Dürüst olayım, bu kitabı okurken birkaç kez Rousseau’ya dönüp “İyi misin gerçekten?” diye sormak istedim. :) Çünkü burada karşımızda yalnızca bir filozof yok; kendi hakkında açılmış görünmez bir mahkemede hem sanık, hem tanık, hem savcı, hem de avukat olan bir adam var. Ve bütün bunları büyük bir kırgınlık, paranoya ve haklılık hissi arasında gidip gelerek anlatıyor.
Rousseau’yu çoğu kişi “Toplum Sözleşmesi” ya da “İtiraflar” ile bilir. Fakat Jean-Jacques’in Yargıcı Rousseau, onun zihinsel ve duygusal anlamda belki de en kırılgan, en savunmasız döneminin ürünü. Kitap, adından da anlaşılacağı gibi bir “yargılama” metni. Ama burada ilginç olan şu: Rousseau kendisini doğrudan anlatmıyor. Bunun yerine kurduğu diyaloglarda “Rousseau”yu üçüncü bir kişi gibi masaya yatırıyor. Bir anlamda kendi kendisini dışarıdan incelemeye çalışıyor. İnsan kendi hakkında dedikoduyu kendisi yapar mı? Rousseau yapıyor.
Kitabın merkezinde “iftira” var. Daha doğrusu Rousseau’nun, çevresi tarafından sistemli biçimde karalandığına, yanlış anlaşıldığına ve toplum dışına itildiğine dair güçlü inancı. Onun gözünde insanlar yalnızca onu eleştirmiyor; bilinçli biçimde karakterini bozuyor, onu “canavarlaştırıyor.” Bu yüzden kitap, bir savunma metni gibi ilerliyor. Ama klasik anlamda bir savunma değil bu. Daha çok, kırılmış bir insanın dünyaya dönüp “Ben gerçekten anlatıldığı kişi miyim?” diye sorması gibi.
Rousseau bazen çok haklı geliyor, bazen de korkutucu derecede takıntılı. Kitabı okurken sürekli ikilemde kalıyorsunuz. Bu adam gerçekten büyük bir iftira kampanyasının mağduru muydu, yoksa yalnızlığın ve güvensizliğin içinde herkesi düşman görmeye mi başlamıştı?
Bir yandan da çok tuhaf biçimde bugüne ait bir metin bu. Çünkü sosyal medyada linç edilen, yanlış anlaşıldığını düşünen, bir cümlesi