmış; uzun boylu, siyah takım elbise içinde, kameraya uzak mesafede olduğu için yüzü seçilemeyen bir adam vardı. Kulağında yine siyah renkte bir kulaklık vardı ve öylesine dik duruyordu ki, dünyaları ben yarattım pozu veriyordu. Nancy bir kez daha tuşa dokundu, bu sefer özel kalem müdürünün arabasının yanında duruyordu aynı adam, sanki koruma gibi. Ama yine kameraya uzak mesafede olduğu için yüzü seçilemiyordu. Bir sonraki fotoğrafta, yine diğer fotoğraflarda olduğu gibi kameraya uzak ama müdüre yakındı. Nancy:
    “Peki şimdi farkedebildin mi?” Edwin mağrur bir edayla:
    “Elbette farkettim, ama bu onun kötü cool adamımız olduğunu kanıtlamaz. Buna nasıl bir açıklama getireceksin?”
    “Çünkü, 4 yıldır müdür aynı koruma ve yardımcılarla birlikte çalışıyor. Bu adam, sağlık kontrollerinden sonra müdürün etrafında çok fazla görünmeye başladı. Ve aynı hafta içinde, müdürün çocuklarını okuldan alan korumayla birlikte bu adamda gitmeye başladı, bunu da kamera kayıtlarından görebiliriz. Ve bu adam müdür öldüğünden beri ortalarda görünmüyor. Sence bu normal mi? 4 yıldır aynı olan düzen neden 1 hafta içinde bozulsun ki?”
    Doktor Edwin hala ikna olamamıştı. Ama bir yandan da aklına yatıyordu çünkü Nancy’nin teorileri her zaman tutardı. Görünen o ki, Kızıl Bilekliği takma vakti gelmişti.
  • siriusufo sitesinde, varlık tipleri bölümünde bulunan, dünya dışı varlıklardan geldiği ileri sürülen mesaj.

    "sevgili dostlarımız,

    alttaki mesaj internet aracılığıyla tüm dünyada bir çok kaynağa ulaştı ve hiç birinde yazarına ilişkin bir tanımlama yok. dünya dışından olduğu söyleniyor ama kim ve nasıl aldı bilinmemekte. ister dikte edilmiş, ister kanal olarak alınmış veya dünya insanı tarafından yaratılmış olsun, özünde bu mesaj bize “doğru” geliyor. aslında tamamı ortak seçimle ilgili. biz galaktik vatandaşlığı mı seçeceğiz; yoksa korku, yadsıma ve güvensizlik ile giderek tükenen bir nesil olmayı mı? seçimse tamamen bize ait.

    “dünyayı sadece sevginin üstünlüğü değiştirir!”
    “görünmemizin gerekip gerekmediğine karar verin!”

    bu mesajı size kimin yazdığının önemi yoktur ve zihninizde anonim olarak kalmalıdır. önemli olan bu mesaja ilişkin ne yapacağınızdır! her biriniz kendi özgür iradenizi kullanarak mutlu olmayı istersiniz. özgür iradeniz sizin kendi gücünüz çerçevesindeki bilginize, mutluluğunuzda alıp verdiğiniz sevgiye bağlıdır. gelişimin bu evresinde tüm bilinçli ırklar gibi sizler de kendi gezegeninizde kendinizi izole olmuş hissediyor ve bu durumun etkisiyle kendi kaderinize mutlak gözüyle bakıyorsunuz. ama yine de küçük bir azınlığın farkında olduğu büyük bir değişimin eşiğindesiniz. kendi seçiminizin dışında sizin geleceğinizi değiştirmek bizim sorumluluğumuzda değildir.
    bu mesajı dünya çapında bir referandum olarak alın. ve yanıtınızı da bir oylama olarak düşünün. biz kimiz? insanlığın binlerce yıldır tanık olduğu açıklanamayan göksel olaylarla ilgili ne bilim adamlarınız ne de dini liderleriniz ortak bir fikir oluşturabilmiş değiller. inançlar ne denli saygı duyulur olsa da, doğruyu ve gerçeği bilmek için bu inanç filtrelerinin dışına çıkılması gerekir. artan sayıdaki bilinmeyen araştırmacılarınız yeni bilginin yollarını keşfediyor ve realiteye çok yaklaşıyorlar. bugün uygarlığınız içinde bir okyanus kadar büyük bilginin içinden özellikle sizi daha az üzecek kısmının çok küçük bir parçası ortaya dökülmüştür. özellikle son elli yılda tarihinizde saçma veya inanılmaz görünen olaylar daha sıklıkla olasılık ve farkındalık alanınlarına girmiştir. geleceğin daha da sürprizlerle dolu olduğunu bilin.

    en iyiyi olduğu kadar en kötüyü de keşfedeceksiniz. galaksideki milyarlarcası gibi bizler de “dünya-dışılar” olarak adlandırılan ve gerçekliğimizin fark edilmesi zor bilinçli varlıklarız. sizinle bizim aramızda önemli bir fark olmadığı gibi iki taraf da evrimleşmenin belirli aşamalarını deneyimlemekteyiz. herhangi organize bir yapının hiyerarşisi bizim iç ilişkilerimiz için de geçerlidir. bir çok ırkların bilgeliği üzerine kurulmuş kendi hiyerarşimizin onayıyla sizinle iletişime geçmekteyiz. bir çoğunuz gibi biz de yüce varlığı arama yolundayız. bu nedenle bizler tanrılar değiliz, ya da daha az tanrı değiliz, ancak kozmik kardeşlik’te sizlerle hemen hemen eşit yerlerdeyiz. fiziksel olarak bir biçimde sizden farklı olmamıza karşın, çoğumuz insanımsı görünümlüyüz.

    bizim var olduğumuz bir gerçek, ama henüz çoğunluğunuzun algılamadığı bir durum bu. bizi anlamayı başaramadınız çünkü, bizim, çoğu zaman sizin duyularınız ve ölçümleriniz içinde görünmemiz olası değildi. işte tarihinizdeki bu boşluğu bu anda doldurmaya niyet ediyoruz. biz ortak bir karar almış bulunuyoruz, ama bu yeterli değil ve sizinkine de gereksinimimiz var. bu mesajla sizler karar-alıcılar haline geleceksiniz! biz neden görünür değiliz? evrimin belirli aşamalarında kozmik “insanlık” bilimin yeni biçimlerini keşfederek, maddenin kolay anlaşılırlığının ötesine geçti. yapılandırılmış demateryalizasyon ve materyalizasyon onların parçasıdır. işte insanlığın birkaç laboratuvarda ulaştığı budur. “dünya-dışı” varlıklarla kurdukları yakın işbirliği ile tehlikeli uzlaşma, kimi temsilcileriniz tarafından sizden özellikle saklı tutulmuştur.
    havaya ya da uzaya ait objeler veya olağanüstülük diye tanımladığınız durumlar sizin bilimsel topluluğunuz tarafından anlaşılmış durumdadır. sizin ufo’lar olarak adlandırdıklarınız aslında çok boyutlu yetenekleri olan uzay gemileridir. bir çok insan bu tür gemilerle, görerek, işiterek, dokunarak veya medyumik bağlantılar kurdular. kimileri gizil güçler etkisinde bırakılarak sizi “yönetir” duruma getirildi. sizin bu gemileri nadiren ya da kısa sürelerde görüyor olmanızın nedeni onların demateryalize olma özelliklerindendir. siz gözünüzle görmediğinizin var olduğuna da inanmazsınız, bunu anlayışla karşılıyoruz. gözlemlerin çoğu bağımsız bireyler tarafından yapılmıştı, ruhlarına ulaştı ama organize sistemi değiştirmedi. insanlığın oligarşisinde negatif çok boyutlu varlıkların rolü oldu, kendi güçlerinin tatbikatını yaptılar, kendi varlıklarını orada tutmak ve bilinmeyeni zapt etmek için sağduyu motive ettiler. bizim için sağduyu, insanın özgür iradesine saygılı olmak ve böylece onların kendi meselelerinde kendilerine ait teknik, ruhsal olgunluğa erişebilmelerine izin vermek demektir.

    insanlığın galaktik uygarlıklar ailesine dahil olması çok önemlidir ve dört gözle beklenmektedir. bizler gün ışığında geniş bir kitle halinde size görünür hale gelir ve sizin bu birliğe katılmanız için size yardım edebiliriz. bugüne dek bunu yapmadık, çünkü içinizden çok azı bunu gerçekten istedi, cehalet vardı, kayıtsızlık veya korku vardı ve durumu haklı çıkaracak aciliyet söz konusu değildi.
    sizler zaman içinde karşılıklı katkılarla zenginleştirilmiş bir çok geleneklerin döllerisiniz. hedefiniz bu kökleri ortak bir plan altında birleştirmektir. kültürlerinizin görünüşleri sizleri birbirinizden ayrı tutmuştur, çünkü onu varlığınızda böyle içselleştirdiniz. artık görünüş sizin için süptil doğanızın özünden daha önemli hale gelmiştir. bölgedeki güçler için görünüşe verilen önemin yaygınlığı herhangi bir tehlike karşısında siperler oluşturmaktadır. ona yine zenginliği ve güzelliğiyle saygılı olmak ama görünüşlerin üstesinden gelmek gerekmektedir.

    bunu anlamak için ulaşabileceğiniz çözümler giderek artmaktadır. yöntemlerden biri bir başka ırkla bağlantıya geçip gerçekte ne olduğunuzun size yansımasının imgelenmesidir. nadir durumlar dışında, kendi yetenekleriniz içinde geleceğinize ait bireysel veya toplumsal kararlarınızda biz her zaman dışarda durduk, çok nadir durumlarda çok sayılı zamanlarda çok az katkımız oldu. sizin derin psikolojik yanınızı kendi bilgimizle motive ettik. sonuçta biz her gün adım adım özgürlüğün inşa edilmesi, varlığın kendisinin ve çevresinin farkındalığına uyanması, kısıtlamalardan ve uyuşukluktan giderek uzaklaşması kısmına ulaştık. cesur ve istekli sayısız insan bilinçlerine karşın, uyuşukluklar, büyüyen merkezi gücün yararına yapay olarak oluşturuldu. ama gelişmiş teknolojilerin büyümesi ve kullanılmasıyla insanlık kendi yazgısının kontrolünü giderek daha çok yitirmektedir. dünyayı, insanları ve tüm canlıları ilgilendiren yaşam koşullarına ilişkin geri dönüşü olmayan öldürücü sonuçlar yaratılmaktadır. hayatı yaşanabilir kılan olağanüstü yeteneklerinizi yavaş, ama kesin bir biçimde yitiriyorsunuz.

    bu gibi teknolojiler sizin zihniniz kadar bedeninizi de etkilemek için vardır. böyle planlar yoldadır. olası efendilerinizle karanlık niyettekilerin birlikteliklerine karşın, bu durum yine de kendi yaratıcı gücünüzü içinizde tuttuğunuzda değişip dönüşebilir. işte bizim görünmez durmamızın nedeni budur. her ne olacaksa artık o kırılma noktasına gelmiş durumdadır.

    fetihler hemen her zaman diğerlerine zarar vermek için yapılmıştır. şimdi dünya herkesin birbirini tanıdığı ancak hala çatışmaların ve her türlü korkunun ısrarlı süre ve yoğunlukta yaşandığı bir köy haline dönmüştür. çocuklarınızın eğitimi ve yaşam koşullarınız kadar sayısız hayvanın, bitkinin yaşam koşulları da sizin politik, finansal, askeri ve dini temsilcileriniz gibi az sayıdaki kişinin elinin altında tutulmaktadır. oysa bağımsız bireyler olarak insanlar, yazık ki üzerinde ciddiyetle çalışamadıkları bir çok potansiyel yetenekleri de barındırırlar.

    gelişmenin harikulade olanakları boyun eğdirici ve yıkıcı tehditlere yakın durmaktadır. bu tehlikeler ve fırsatlar şimdi var. her ne kadar siz sadece size gösterileni algılasanız da, uzun-dönemli ortak projeyi başlatmak yerine doğal kaynakların sonunun getirilmesi programlanmış durumdadır. kaynaklarınızın kıtlığı ve onların haksız dağıtımı, kaynaklarınızdan yararlanma bedeli gün be gün yükselecektir. kentleriniz ve kırsal kesimlerinizin tam ortasında büyük çapta kardeş kardeşi öldürür durumlar yaşanacaktır malesef. nefret ve kin daha çok büyüyor ve aynı şekilde “sevgi” de öyle. sizi çözümler bulmada kendinizden emin kılan budur. ancak kritik kütle yetersizdir ve çok usta yöntemle baltalama işi düzenlenmiş durumdadır. geçmiş alışkanlıkların ve eğitimin şekillendirdiği insan davranışları içinde var olan bir çeşit uyuşuk bakış açısı sizi çıkmaz sokağa götürmekte.
    barışın getirilmesi ve halklarınızın yeniden yapılanması kendi dışınızdaki uygarlıklarla uyum için atılacak ilk adım olmalıdır. bugünkü kararlarınız, tarihinizin hiçbir döneminde olmadığı kadar önemlidir ve sizin yarın yaşamda kalmanızı anlamlı biçimde etkileyecektir. bu kör koşuyu durduracak ortak ve birleştirici farkındalık nereden gelecektir? belki de artık insanlık ailesiyle yüz yüze gelip onları tartmakta olan bu tehdit karşısında daha büyük bir etkileşim içinde olmanın zamanı gelmiştir. yükselen büyük dalga ulaştığı yerden artık ortaya çıkmak üzeredir ve kendi içinde çok olumlu ve çok olumsuz ifadeleri barındırmaktadır.
    bir başka uygarlıkla kozmik kontrat yapmanın iki yolu vardır: temsilciler kanalıyla veya ayırım gözetmeksizin doğrudan bağımsız bireylerle. birinci yol çıkarların savaşını, ikinci yol farkındalık getirir. birinci yol, insanlığı kölelikte tutarak motive olan bir gurup yarışçı tarafından seçilmiştir ve bu nedenle de dünya kaynaklarının kontrolünü, gen havuzunu ve insanın duygusal enerjisini elinde tutar.
    ikinci yol, hizmet ruhu nedeniyle ortaklık oluşturmuş yarış gurubu tarafından seçilmiştir. biz, bizim tarafımızda, tarafsız nedeni onayladık ve kendimizi birkaç yıl önce insan gücünü temsil eden kişilere tanıttık, onlar bizim kendilerine uzanmış elimizi kendi stratejik görüşleriyle bağdaşmayacağı bahanesiyle reddettiler. işte bu nedenle bugün temsilcilerin araya girmesi olmadan bireylerin kendi seçimlerini yapma zamanıdır.
    negatif varlıklar, bölme yöntemiyle görünenin arkasından yönetimlerini her türlü bedeli ödemeye hazır sürdürmektedirler, çünkü saltanatları söz konusudur! aynı zamanda sizi yönetenleri de bölüyorlar. güçlerini, içinizde yarattıkları güvensizlik ve korku yeteneklerinden alıyorlar. bu, sizin kozmik doğanızı hatırı sayılır biçimde zedelemektedir. eğer bu kişilerin yönlendirmeleri ve öğretileri kendi en üst noktasına ulaşmamış ve önümüzdeki birkaç yıl içinde sapkınlıkları ve öldürücü planları hayata geçecek duruma gelmiyor olsaydı bu mesajın da önemi olmayacaktı.
    onların belirledikleri sürecin sonu yakındır ve insanlık yakın dönemde büyük acılar çekecektir. özgür iradenizin paha biçilmez değerinin farkında olun, size bir alternatif sunuyoruz. size daha sağlıklı görünen bir evren ve yaşam, yapıcı etkileşim, dürüst ve kardeşçe ilişkiler, teknik bilgi, acının kökünü kurutmak, bağımsız güçlerin denetlenmiş çalışması, enerjinin yeni şekillerine ulaşabilmeniz ve sonuç olarak da bilinci daha iyi kavramanız gibi olanaklar sağlayabiliriz. sizin ortak ve bireysel korkularınızı aşmanızı sağlayamaz, sizin seçmediğiniz yasaları sizin için oluşturamayız. birey olarak ve ortak çaba göstererek kendi istediğiniz dünyayı yaratmak ve ruhun yeni göklerinin serüvenlerini yaşamak için kendiniz çalışmalısınız.

    böyle bir temasa geçmeye karar verirseniz, evrenin bu bölgesinde kardeşlik dengesinin koruyucusu olmanın büyük sevincini yaşayacağız. karşılıklı ve verimli diplomatik alışverişler yanında kendi yeteneğinizi birleştirmenizin coşkusunu, başarınızın yoğun sevincini ve mutluluğunu duyacağız. sevinç duymak evrende kutsal olarak tanımlanır. peki size hangi soruyu soruyoruz? “bizim ortaya çıkmamızı ister misiniz?” bu soruyu nasıl yanıtlarsınız? ruhun gerçeği, telepatik yolla okunabilir.
    kendinize sadece bu soruyu açık biçimde sorup yine kendi seçiminize göre ister birey, ister grup olarak yanıtınızı yine açık ve net olarak vermeniz gerekir. soruyu sormanızın akabinde evet veya hayır derken bir kentin merkezinde ya da bir çölün ortasında olmanız yanıtınızın değerini etkilemez! sadece kendinizle konuşur gibi ama mesajı düşünerek bunu yapabilirsiniz.
    sadece birkaç kelime içeren bu evrensel soru kendi bağlamına konulduğunda güçlü bir anlam ifade eder. bunu yaparken duraksayıp tereddüt etmeyin. işte bu nedenle de sakin bir biçimde ve tüm vicdanınızı katarak üzerinde düşünmelisiniz. yanıtınızın soruyla mükemmel biçimde birleşip bütünleşmesi için mesajı bir kez daha okuduktan sonra yanıtı vermeniz önerilir. bunun için acele etmeyin. nefes alın ve tüm özgür irade gücünüzün sizi sarmasına izin verin. kim ve ne olduğunuzun onurunu duyun!
    sizi güçsüzleştiren sorunları birkaç dakika için unutun ki kendiniz olabilin. ortaya çıkan gücü hissedin. siz kendi denetiminizdesiniz. tek bir düşünce, tek bir yanıt sizin yakın geleceğinizi öyle ya da böyle muazzam biçimde değiştirebilir. kendi iç sesinize sorarak bizim sizin maddi alanınızda görünmemize ilişkin aldığınız bireysel ve bağımsız kararınıza bağlı olarak sizin maddi planınızda açık gün ışığında görünmemiz bizim için çok değerli ve gereklidir. yürekten ve kendi isteğinizle yaptığınız içten dileğiniz, her zaman gönderdiğiniz kişilerce algılanır.
    insanlığın doğuşunu kardeşlikle kolaylaştırabilirsiniz. sizin düşünürlerinizden biri bir keresinde şöyle demişti: “bana bir el verin-tutun ve ben dünya’yı kaldırayım”. bu mesaj yaygınlaştırıldığında el-tutmanın gücünü kazanacak, biz ışık-yılları uzunluğundaki maniveladakiler ve siz dünya’yı kaldıracak ustalar… bizim ortaya çıkmamız önemlidir. olumlu kararın sonuçları ne olabilir? bizim için, olumlu ortak kararın sonucu gökyüzünüzde ve dünya üzerinde bir çok gemimizin materyalize olmasıdır. sizin için, böyle bir durumun emin olduğunuz şeylerden süratle vazgeçmenizi doğrudan etkileyecek olmasıdır. basit, şüpheleri ortadan kaldıran görsel iletişim geleceğinize çok büyük ölçüde yansıyacak, daha çok bilgi, sonsuza dek değişmiş olacaktır.
    toplumunuzdaki kurumlar her alanda tamamen ve köklü değişimlere uğrayacaklar ve güç bireyselleşecektir çünkü bizim de yaşamakta olduğumuzu göreceksiniz. kendi değerlerinizi somut bir biçimde değiştireceksiniz. bizim gösterdiğimiz “bilinmeyen” karşısında insanlık tekil aileyi oluşturacaktır ki bizim için işin en önemli kısmı budur. tehlike yavaşça eriyip evlerinizi terk edecek, çünkü siz dolaylı olarak istenmeyenin yani bizim “üçüncü parti” diye adlandırdıklarımızın karşısında bir güç oluşturacaksınız. şimdiki durumda aç olan gülümseyemez, korku dolu olan bize hoşgeldiniz diyemez. biz erkeklerin, kadınların ve çocukların içlerinde taşıdıkları ışığa karşın kendi bedenlerinde ve yüreklerinde yine de bu denli yoksunluk içinde olmalarından büyük üzüntü duyuyoruz. bu ışık sizin geleceğiniz olabilir. ilişkimiz gelişmeye açıktır.
    durum her ne olursa olsun, siz kendi yüreğiniz ve ruhunuzun bilirkişisisiniz! seçiminiz ne olursa olsun, saygıdeğerdir ve saygı görecektir. kararınız ne olursa olsun onu ortaya koymalısınız. siz kendi iç sesinize ve sezgilerinize sormalısınız. işte asıl olan budur! binlerce yıl sonra, bir gün, bu seçim kaçınılmaz olacaktı: iki bilinmeyenden birini seçmek.
    bu mesajı geniş kitlelere yayın. bu sizin geleceğinizi ve milenyumlar ölçeğinde geri dönüşü olmayan tarihsel gidişi etkileyecektir. aksi halde bir çok yıl, hiç değilse bir nesil sonraki bir zamana yeni bir fırsat olarak ertelenecektir, eğer hayatta kalırsa tabii. seçmemek diğer kişilerin seçimi içindedir. diğerlerini bilgilendirmemek, haberdar etmemek birinin beklentisine zıt bir sonucun ortaya çıkması riskini getirecektir. kayıtsız kalmak birinin özgür iradesinden vaz geçmesidir. hepsi sizin geleceğiniz için.
    evrende bireysel her bir istek önemsenir. siz hala kendi yazgınızın mimarısınız…
    bizim ortaya çıkmamızı ister misiniz? …."

    edit: yazıyı saçma bile bulsa sonuna kadar okuyan güzel insanlara selam olsun."

    Alıntı
  • Patrick onu öpmeyi bırakıp, yatağa doğru götürdü. Kendini ağır gitmeye, içindeki canavarı yavaşlatmaya zorladı. Her zamanki kıyafetleri yerine, yelek, gömlek ve bot giyiyor olmasına küfür ederek, üzerindekileri çıkarıp yanına uzandı.

    Lizzie’nin yumuşak bedeni, dayanmasını güçleştiriyordu. Ona sarılmak, tüm yumuşaklığını hissetmek istiyordu. Ellerini bir saniye daha ondan uzak tutamazdı. Avucunu, Lizzie’nin beline ve kalçasına doğru götürdü ve ince kumaşın üzerinden onu okşadı.

    Eline bir oda dolusu şeker verilmiş bir çocuk gibi hissediyordu kendisini. Nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu ama tamamını yiyecekti. Lizzie, dilinin üzerinde eriyecek miydi? Tatlı bir şurup gibi çözünecek miydi?

    Patrick, Lizzie’nin göğüslerini avucunun içine aldı. Parmaklarının arasındaki diri göğüsler, hayallerindekinden çok daha hoşuna gitti —gece yarılan kasıklarındaki huzursuzluk dayanılmaz olduğu zamanlarda bunu sık sık hayal etmişti.

    Lizzie de kendi kendine dokunup Patrick’i hayal etmiş miydi? Patrick, Lizzie’yi seyrettiği sırada, kendi kendine dokunduğunu hayal edip, çenesini iyice sıktı.

    Lizzie’nin dudaklarına, boynuna öpücükler kondurdu. Teni krema kadar pürüzsüz ve tatlıydı. “Tanrım, mükemmelsin,” diye mırıldandı ve dilini elbisesinin açık kısımlarında gezdirdi. “Her yerini tatmak istiyorum.” Lizzie’nin göğüslerini yüzüne doğru götürüp, kadınsı kokusunu içine çekti. Başparmağını kıyafetinin kabarık kısımlarında dolaştırdı. “Küçük ve sert meme uçlarının da...” Arzuyla gözlerine baktı. “Baldırının üst tarafındaki yumuşak kısımların da...”

    Lizzie’nin gözlerinde şaşkınlık vardı. Ardından şaşkınlığın yerini daha tehlikeli olan merak aldı. Lizzie, onun aklını başından alabilirdi.

    Lizzie, kollarında hafifçe kıvrandı. Sabırsızlığı Patrick’i daha da heyecanlandırıyordu.

    Patrick, elbisesinin iplerini gevşetip, omuzlarından indirdi. Elbise yere indiğinde göğüslerini seyretmeye başladı.

    Derin bir nefes aldı ve ardından zorlukla kısa bir nefes verdi. Patrick kadın göğsünden hoşlanırdı —büyük, küçük, orta boylarda olanlardan— ama Elizabeth’in göğüsleri mükemmeldi. Aklını başından alabilecek kadar. Yüzünü oraya gömüp, bir daha da kaldırmamak istiyordu. Bu göğüsler, her erkeğin erotik rüyalarını süsleyecek türdendi. Dolgun, yuvarlak, sıkı ve kalkık. Dudaklarının pembeliğiyle aynı renkte küçük meme uçlan... “Çok güzelsin,” diyerek inledi Patrick.

    Neredeyse ona dokunmak istemeyecekti. Porseleni andıran teni pürüzsüzdü —Patrick’in iri ve kaba elleri için fazla hassastı. Ama Patrick ona karşı koyamıyordu. Göğüslerini avcu-nun içine aldı ve ipeksi tenini nasırlı avucunda hissedince bir kez daha inledi.

    Lizzie ürperdi. Parmaklarını ısrarcı bir şekilde Patrick’in saçlarında gezdirdi. Patrick onu başta kibarca öptü. Dudakları pürüzsüz ve duru teninde hafifçe dolanıyor, onun tadını çıkarıyordu. Dilini, meme uçlarında gezdirip, nefesiyle, Lizzie’nin arzularını doruğa çıkardı. Lizzie’nin bedeni kasıldı. Pembe meme uçlarının rengi koyulaşıyordu.

    Patrick kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Tanrım, sadece ona bakarak bile çıldırabilirdi.

    Daha fazla bekleyemedi ve pembe inciyi dişleri ile dilinin arasına aldı. Lizzie inledi. Kısık ve derin sesi Patrick’i daha da çıldırttı. Tanrım, çok diriydi. Isırmamak için kendini zorladığı sulu bir şeftali gibiydi.

    Patrick, onu daha çok somurdu. Daha derine aldı. Dilini meme ucunun çevresinde gezdiriyor, eliyle de eteğinin ucunu kaldırıyordu.

    Lizzie de ona karşılık veriyordu. Patrick, elini Lizzie’nin baldırına doğru itti. Çok yumuşaktı. Parmağı, kasıklarına değince, irkildi. Tüm bedeni bu ıslaklığı arzuluyordu. Tamamen hazırdı.

    Lizzie’yi tamamen soymak ve ona sahip olmak için sabırsızlanıyordu. Dudaklarını ve dilini, onu inletene kadar kullanmak istiyordu. Ama bunun biraz beklemesi gerekiyordu; birbirlerinin tutkularını keşfetmek için önlerinde uzun bir ömür vardı. Lizzie, kapının demir çubuğunu indirmiş olsa da, Patrick’in adamları ya da herhangi biri her an gelebilirdi.

    Patrick, parmaklarını üzerinde gezdirdi. Hafif iniltileri iyice yükselene kadar. Lizzie’nin elleri, Patrick’in omuzlarında ve kollarında dolanıyordu. Kaslarını tutuyor, yalvarırcasına onu kendisine çekiyordu.

    Çıldıracaktı.

    Ah, evet. Patrick iyice sertleşmişti.

    Meme uçlarını bir kez daha yaladı ve Lizzie’nin boşalacağını hissettiği anda onu, daha çok somurmaya başlayıp, parmağını en hassas noktasına götürdü. Lizzie çığlık attı ve bedeni kasılırken, ona doğru iyice yaklaştı.

    Patrick, gözlerini ondan ayıramıyordu. Bu haldeyken çok güzeldi. Patrick’in göğüs kafesinin daralmasına neden olacak kadar güzeldi. Başını arkaya atmıştı. Yanakları kıpkırmızı ve dudakları aralıktı. Tutkulu görüntüsü, Patrick’i de tetikliyordu.

    Bir dakika daha bekleyemedi. Lizzie’nin içine girmesi gerekiyordu.

    Pantolonunu çözdü. Sertliği serbest kalmıştı. Lizzie’nin gözleri kocaman açıldı.

    Lizzie hiçbir tepki veremeden, Patrick ona doğru gitti ve Lizzie’nin kasıklarına değdi. Lizzie’nin inlemesi, Patrick’in tüm bedenini sarstı. Dişlerini sıkıp, içine girmemek için kendini zor tuttu. Bu inanılmaz baskıya bir son vermek istiyordu. Lizzie o kadar ıslaktı ki Patrick’in yavaş olması çok zordu. Bunu çok uzun zamandır bekliyordu.

    “Lütfen,” diye fısıldadı Lizzie, Patrick’in zihnini okur gibi gözlerine bakarak. “Şu anda sana ihtiyacım var.”

    Bu istek, Patrick’e daha önce hiç hissetmediği duygular yaşatıyordu. İçinde farklı bir şeyler hissediyordu. Hiç tanımadığı duygular. Bunu nasıl adlandırması gerektiğini bilmiyordu. Ama bu kadına olan ihtiyacının arzu ile bir ilgisi olmadığını biliyordu. Lizzie, ölmekte olan bir adama umut olmuştu.

    Patrick, kollarını Lizzie’nin bacaklannın altına doğru itti ve içine girmek için hazırlandı. Yavaş yavaş ilerledi.

    Büyük bir zevk dalgasıyla inledi. Lizzie onu kadife bir eldiven gibi sarıyordu. “Tanrım, inanılmazsın.” İçine daha çok girmek, daha derine gitmek istiyordu.

    Ama onun masumiyetine dikkat etmesi gerekliydi. Gerçi Lizzie’nin ona verdiği tepkiler buna pek de gerek olmadığını söylüyor gibiydi. Bir bakirenin yaşayacağı şoku hissetmiyordu. Gözlerinde korku ya da acı yoktu.

    Lizzie, onu daha derine almak için kalçasını itti. Patrick kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Patrick çok iriydi ve Lizzie de çok küçüktü. Ama ifadesinden canının yanmadığı anlaşılıyordu. Lizzie gözlerini tutkuyla hafifçe kapattı.

    “Seni incitmek istemiyorum.”

    Lizzie gözlerini açıp, Patrick’in gözlerine baktı. Patrick, yüzünde bir kaygı ifadesi olduğunu sezdi. “Beni incitmeyeceksin Patrick.”

    Sesinde bir şeyler vardı... Patrick içine ağır ağır girdi. Ta ki geri dönemeyecek kadar derine ulaşana dek. Orada durdu ve ardından içine doğru girip, çıktı. Lizzie’nin bedeni, ona karşı koymuyor, sadece uyum sağlıyordu.

    Lizzie’nin çığlığı acı değil, tatmin doluydu.

    Patrick bir an için şaşırarak duraksadı ama Lizzie kalçasıyla daireler çizmeye başladığı sırada, içine girdiği zevk girdabından başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.

    Lizzie’nin bedeni güçsüz düşmüştü. Patrick’in yetenekli parmakları ve dili, aklını başından almıştı. Göğüslerinin bu kadar hassas olduğunu daha önce hiç fark etmemişti. Patrick dilini, meme uçlarında gezdirmeye başladığında, tüm bedeninde bir zevk dalgası hissetmişti.

    Ama içine girdiğinde aldığı zevk, hiçbir şeyle kıyaslana-mazdı.

    Patrick, pantolonunu indirdiği anda, bir anlık bir tereddüt yaşadığını kabul etmesi gerekirdi. Patrick iri bir adamdı. Jo-hn’dan da iri...

    John. Ona söylemeliydi...

    Ama Patrick’in hassas tenine değdiğini hissettiği anda, tüm düşünceler unutulmuştu. Onu içine almak istiyordu. Onu sevmek istiyordu. Ona zevk vermek ve zevk almak istiyordu.

    Bedeni sırılsıklamdı. Patrick, kasıklarına değdiği anda, tüm bedeni alev alev yanmaya başladı.

    Ta ki bedeni arzu ve istekle kasılana kadar.

    Patrick’in işkencesine bir dakika daha dayanamayacağını düşündüğü anda, içine ağır ağır girmeye başladığını fark etti. Adeta onu tamamlıyordu.

    Son bir hareketle, bir oldular.

    Lizzie’nin bedeni rahatlamıştı. Sanki hayatı boyunca bu anı beklemiş gibiydi.

    Belki de öyleydi.

    Tanrım, onu hissedebiliyordu. İçinde zonklayan sertlikle birlikte tüm bedeni ürperiyordu. Tüm bedeni duygu yüklenmişti. Arzu ve tutku dolu bir rüzgâra kapılmaya hazırdı.

    Sonra Patrick birden durdu.

    Biliyordu.

    Lizzie, ona söylemeyi hep istemişti ama bunun için uygun bir zaman bulamamıştı. Birden panikledi. Patrick, onu istemezse ne olacaktı? Gözleri buluştu ve Lizzie, onun gözlerindeki şaşkınlığı gördü. O, sessiz soruyu. Ama suçlama yoktu. Öfke yoktu.

    Lizzie, o anda rahatladı. Patrick bunu kabullenmişti. Aralarındaki son engel de yok olmuştu. Lizzie, artık kendisini sevişmelerinin gücüne bırakabilirdi.

    Kalçasıyla daireler çizmeye başladı. Patrick de giderek daha derinlere girdi. Başta yavaştı. Uzun ve sakince hareket ediyordu.

    Patrick, onu bir kez daha öptü. Dudaklarını. Göğüslerini. Meme uçlarından birini ağzına alıp, dişlerinin arasına götürdü. Lizzie, Patrick’in ipeksi dudaklarını hissettiği anda, inlemesine engel olamadı. Dili ve dudaktan, Lizzie’nin aklını başından alıyordu. Daha önce hiç bilmediği bir doruğa doğru çıkmasına neden oluyordu.

    Lizzie, ona asla gitmesine izin vermeyecekmiş gibi sarıldı. Elleri, sıcak teninde, kolunun ve göğsünün sert kaslannda dolanıyordu. Parmak uçlannın altında, içinde... tüm bedeninde onu hissediyordu.

    Patrick inanılmazdı. Omuzları çok geniş ve güçlüydü. Her hareketi, kamındaki sert kasların belirmesine neden oluyordu. Sadece ona bakmak bile Lizzie’yi zayıf düşürüyordu. Koyu renk ipeksi saçlan yakışıklı yüzünün üzerine düşüyordu.

    Lizzie, onun kendisine olan ihtiyacını, ruhunun derinliklerini görmek istiyordu. Onu tamamen istiyordu.

    “Daha sert,” dedi. “Durma.”

    Patrick’in gözleri tutkuluydu. “Yapamam. Seni incitirim.”

    “İncitmeyeceksin.” Lizzie, onu sıkıca tuttu ve kendisine doğru çekip, kalça hareketleriyle daha derine girmesini sağladı. “Lütfen...”

    Patrick’in tek ihtiyacı olan şey, cesaretti. Kendini bıraktı ve Lizzie de onu büyük bir sevgi ve kabullenmeyle karşıladı.

    Patrick, Lizzie’nin gözlerine bakarak en derinlerine girdi. Tekrar tekrar. Daha büyük bir hızla ve daha sert bir şekilde.

    Mükemmeldi. Tüm gücünü ve şiddetini içinde hissedebiliyordu.

    Lizzie, ona sımsıkı tutundu. Ta ki arzu, dayanılmaz bir doruk noktasına ulaşana kadar. Ta ki bu inanılmaz adama karşı duyduğu sevgi, şehvetli bir coşkuyla birleşene kadar.

    Bu, sihir gibiydi.

    Bu, aşktı. John Montgomery ile yaşananlar, Patrick’in kollarında hissettikleri ile kıyaslanınca solup gidiyordu. Sadece zevk almıyordu. Paylaştıkları yakınlıkları da aklını başından alıyordu. Duygusal bağları, her şeyi daha güçlü hissetmesine neden oluyordu. Her dokunuşu. Her öpüşü. Her bir darbe, söndürülmesi güç bir ateş gibiydi. Lizzie, kalbinin sevgi dolduğunu hissediyordu. Korunduğunu, sevildiğini hissediyordu.

    Ve o kusursuz anda —Lizzie, kalbinin durduğunu ve bedeninin kasıldığını hissettiği anda— ikisi birlikte cennete gitmişler gibiydi.

    İkisinin iniltileri birbirine karışmıştı.

    Patrick’in kasılmaları, onunkine karışmıştı.

    Gözleri buluştu ve öylece kaldı —bedenleri son kez titrerken bile birbirlerine bakıyorlardı. Ve Patrick’in gözlerinde gördüğü şey Lizzie’nin ruhuna dokundu.
  • "Benim gibilerinse anlatabilecekleri ne varsa gece yarısı olmuştur. Karanlık, ayırt edilemesi güç, anlatması zor, ne olduğu belirsiz, uyku ile uyanıklık arasında, gerçekliğin ayırdına varamadığımız o tuhaf zamanlarda."