Kapağındaki o soğuk ve karanlık atmosferi daha ilk sayfadan hissettiren polisiyelerden biri oldu benim için. Kitabı elime aldığımda klasik bir cinayet hikâyesi okuyacağımı düşünmüştüm ama ilerledikçe olayların arkasındaki psikolojik gerilim ve karakterlerin iç dünyası hikâyeyi çok daha etkileyici bir yere taşıdı.
En sevdiğim şeylerden biri, kitabın atmosferiydi. Sürekli hissedilen bir soğukluk, yalnızlık ve tedirginlik var. Sanki her sayfada buzların altında saklanan başka bir sır ortaya çıkacakmış gibi bir his bırakıyor. Özellikle mekan tasvirleri o kadar başarılıydı ki kendimi olayların geçtiği yerde dolaşıyormuş gibi hissettim. Polisiye romanlarda atmosfer benim için çok önemli ve bu kitap bunu gerçekten iyi başarmış.
Kurgunun temposu da oldukça iyiydi. Olaylar ağır ilerlemiyor ama gereksiz bir hız da yok. Yazar, merakı diri tutmayı biliyor. Her bölüm sonunda “bir sayfa daha okuyayım” hissi oluştu bende. Özellikle olayların birbirine bağlanış şekli ve geçmişle bugün arasında kurulan bağlantılar oldukça başarılıydı. Bazı tahminlerim tuttu ama yine de şaşırdığım yerler oldu. Bu da kitabı benim gözümde daha keyifli hale getirdi.
Karakterler konusunda da başarılı buldum kitabı. Özellikle baş karakterin yaşadığı iç çatışmalar çok gerçekçiydi. Kusursuz kahramanlar yerine hataları olan, yorulan, bazen korkan karakterler görmek hikâyeyi daha samimi yapıyor. Yan karakterlerin de sadece “orada bulunsun” diye yazılmadığı hissediliyor. Her birinin hikâyeye katkısı vardı.
Kitabın dili ise oldukça akıcıydı. Polisiye romanlarda bazen gereksiz detaylar tempoyu düşürebiliyor ama burada öyle hissetmedim. Betimlemeler yerindeydi, diyaloglar doğal geldi. Özellikle gerilim sahnelerinde tempo ciddi anlamda yükseliyor. Bazı bölümlerde resmen nefesimi tutarak okudum.
Bence kitabın en güçlü