• 152 syf.
    ·8/10
    Kizim icin aldığım otizim ile ilgili çizgi roman ... çizimler ve bilgileri net kısa ve açık. Az ve öz ama en önemlisi birinci ağızdan bilgiler çok önemli ve değerli. Özellikle otizimli çocuk sahibi ailelerin ne hissettiğini anlattığı kısımlar beni çok etkiledi. Içinden geçtiğimiz su hassas günlere denk gelmişti okumam. Çocuğunuzla birlikte okuyup ona bilgiler verebilirsiniz.
  • "Balkan ülkelerinin birinde, yaşlı bir teyze ölüm döşeğinde..
    Akrabaları tek tek helallik almaya geliyor, odaya biri giriyor diğeri çıkıyor..
    Köye yeni bir gelin gelmiş, duyunca bu teyzenin vaktinin ahirinde olduğunu ziyaret etmek istemiş..
    Usulca girmiş odaya oturmuş bir kenara.
    Yaşlı teyze başını kaldırmış ve içeri son giren ve köyün yabancısı olan bu geline seslenmiş:
    -Osman mı senin deden?
    Gelincağız şaşırmış ve bir o kadarda hayretle sormuş:
    -Evet, Türk'üm Osmanlı'dan geldim... Peki, bunu sen nasıl anladın?
    Yaşlı teyzemiz derin bir iç çekerek:
    -Yavrum, sizin kapıyı açmanız, kapatmanız, yürümeniz ve oturmanız dahi bir nizam ve edep üzeredir.. Sen hasta var diye öyle narin açtın ki kapıyı ben ilk anda bunu anladım.."
    Muallimem, ki kendisi de Balkan göçmenidir bu misali verdikten sonra Talim'ul Müteallim dersimiz sona ermişti..
    Arkadaşlarımdan ayrılıp düşünmeye başladım.
    Nasıl olur? Altı üstü bir kapı açmak değil mi ? Buna dahi dikkat eden bir insan nasıl yetiştirilir?
    Şimdi kızlar istedikleri olmayınca kapıları çarparken, nerede ve nasıl bir hata yapıldı da iki nesil arasında uçurumlar oluştu diye sorgulamaya başladım.. Öyle ya, hep suç gençlerde değil ki.
    Ne olur? Ne yaşanır? Ne yenilip içilir de;
    Böyle hassas bir nesil ifsad olur?
    Elbette ki, evvela aile bağlarını koparmakla.. Çünkü eğitimi ana-babasından almayı kabul etmeyen bir çocuğa istediğiniz her şeyi kolayca empoze edebilirsiniz..
    Peki bir çocuk ana-babasından nasıl kopar? Bu mümkün mü? Eğer o çocuk ebeveyninden "utanmaya(!) başlarsa" pekala mümkün..
    Çocuklar;
    Kitaplarında gördükleri resimlerde, okudukları hikayelerde ne ailelerini nede kendilerini bulamadılar.
    Bir resimde kapalı köylü kadını, diğerinde modern masada yemek yiyen ve hiç görmediği kıyafetleri giyinmiş elit insanlar..
    Çocuk baktı, baktı, baktı...
    Kitaplarda gördüğü köylü insan tamda kendi annesine benziyordu.. Sonra utanmaya başladı annesinin okula gelmesinden, onu basmasıyla ve oyalı yazmasıyla ortamlarına sokmaktan..
    Eve davet ettiği arkadaşlarını dedesiyle nenesiyle konuşturmadı..
    Bu şive bozukluğu alay konusu olurdu.
    Çünkü televizyonlarda hep fakir aileler, kapıcılar, cahiller şiveli bir Türkçe konuşuyordu.
    Hem kahretsin ki ismini de dedesi koymuştu "Emine" nedir!
    Okul fişlerinde "Mine" diyorduk ne güzel!
    Jülide, Işık, Jale.. bu isimler dururken Emine'yi nereden bulmuşlar ki!
    Bak, yine akşam ezanı okunuyor bizimkiler hala çıkamadı köy kafasından, akşam ezanıyla mı belirlenir insanın eve dönüş saati?
    Olacak iş değil!
    Gecenin daha yeni başladığını "akşam ezanıyla şeytanlar çözülür" diyen aileme nasıl izah edeyim!
    Zaten çizgi filmlerde kaplumbağalar dahi pizza yiyor, biz hala tarhana kaşıklıyoruz! Biraz modernleşin artık! Nidalarıyla, en son sofrasından da burun çeviren bir genç var olmuştur artık..
    Bu zihniyete erişen gençler ebeveynlerinden nasihat almayı, onlar tarafından eğitilmeyi kabul eder mi sanıyorsunuz?
    Artık onların tek eğitmenleri youtube videolarında abuk sabuk saatlerce konuşan şahıslar, göz kırpmadan izlenilen film sahneleri, hayran oldukları artistlerin hayatı olmuştur.
    Bakın bilinç altına oynanan küçük bir oyun, izlenen tek bir kare;
    Önce sinsice ailenize savaş açtı... Babaların mesleğinden,anaların giyinişinden utandırdı. Tabi buna paralel olarak sözlerinizi değersiz kıldı ve bir ailenin mihenk taşı olan "sofranızı" yok etti.. Artık boş tabaklar bilgisayar masasında birikiyor, koltuk kenarlarından bardak toplanıyor.
    Aileler akşam bir araya gelip, aynı kaba el uzatamıyorlarsa çok şeyi yitirmişler demektir..
    Çünkü İslam medeniyetlerinde ailenin, ailede de sofranın önemi büyüktür.
    Bizler; mideden çok gönlü ve ruhu doyurmak için, ekmeği bölüp pay ettiğimiz gibi muhabbetimizi de bölüştürmek için kurmalıydık sofralarımızı.
    Baba nasihat etmeli, en cok sofrada anlatmalı ve o anın bereketiyle rahmet yağdırmalıydık üzerimize..
    Ve-l hasıl bu nimetlerden mahrum büyüyen "plastik" bir nesil geldi.
    Annesi bırakın hasta ziyaretinde kapı açma adabını, eve gelene dahi kapıyı açmayı, misafire "hoş geldin" demeyi öğretemedi.
    Çünkü geçmişi unutturulan, atalarından utandırılıp bağları koparılan bir nesil ne iflah oldu nede ıslah..
    Artık hicret zamanı gelmedi mi ?
    Haydi, özümüze dönelim!
    Bizede sorar belki bir ihtiyar cılız sesiyle:
    -Osman oğlu değil misin sen?
    /Yağmur Mirzayeva/
  • Paranoyak mı oldum diye düşünmeye başladım önceleri..
    Sonra gözlerimi ovuşturarak baktım olmadı, hüsnü zann ettim yine olmadı..
    Ben;
    "Sokakta cinsiyetini ayırt edemediğim insanlar görmeye başladım.!"
    Gözden kaybolana kadar seyrediyorum peşlerinden..
    Ne yüzlerinden, ne kıyafetlerinden nede davranış şekillerinden cinsiyetlerini anlayamıyorum.
    Bir mağazaya giriyorum, bayan reyonu ne tarafta diye sormama fırsat kalmadan, "Hanfendi burası "unisex" diyor görevli..
    Ney?
    Unisex mi?
    Yani cinsiyetsiz kıyafetler mi?
    İyi ama nasıl olur? Şimdi bu bluzu hem ben, hemde erkek kardeşim giyebiliriz, yanlış anlamadım değil mi?
    Şu raflardaki pantolon modelleri hem kız hemde erkek için mi yani?
    Benim Peygamberim erkeğe benzeyen kadına,kadına benzeyen erkeğe "Lanet etmişken" şimdi onun ümmetine ben "unisex" kavramını nasıl izah edebilirim ki?
    Yol boyunca içimden konuşa konuşa yürüdüm durdum..
    Eskiden kıraathaneler vardı mesela... Mahallenin ihtiyarları, iş arayanları, akşam evden kaçanları, gündüz tavla oynayanları oturur çayını nargilesini içerdi. Kadınlar önünden geçmez, karşı kaldırımdan yürürdü. Kocasına birşey söyleyecek olsa asla o kadar erkeğin arasına girmeye tenezzül etmez, mahalleden bir çocuk yollar, maruzatını iletirdi.
    Kadınların böyle bir mekanı yoktu. "Zaten buna gerekte yoktu!" Kadın evinde ağırlardı arkadaşlarını..
    Tatlı çay sohbetleri, samimi halleri mahrem yuvalarından dışarıya çıkmazdı..
    Ama artık mekanlarda cinsiyetsizleşti..
    Yol boyunca kadınlı erkekli bir arada oturan, son ses müzik eşliğinde nargile tüttürüp birbirleriyle tavla oynayan insanları seyrettim.
    Eski kırahathanelerin adı bugün "Cafe" olmuş.. Hem zaten kadınların giremeyeceği mekan mı olurdu?
    Ne biliyormuş eskiler!
    Allah aşkına hangi devirde yaşıyorum ben?
    Şimdi kalkıpta Rasulullah'ın iki gözüde kör olan sahabesi Ümmü Mektum evine girdiğinde hanımlarına "Çekilin,gizlenin! Onun gözleri görmüyorsa,sizde mi görmüyorsunuz!" Buyuracak kadar bu konularda hassas olduğunu kimin yakasından tutupta haykırayım?
    Bizim evvela mekanlarımız, giysilerimiz, algılarımız, zihniyetimiz "cinsiyetsiz" olmuşken benim gözlerimin şuan gördükleri çokta abes gelmemeli değil mi?
    Peki nasıl oldu bu iş derseniz, bunu anlamak inanın hiçte zor değil..
    Vakt-i zamanında televizyonları evlerinize sokmayın derken biz yobazlıkla suçlandık ama bugün en ünlü profesörler evlerine televizyon almayınca, "aydın insan" oldular.
    Şimdi iş işten geçtikten sonra;
    Kime sorsak televizyondan nefret ediyor ama her akşam ısrarla izliyor.
    Dizi saatine göre misafirliğe gidiyor,maç saatinde misafir kabul etmiyor.
    Hatta daha korkuncu NAMAZI REKLAM ARASINDA KILIYOR!
    Bu nasıl bir müptelalıktır?
    Özellikle çocuklarımız öyle bir hipnoz olmuş ki ekrana, seslensen tepki vermiyor..
    Biz kendimizi nasıl bir belaya düçar ettik kısaca bahsedeyim..
    Sinemada 25. kare olayı denilen bir sistem vardır.Çok basit bir anlatımla;
    Bizim gözlerimiz 24 kare algılayabiliyor, 25. kareyi ise gözlerimiz göremiyor.
    Yani biz farketmeden 25. Kare geçiyor, göz görmüyor ama beyin onu algılayıp hafızasına atıyor.
    İnsanlar sinemada film izlerken bir deney yapılıyor. Örneğin romantik bir filmde belli yerlerde 25. kareye kızgın güneş ve çöl resmi konuyor. Ara verildiği zaman nerdeyse herkes kola,su vb. içecek almak için sıraya giriyor. Susuzluk bilinçaltına işlendiği için, farkında olmadan herkes içecek alıyor.
    Amerika'nın Irak işgali öncesi radyo frekanslarında Kuran-ı kerim yayını arasına subliminal mesajlarla "Direnmeniz faydasız" mesajları gizlediği kimseye kapalı değil.. Ve başarılı oldular mı dersiniz?
    Ben, özellikle çizgi filmlere gizlenen mesajların resmini ahlâken yayınlamayacağım. Ama evlatlarınızın beyni bu mesajları çoktan depoladı..
    Bunlarla evlatlarımızın zihnine neler yerleştirdiler şuan sokaklara bakınca daha iyi anlıyor musunuz?
    Heryer cinsel kimliği belli olmayan, daracık pantolonlar giyen, saçları uzun ve boyalı, kız gibi konuşup nazlanan erkek çocuklarıyla, erkeklere küfreden, elinde sigara ile yürüyen kaba saba kızlarla dolu..
    Siz mi söylüyorsunuz böyle olmalarını?
    Acaba nerden öğreniyorlar dersiniz?
    Ne olacak çocuklarımızın hali?
    Gözlerimi ovuştuyorum, yok yok anlayamıyorum..
    ...
    /Yağmur Mirzayeva/
  • 1

    Ben “Özel mülktür girilmez!” yazısının asılı durduğu dikenli telleri keserken, Scully de el fenerini tutuyordu. Ay son dördün halindeydi. Ama yağmur bulutlarının arkasına gizlendiği için neredeyse zifiri karanlıktaydık. Dikenli telleri kesip içeriye girdikten sonra, arabayı bıraktığımız yerde başlayan çürümüş et kokusu gittikçe artmaya başlamıştı. Scully kusmamak için burnunu paltosuyla kapatırken, ben de mümkün olduğunca nefes almamaya çalışarak iç cebimden maske çıkartmaya çalışıyordum.

    Scully maskesini takarken: “Kahretsin Mulder! Havadaki çürümüş et kokusu gittikçe dayanılmaz bir hâl almaya başladı. Buraya değil maskeyle, oksijen tüpüyle bile zor girilir. Açık havada nefes alamıyoruz!” dedi.
    Maskemi ağzıma geçirip, bir nebze de olsa burnuma gelen kokuyu azalttıktan sonra: “Bu da doğru iz üzerinde olduğumuzu gösteriyor,” dedim.
    “Sen bu yaratığın…”
    “Yaratık değil, köstebek.”
    “Yaratığın! Geceleri avlandığından emin misin?”
    “Elbette ki yüzde yüz emin değilim. Ama köstebeklerin görme duyuları, diğer duyularının aksine çok zayıftır. Gözleri de ışığa karşı çok hassas olmalarına karşın ancak ışığı hissedebilirler. Bu yüzden geceleri daha rahat avlandığını düşünüyorum.”
    “Bu yaratığın ısrarla köstebek olduğunu neden iddia ediyorsun? Elimizde tamamen parçalanmadan ulaşılan tek bir ceset var, o da bir köpeğe ait.”
    “İzler, Scully. İzler.”
    “Ne izleri Mulder?”
    “Köpeğin bulunduğu yerdeki izler. Topraktaki tümsekler, köstebeklerin yeri kazarken oluşturduğu tipik tümseklere benziyor.”
    “Tek bir farkla!”
    “Evet, tek bir farkla. İçine 15-20 cm boyundaki bir canlının sığabileceği gibi değil de, 170-175 boylarında bir insanın sığabileceği büyüklükte.”
    “Yani köstebek aslında bir insan mı?”
    “Toprak altında köstebek gibi yaşayabilen bir insan olduğundan şüpheleniyorum.”
    “Mulder koku gittikçe artmaya başladı ve bu maske bile bir işe yaramıyor.”
    “Bence işin sonuna yaklaşıyoruz. İzleri buraya kadar takip etmeyi başardık. Bu köstebekadam buralarda bir yerde olmalı.”
    “Mulder! Dikkat!”
    “…”

    2 (Flashback)

    Scully olay yerinde bulunan köpeğe otopsi yaparken, ben de köstebekler hakkında birkaç ekstra bilgi edinmiş olarak içeriye girdim.

    Scully ağız maskesini ve gözlüklerini çıkartarak: “Köpeğin otopsi sonucuna göre, boğazındaki ve vücudundaki tırnak daha doğrusu pençe izleri köstebek ile eşleşiyor. Ayrıca diş izleri de köstebek ağzına uygun.” dedi.
    “Sana bunun bir köstebek olabileceğini söylemiştim.”
    “Bu yaratık her neyse köstebek olamaz Mulder. İzler eşleşmesine rağmen bunun bir köstebek tarafından gerçekleştirilebileceğine inanmıyorum.”
    “Neden ama?”
    “Çünkü köstebekler insan boyutunda olamazlar Mulder.”
    “Ama ya…”
    “Mutasyon geçirdi ise, mi diyecektin?”
    “Kesinlikle.”
    “Peki, ama neden köstebek olsun bir insan?”
    “Belki de mecazi anlamda olamadığı için, gerçek anlamda olmayı tercih etmiştir!”
    “Mulder, şakanın sırası değil. Üstelik de çok yorgunum.”
    “Peki öyleyse. Soruna cevap vereyim. Olmaması için de bir neden yok çünkü. Mesela Ninja Kaplumbağalar. Onlar da böyle insan olmamış mıydı? Ya da Splinter Usta, nasıl bir fareye dönüşmüştü?”
    “Mulder, bahsettiğin şey bir çizgi film ve tamamen bilimkurgu. Ayrıca sen bu kanıya nasıl vardın?”
    “Çizgi filmlerde olan şeyler gerçek hayatta da olabilir. Bu kanıya nasıl vardım, güzel soru. Çünkü bir kere köstebekler çok keskin ve güçlü tırnaklara sahip, tıpkı bu zavallı hayvana saldıran da olduğu gibi. Ancak bir farkla, burada sadece toprağı kazmak için değil öldürmek için de kullanıyor.”
    “Başka?”
    “Onlar da bizim gibi memeli hayvanlar. Bizden ilk temel farkları, biz primatlar takımına dâhilken, onların böcekçiller takımına dâhil olmaları.”
    “İşte bu yüzden köstebek olamaz. Böcekçil takımına dâhil olduklarını kendin söyledin.”
    “Belki de böcek sevmeyen bir köstebek olduğu konusunda ısrar ediyorum.”
    “Böcekçil ama böcek sevmiyor?”
    “İki nedenden dolayı. Bir, bu canlının mutasyon geçirdiğini unutuyorsun. İki, muhtemelen insan boyunda olan bir köstebeğin küçük böcekler ve solucanlarla karnını doyurması için oldukça fazla uğraşması gerekir.”
    “Yani böcek ve solucan yemiyor mu?”
    “Belki de atıştırmalık olarak yiyor olabilir. Hani senin film izlerken yemeyi çok sevdiğin krakerlerden atıştırman gibi.”
    “Mulder, iğrençsin!”

    3

    “Mulder! Mulder? İyi misin?”
    “Kahretsin neredeyse boğazıma tırnaklarını saplıyordu!”
    “Yüzüne el feneri tutmayı nereden akıl ettin?”
    “Çünkü gecenin bu karanlığında el fenerini tutmadan başka türlü ateş edebileceğimi sanmıyordum.”
    “Ateş eden sen değildin zaten, bendim.”
    “Teknik detaylara takılmayalım yine de.”
    "Karanlığın içinde kayboldu."

    El fenerlerimizle etrafı taramamıza rağmen hiçbir iz göremiyorduk. Yağmur yağmaya başlamıştı. Bu da tamamen bizim dezavantajımıza olan bir durumdu. Geldiğimiz yerden çıkmak için geri dönmeye karar verdik. Tam kestiğimiz dikenli tellere yanaşmıştık ki, etrafımız bir anda onlarca asker ile çevrildi. Gözaltına alınarak, hızlıca bölgeden uzaklaştırıldık ve o canlının akıbetini öğrenemedik. Buna rağmen emin olduğum tek bir şey vardı. O canlı mutasyona uğramış bir insan veya köstebekti.

    4

    “Oldukça ilginç bir vaka, değil mi? Bay, ee isminiz neydi? Fakat bir dakika, bu alanda sigara içilmesi tamamen yasaktır.”
    “Sizden sigara içmek için izin istemedim, tek istediğim bu adam hakkında bildiklerinizi anlatmanız.”
    “Evet, her neyse. Adamın adının James Wallace olduğunu, yıllarca kimyasal deneyler yapan bir laboratuvarda çalıştığını ve mutasyon sonucunda bu hâle geldiğini biliyoruz. İnsan içgüdülerini neredeyse tamamen kaybettiği anlaşılıyor. Avlanma ve hayatta kalma içgüdüleri de tamamen bir köstebeğinkine dönmüş. FBI ajanlarının ettiği ateş sonucu hafif yaralanmış olduğu anlaşılıyor ancak ölümcül bir yarası yok.”
    “Olabilir. Fakat bu köstebekadamın derhal yok edilmesini istiyorum.”
    “Fakat nasıl olur? Bu adam çok önemli bir kanıt ve denek olabilir.”
    “Çünkü bu adam bizim gizli çalışmalarımız sonucunda bu hâle geldi. Bu yaratığı bulduğunuz yerde yakalanan FBI ajanları bir daha bu yaratıktan veya bu konudan bahsetmemeli. Sizin de çenenizi sıkı tutmanız kendi faydanıza olur. Verdiğim emir derhal yerine getirilsin.”
  • 95 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Behçet Necatigil, “Kitaplarda Ölmek” adlı o şahane şiirinde “Adı, soyadı /Açılır parantez /Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti /Kapanır, parantez. /O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı /Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları. / Ya sayfa altında, ya da az ilerde /Eserleri, ne zaman basıldıkları /Kısa, uzun bir liste. Kitap adları /Can çekişen kuşlar gibi elinizde. /Parantezin içindeki çizgi /Ne varsa orda /Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci /Ne varsa orda. /O şimdi kitaplarda /Bir çizgilik yerde hapis, /Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki, /Öldürebilirsiniz.” der.

    Edith Wharton’ın “Sığınak” adlı kitabını okuyup bitirdiğimde sitede sadece “bir” kişi tarafından okunan bu kadın yazarın biyografisini incelemek üzere internete girdiğimde şu satırlara denk geldim:
    “Edith Wharton (24 Ocak 1862 – 11 Ağustos 1937) Amerikan yazar ve moda tasarımcısı.
    En fazla tanınan eseri "Masumiyet Çağı" (The Age of Innocence, 1920) adlı romanıdır, ve 1921 yılında Pulitzer Ödülünü kazanmıştır.
    I. Dünya Savaşı esnasında Paris'te Kızıl Haç örgütü için yaptığı yardım çalışmalarından ötürü, Fransız Légion d'honneur nişanıyla ödüllendirilmiştir.
    Paris'te iken Amerikalı ünlü gazeteci William Morton Fullerton ile büyük bir aşk yaşamıştır.
    Eş: Edward Robbins Wharton (e. 1885–1913)
    Aralarında Henry James, F Scott Fitzgerald, Jean Cocteau, Ernest Hemingway ve Theodore Roosevelt'in bulunduğu, çağının önemli ve etkili entelektüelleriyle olan arkadaşlığı da ayrıca dikkat çekicidir.
    Bazı eserleri: "Ethan Frome", "Yaz Bitince", "Akşam Çayı","Aşkın Öteki Yüzü","İki Kız Kardeş","Mihenk Taşı","Sığınak", "Her Kalp Kendi Bildiğini Okur"

    Evet tam da Behçet Necatigil’in şiirinde dediği gibi değil mi? Edith Wharton’ın Amerikalı bir kadın yazar olduğunu, aldığı ödülleri, yaşadığı büyük aşkı, dostluklarını ve bazı eserlerini listeleyen kısa bir biyografi bize ne anlatabilir ki? O parantezin içinde büyük dostluklar, tutkuyla yaşanmış bir aşk, 28 yıl süren bir evlilik çok sayıda eser var ama Edith’in neler yaşadığı yok. Onun yaşadıkları eserlerinde. Biz de eserine dönelim o halde.

    Bu kitaba inceleme yazmak gibi bir niyetim yoktu aslında. Ama güçlü karakter tahlilleri, ruh ikilemleri, hassas bir kadının ruhunun ömür boyu geçirdiği değişimleri 92 sayfada böyle güçlü bir şekilde anlatan bu kadın yazarı es geçmeye gönlüm elvermedi. Necip G. Bey'in Helikopter yayınları ile ilgili övgülerine bir süredir denk geliyordum ve onun son incelemesinden sonra #41618998 da bu yayınevinden üç kitap satın aldım: Biri Jean Echenoz / Bir Yıl’dı. Diğeri sevgili Ayşe*'nin harika bir inceleme yazdığı İklimler’di. (bkz: YAKARSA BU DÜNYAYI ROMANTİKLER YAKAR!) “Sığınak” ise bir yerde denk geldiğim bir kitap değildi. Kitabın önce ismi dikkatimi çekti, iyi bir yazar bu isme o kadar çok şey sığdırabilirdi ki… Arka kapak yazısını okuduğumda kitabı almaya karar vermiştim. Sonra kitaba dair bir yazı aradım, bulamadım, sitede de bir kişi tarafından okunduğunu fark edince okumaya bu kitaptan başlamaya karar verdim.

    Önce kitabın dış görünüşüyle başlamak istiyorum: Helikopter yayınları hakikaten çok özenli bir şekilde basıyor kitaplarını. Çeviri bir kitapta en fazla dikkat ettiğim şey, kitabın dilidir. Bu kitabın hakikaten kusursuz bir dili var. Yaptığım alıntılardan da fark etmişsinizdir zaten. Yazar çok iyi belli ki, ama çevirmenler de şahane bir iş çıkarmışlar.
    Kitabı okumadan evvel sığınak kelimesine neler sığdırılabileceği üzerine kafa yorduğumu söylemiştim. Öyle ya yaşam denen şu uzun ve çetrefil yolculukta neler sığınak olabilirdi ki bir insana? Ev, iş, aşk, çocuklar, dostlar, kitaplar, eğlenceler, yolculuklar… Listeyi uzatmak mümkün. Peki bu kitap neyi anlatıyor derseniz… Kitap Kate’in Denis Peyton’la evlenme sürecini, yaşadığı hayal kırıklığını ve sonrasında kendine sığınak bildiği oğlu Dick ile ilişkisini bolca iç çatışmalı ve psikolojik tahlilli bir şekilde anlatan kısacık ama aslında kocaman bir "uzun hikaye". Kate’in ömrünü boşa yaşadığını düşünmesi, yaşadığı çatışmalar, ahlaklı olmak ile sevdikleri arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında yaşadığı iç çelişkiler başarılı şekilde aksettirilmiş. Mesela şu satırlar Kate’in ömür boyu yaşadıklarını bir paragrafta sezdiriveriyor:

    “Odaları teker teker amaçsızca dolaştı, ıssızlığa alışmaya çalıştı. Böylesi bir ıssızlığı çok önceleri, çoğu kadın yüreğinin dopdolu olduğu yıllarda tatmıştı; ama bu çok zaman önceydi, tam bir ıssızlık duygusu da değildi aslında, çünkü hala birilerinin o boşluğu dolduracağı umudu vardı. Oğlu doğmuştu, hayatı dolup taşmştı, ama sular yine çekilmişti ve o, heba olmuş yıllar önünde çıplak uzanırken bakakalmıştı yine. HEBA OLMUŞ YILLAR! İşte yüreğin o ölümcül gümbürtüsü, asla iyileşmeyecek olan bir felç. İnancı ve umudu, bataklığın onu vahşete çağıran ışıklarıydı, sevgisi kayan topraklara dikilmiş nafile bir anıt.” (s. 83)
    Kate nelere mi sığınıyor? Önce nişanlısına /kocasına ardından da onda yaşadığı hayal kırıklığından sonra oğluna ve ardından da başka hayatlara, sanata, dostlarına ve iki yüzlü bir gülümsemenin rahatlatıcı konforuna, maskelere yani…
    "Kendisinin de hayatın zoraki bir taklidi içinde konuştuğunu, gülümsediğini, yeni gelenlere elini uzattığını, gerçek Kate'in ise sahnenin arkasında trajediyi oynadığını unuttu."( s.87)

    Siz de ayıracak birkaç saatiniz varsa Edith Wharton’ın “Sığınak”ına bir şans verebilir ve kendi sığınaklarınızı düşünebilirsiniz bence. Herkese keyifli okumalar diliyorum.

    BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ: https://hercaiokumalar.wordpress.com/...02/siginaklara-dair/