"Uyanıkken görüyorsak yine de kâbus sayılır mı?" Gülmeye çalışarak başımı iki yana salladım. "Bugün bitmek bilmiyor, hepsi bu. İyiyim ben."
"İyi gözükmüyorsun ama." O da içi bir türlü rahat etmiyor gibiydi. "Konuşmak istersen, seni dinlemekten memnun olacağımı biliyorsun, değil mi Eira?"
Ona anlatabilirdim. Elbette yapabilirdim bunu. Ama derinlerde bir yerde bilmesini istemediğimi fark ettim. Gözünde şimdi olduğum kişiyi bütünüyle değiştirmeye ve bambaşka biri olmaya hazır değildim. Benim hakkımda ne düşündüğünü umursadığımı fark etmek de canımı sıktı.
Gözlerimi kaldırma ve ona bakma cesaretini gösterdim sonunda. Kısa bir süre ne o ne ben bir şey söyledik. Sessizlik endişesiz ve rahatlatıcıydı. "Biliyorum. Umarım sen de aynısının benim için de geçerli olduğunu biliyorsundur."
Kapalı bir sandığın içinde günışığına çıkmayı bekleyen, kıymeti bilinmemiş bir define değilim ben. Hakkımda soracağın her sorunun cevabı üç aşağı beş yukarı sende saklı zaten. Beni keşfetmeye çalışmanı da, keşfettiğini sanmanı da istemem. Tanımak zorunda değiliz birbirimizi, daha bir arpa boyu tanıyamamışken kendimizi.
Başkaları hakkında edinilen bilgiler, çöplükten gelişigüzel çıkarılan yiyeceklere benzer. Tadına varamayacak olduktan sonra, kokutmak zorunda değiliz beynimizde.
“Valla hakkımda bir şey bilmemen senden kaynaklı biraz. Bunca zaman geçti, beni tanımak isteyen insan onca boşa geçen günlerin birinde beni bir sahil kenarında, karşısına alıp kahvesini yudumlayarak hikayemi dinleyebilirdi…”
Bugüne, şu ana değin, başkalarının hakkımdaki tasarılarına, düşüncelerine ne kadar önem vermiş olduğumu şaşkınlıkla ayrımsıyordum. Kendi isteklerime, dileklerime göre değil de, başkalarının benim hakkımda düşündüklerini tahmin ettiğim şeylere göre yaşantıma bir düzen vermiş olduğumun bilincine de şimdi varıyordum.