"Çay getir ulan Kör Kazım. Elinin ayarına sıçayım, az açık koy."
Bazen Yaşar Kemal hakkındaki görüşlerimi irdeleyerek fazlasıyla düşünüyorum. Bu adamın kitabının her harfinde memleket havası kokuyor, bunun sebebi ne? Şu zamana kadar bunun en büyük sebebinin ülkemizdeki köyleri, şehirleri; dağları, nehirleri bize birincil ağızdan hepimizin bildiği gibi yalın bir dilde anlatması olarak düşündüysem de artık düşüncem değişiyor. Yaşar Kemal oluşturduğu karakterler arasındaki diyalogları çok iyi ayarlıyor. Bu diyaloglar hepimizin zamanında duyduğu sözlerden de oluşuyor, hala kullandıklarımız da oluyor ve söylemeden edemeyeceğim ama çok yerli yerinde argo kullanıyor. Bu konuda en hassas olanların bile hoşuna gidebileceği kadar.
Yazarımız da ilk öyküsü "Zincir"de bu diyalog ortamını çok başarılı bir şekilde uygulamış. Açıkçası ilk öykü bence novella veya roman olmak için fazlasıyla uygunmuş; çünkü karakterler arasındaki diyaloglar çok güzeldi. Zamanındaki mahalle abilerimizi çok güzel yansıtmışlar. Ama bunlar tabi genel olarak eski zamanda kaldı, şimdi onlara özenmeye çalışanlar var ki onlara da keko diyoruz.
Zincir'le ilgili diğer beğendiğim noktalar da argo sözler oldu kesinlikle. Argo denilir mi bilmiyorum yalandan kibarlık yapmaya da gerek var mı bilmiyorum. Sadrazam torunlarının malikanesinde büyümedim, o yüzden ne zaman çayı demli koysam bana da babam,
"Hay elinin ayarına sıçayım."
derdi. Mahallede otururduk önümüzden gösterişli havalı bir herif geçerdi, mahalledeki büyükler yüzüne baka baka
"Nasıl caka satıyor, puşt." derlerdi.
Mahallenin ortasında kavga olurdu ve biz sadece kavgayı ayırmaya çalışanları ayırır, kavgayı izlerdik. Güvercin boku olmasa da inek bokuyla ilgili türlü türlü rivayetler vardı.
İşte bu nedenle bu öyküde geçmişe ufak bir yolculuk yaptım ve