Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Konu itibarıyla baktığımızda, Piramit tam da benim yerlere göklere sığdıramayacağım türden bir roman. Hani şu sade, sembolik ama temas ettiği hakikatlerle devleşen romanlar vardır ya ( Tatar Çölü gibi mesela), Piramit de onlardan. Bir firavunun piramit yaptırma sürecinin öncesini ve sonrasını ele alan roman, oldukça kuvvetli sembolleri bulunan bir dönemi merkeze aldığından, eli oldukça güçlü başlıyor. Refahı artan halkın, firavunun iktidarına daha muhalif olacağı endişesi, firavunu, iktidarının selameti adına, ülkedeki refahı ortadan kaldıracak bir girişime iter. Bu girişim de, kendi piramidinin inşasıdır. Gelmiş geçmiş en büyük piramit olarak tasarlanan bu yapı, esasında halk üzerine bindireceği ekonomik ve fiziksel yük neticesinde refah ortamını ve dolayısıyla da itaatsizliği ortadan kaldıracak ve firavundan önce binlerce insana mezar olacak bir musibettir. İnsanlar günün sonunu sağ çıkardıklarına şükredecekler, başlarını kaldırmaya yeltenemeyeceklerdir. Hem kaldırsalar da, devasa piramidi görünce, azametinden korkup süneceklerdir.
Yazarımız roman boyunca sade ve çarpıcı manzaralar sunuyor. Piramidin inşası sürecinde yaşanan vahşetler olsun, inşa sürecinde ortaya dedikodusu atılan komplo ve bunun beraberinde gelen cadı avı olsun, tematik anlamda çok farklı siyasi krizlerle ilişkilendirilebilecek kusursuz temsiller mevcut. Aklıma Büyük Irmaklardan Bile romanını getiren ve oradakilere denk diyebileceğimiz temsiller bunlar. Sembolik anlamda billurlaşmış bu temsiller, romanın benim için en etkileyici yönü. Bu temsilleri böylesine güzel yapan temel etken ise kullanılan sade dil. Roman bir yandan kuvvetli bir anlatımı, bir yandansa sade dilinin öncülük ettiği sürükleyiciliği muhafaza edebiliyor. Yazarın dönemin bakışını yakalamaya yönelik girişimleri de etkileyici. Sümerlilerin bulduğu
Piramit yüzünden meydana gelen soruşturmalar, işkenceler, delirme vakaları gibi şeyleri öğrenmişlerdi. Buna rağmen piramitten nefret edemiyorlardı. Piramit orada dikildiği sürece içlerinde hep karmaşık hisler olacaktı, çünkü ne öfkeleri ne de sevgileri bir türlü ulaşması gereken noktaya ulaşmıyordu. Bu hastalıklı bir karmaşaydı ve diğer duyguların yerini alabilen tuhaf bir durumdu. Tıpkı uzun süredir lezzetli yemeklerin yerini alan can sıkıcı tahıllar gibi.
Keops'un aklına bir sabah Başrahip Hemiunu'nun babası Snefru'ya altın tabak içinde kesilmiş insan dillerini getirdiği o an geldi. O zaman on üç yaşındaydı ve babası ona o dillerin devlet aleyhinde konuşanlara ait olduğunu anlatmıştı. "Yüzün soldu, farkındayım; ama bir gün sen de aynısını yapacaksın." demişti babası ona. "Aksi hâlde, yani eğer o dilleri zamanında kesmezsen, devleti başına yıkarlar."
Yedinci basamakçıların uyandırdığı merak daha büyük bir merakın başlangıcından başka bir şey değildi. O merak da piramidin ucuna duyulan meraktı. Piramidin yapımının bitmeye yakın olması sebebiyle piramidin tepesi herkesin aklını meşgul ediyordu. Bir kesim gerçekle yüzleşme zamanının geldiğine inanıyordu. Piramidin gerektiğinden daha fazla yüksekliğe sahip olduğundan ucunun gökyüzünü yaralayıp delebileceğinden ya da çizebileceğinden korkuyorlardı. "İşte olanlar asıl o zaman olacak!" diyorlardı kendi içlerinden. "Zavallı bizler hangi deliğe gireceğiz?"