- Bahsedildiği gibi Çinliler metinleri taraflı bir şekilde kaleme almışlardır. Resmî tarihlerde bu taraflılık daha çok ön plana çıkmaktadır. Savaşlarda Türklerin kazandığı zaferler küçümsenmiş, Çinlilerin başarıları yüceltilmiştir. Olayların çarptırılması verilen rakamlara da yansımıştır. Çin'e hücum eden Türklere asi, yağmacı gibi isimler takılırken, barış zamanında da vassal lakabıyla tanınmışlardır. Türklerin Çin'e gönderdikleri hediyeler vergi (haraç) olarak adlandırılırken, Çinlilerin ödediği vergiler hediye şeklinde yazılmıştır. Diplomatik ilişkilerde Çinliler Türk hükümdarlarına ve ileri gelen devlet adamlarına bazen unvanlar sunmuşlardır. Bu unvanlar sonuçlarında Türkler o sırada Çin'den güçlü olsa dahi bağışlanma şeklinde kaydedilmiştir. -
Sayfa 25·Kitabı okuyor
Tarih
Osmanlı'nın çok uluslu yapısında Kürtler, Ermeniler, Yahudiler daha rahat değil miydiler? Yahudiler Endülüste zorbalıkla karşılaştıklarında, Avrupa'nın hiçbir devleti onları kabul etmezken Osmanlı onlara kucak açıyordu... Osmanlı öyle idealize edildiği kadar kozmopolit bir ülke değildi. Ama her halükârda Türkiye, cumhuriyet döneminde bu mevzuda kötüye gitmiştir. Kürtler İslam dayanışması çerçevesinde, cumhuriyetten önce, 1909'dan, 1913'ten önce ülkenin egemen unsurunun, millet-i hâkimenin bir parçasıydılar. Kürtler egemen koalisyonun bir parçası olmaktan birdenbire ezilen bir ulus haline gelmeyi hazmedemediler. Halbuki eskiden Kürtler ezilen değil ezen unsurdular. Birdenbire bir baktılar ki ayaklarının altından sandalye çekilivermiş, bunca senedir ezip sömürdükleri Ermeniler kalmamış, onun yerine Türkler de "Sizi de tıpkı Ermeniler gibi yapacağız" gibi bir tavra girmişler. Bunu sindiremediler. Ermeniler zamanında Kürtler tarafından da mı baskı gördü ve ezildi? Güneydoğu'nun yapısı 20. yüzyılın başına kadar şöyleydi: Ermeniler çalışır üretir, Kürtler gelir haracını alır.
Sayfa 241 - Liber Plus Yayınları / 13 Şubat 2011
Düşünce
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Bir gün sonra, yeniden Güçlü merkezi devletlerin hemen hepsi büyüme çağında müthiş bir enerji salmışlar. Başkentte büyük bir bayındırlık patlaması görülmüş. Kısa bir müddet başkentten taşraya zayıflayan dalgalar halinde bir üslup, bir yaşam tarzı, bir mimari yayılmış. Sonra memleketin iliği kurumuş. Başkent o ilk hamlenin hızıyla bir süre gitmiş. Sonra o da çökmüş. Osmanlı: Osmanlı'nın parlak çağı 50 sene, bilemedin 70 sene: 1480-1550. Bu devirde üç başkentte etkileyici işler yapılır. Taşranın istisnasız her kentinde, fetihten az sonra yapılmış bir-iki vasat cami vardır (İstanbul'dakilerin zayıf birer kopyası, 1300-1450 döneminin cesur yaratıcılığına oranla kişiliksiz yapılar). Sonra HİÇ. 1590'lardan sonra Osmanlı devleti bir cesettir. Taşra taş devrine döner, nüfus azalır, asayiş çöker, göçebelik artar. 1550-1850 döneminde taşrada kayda değer yapılara bak: İshakpaşa sarayı, Hoşab kalesi, şimdi artık var olmayan Ünye sarayı, Bolaman konağı, Datça konağı, vs. HEPSİ de merkezden az çok bağımsızlık ilan etmiş yerel derebeylerinin eseridir. Devletin değdiği yerde (16. yüzyıldan sonra) ot bitmemiştir. Tanzimat'la beraber canlanma başlar. Şehirleşme hızlanır. Yollar, saat kuleleri, okullar, hükümet konakları yapılır. Konut mimarisi canlanır. 19. yüzyıl sonlarında cami (ve kilise) yapımı hareketlenir. Devlet hâlâ aynı devlettir, ama ekonomik yaşantı üzerindeki kontrolünü kaybetmeye başlamıştır. Taşrada ticaret burjuvazisi türer (Çoğu gayrimüslimdir, ama onlardan alınan haraçla yerel bürokrasi ve cemaat kurumları da kıpırdanmaya başlar). Kapitülasyonlar sayesinde Türkiye kalkınmaya başlamıştır. Avrupa: 16. yüzyıldan itibaren Fransa Avrupa'nın en merkeziyetçi devleti. Sonuç: 400 yıl boyunca dünyanın en şaşaalı kenti olan bir başkent; taşra ise (Türkiye kadar olmasa da)
Sayfa 180 - Liber Plus Yayınları / Korkuyla güzellik olmaz / 28 Ekim 2010
Düşünce
Dersim, Türkiye'nin içinde, fakat Türkiye'den ayrı bir parçaydı. Haritalarda bizim görünürdü. Fakat hiçbir zaman bizim olmamıştı. Ne yol verir, ne kervan geçirirdi. O da kendi ağalarının, kendi şeyhlerinin elinde, kendi âdetleri, kendi kanunları ile dilediği gibi yaşardı. Etrafını haraca keserdi. Etrafındaki köyler, kasabalar, hem devlete, hem Dersim'e vergi verirlerdi.
Sayfa 75 - Remzi Kitabevi·Kitabı okuyor
Alıntı
Hişam, babasından, o da Ömer b. Abdülaziz den naklediyor: "Bizden öncekiler, Hakkı tekellerine alıp sattıkları için mahvoldular! Zulmü de iyice yayarak kendilerinden yardım umulsun diye milleti haraca bağladıkları için battılar!"
Sayfa 267·Kitabı okuyor
Anadolu'daki topraksız köylü gençler, levendler, 19 bir tüfek edinip paşaların kapılarında sarıca-sekban adıyla hizmete alınırdı. Türlü yollarla halkı soyarak zenginleşen vali-paşalar, bu suretle İstanbul'a, özellikle yeniçerilere karşı mücadeleye girerlerdi. Maaşları kesilince Celâlî eşkıyası olan sarıca-sekbanlar, çete halinde Anadolu'da köyleri, şehirleri haraca keserek, yakıp yıkıyorlardı. Celâlî çetelerini Kuyucu Murad Paşa'nın korkunç yöntemlerle sindirmesinden sonra, sarıca-sekbanlar paşa kapılarına üşüşmüşlerdi. Böylece, Celâlî paşalar dönemi başlamış oldu. Bu valiler, merkeze karşı bağımsız hareket ederler, kapı-kuvvetlerini beslemek için halkı soymaktan çekinmezlerdi.
Sayfa 302 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih