• Yeni bir yağmur damlası çarpıyordu cama. Yaşanmışlıkların,yaşının sonucu olan kırışık bir o kadar yorgun bir o kadar hüzünlü gözlerle bakıyordu dışarıya. Cama vuran yağmur damlalarının sesini dinliyordu camın yanındaki koltukta. Kendine özeldi bu oda, huzurevinin en üst katında bulunuyordu. Düşünüyordu uzun uzun ,zaten başka ne yapabilirdi ki burada ?”Neden” dedi. “Neden o kadar büyütmeme, sevmeme rağmen biri bile beni aramıyor ?”Anneydi o. Darılırdı ,gücenirdi. Şimdi bile arasalar hiçbir şey olmamış gibi davranabilirdi.

    İlk önce oğlu geldi aklına. Gözleri doldu. İlkokuldaki gösterisi,söylediği şarkı,anneler gününde aldığı çiçek ,yazdığı not geldi aklına. Eşi vefat etmişti çocukları daha çok küçükken. Bir evi geçindirmek de zordu haliyle. Evlere temizliğe gidiyordu. Bazen elleri parçalanacak gibi oluyordu ama olsundu. Her şeyi çocukları içindi. Zorlukla okuttu onları. En iyi eşyaları, en iyi kitapları aldı onlara. Sonra oğlunun verdiği söz geldi aklına. “Ne olursa olsun seni hiç bırakmayacağım “Anneler gününde söylemişti bunu. Demek sözler de yalandı. Bir şeyler olmuştu ve bırakmıştı. Ne olduğunu bilmiyordu. Kendisi yıllardır kanser hastasıydı. Oğlunun okuduğu zamanlarda hasta biri için konforlu olmayan bir yerde oturduğundan dolayı devlet onu buraya almıştı. Sonra ne arayan oldu, ne soran. Arkadaşından aldı oğlunun evlendiği haberini. Gidememişti düğününe. Günlerce ağlamıştı.

    Sonra bir gök gürültüsü duydu. Kızı geldi aklına. O öyle değildi. Daha çok düşkündü annesine. Üniversiteye giderken de hep haberleşiyorlardı. Sonra bir gün annesi kızını aradı. Kızı ise “Anne çok işim var sana döneceğim”demişti. O gün bugündür kadın ne zaman arasa ulaşamıyordu kızına. Huzurevi sessizdi. İnsanları, duvarları soğuktu. Aile şefkati ,sevgi yoktu. Hergün böyle oturup düşünüyordu. Tek bir şey merak ediyordu. “Neden ?” Yere düşen yağmur tanelerine bakarak uzun uzun daldı ...


    Gelen telefonlarla ilgilenen görevli ufaktan uyuklarken telefon çaldı. Ve hemen telefonu açtı.
    -Merhaba.Ben Şüheda hanımla görüşecektim.
    -Neyi oluyorsunuz hanımefendi ve isminizi öğrenebilir miyim ?
    -Kızıyım. İsmim Pınar.
    -Tamam Pınar hanım hemen telefonu götürüyorum.
    Görevli çok şaşırmıştı. Yıllardır arayanı soranı olmayan bu kadını ne olmuştu da aramışlardı ? Merdivenleri hızlı hızlı çıktı. Kapıyı tıkladı ve içeriden ses gelmeyince yavaşça kapının kulpunu çevirerek içeri girdi. Şüheda hanım yine yağmuru izliyordu. Yanına gitti. Omzuna dokundu,hiçbir tepki alamadı. Eğildi ve yüzünü çevirdi. Soğumuş ,gözlerinden düşen tek bir son gözyaşıyla bu hayata veda etmiş o güçlü kadını gördü karşısında.

    Evet çıkabileceği en uzun ve dönülmez yola çıkmıştı bile...
  • DİZİLERİN VERDİĞİ MESAJLAR

    1- İstemediğin biriyle evlendiysen ona ihanet edebilir, başkasıyla aşk yaşayabilirsin.

    2- Kötü bir olaydan sonra içki içip etrafı dağıtmalısın.

    3- Sevdiğin kişi başkasıyla evlendiyse onların yuvasını bozmalısın.

    4- Kötüler daima güçlüdür iyiler ezilmeye mahkumdur.

    5- Her dizide yeni elbiseler, ayakkabılar olmalı, alışveriş için hep lüks yerler tercih edilmelidir.

    6- Evde ilgi görmeyen adam dışarıda karısını aldatmalı ve bütün suç kadına yüklenmeli, adamın yaptığı da masum gösterilmelidir.

    7- Gençlerin mutlaka sevgilisi olmalı, lise ve orta okul seviyesinde olsa bile çıktığı biri olmalıdır.

    8- Birbirlerinin kuyusunu kazan insanlar, hep maskeler ile dolaşmalı ve suç daima bir iki kişinin üzerine yıkılmalı

    9- Kavga eden, şiddet uygulayan, hırsızlık ve gasp yapan baş rol oyuncuları güler yüzlü, yakışıklı olmalı ve hep haklı nedenlerle yapmalı.

    10- Anneler hep despot olmalı, babalar ise daima sert ve anlayışsız olmalı. Çocuklar her zaman haklı olmalı.

    11- Kaynanalar hep kötü rol oynamalı, sürekli olarak damadının gelininin kuyusunu kazmalı

    12- Paranın nerden ve nasıl geldiği belli olmamalı, harcama yaparken hep cömert olunmalı.

    13- İş yerleri hep rezidans olmalı, işçi ve esnaf rolleri olmamalı.

    14- Sıradan ortalama bir hayat yoktur.Ya diptesindir ya tepede.Bunun ortası yoktur.

    15- Gençler hep haklı olmalı, haklı çıkmalı başına buyruk hareket etmeli ve kız erkek meseleleri dışında başka da dertleri olmamalı.

    16 - Hep lüks özendirilmeli herkesin hayali maneviyat değil maddiyat olmalı yalılar villalar amaç olmalı insanlar olağanüstü bir lüks yaşama yönlendirilmeli.. Hep kapitalizm hep kapitalizm.. 17-Ülkede herşey yolunda gidiyor verilmesi gereken bir mesaj ve anlatılacak birşey de yok.

    İşte dizilerin rolü kısaca budur.
    Bireyselleştir.
    Yalnızlığa it.
    Kimseye güvenmesin.
    Bilinçsizleştir
    Aile sıkıntıdır..
  • ... annesi özel ve sağlam bir sadakat kavramı adına kendini feda etmişti.
  • Anneler hep ağlarmış. Ben de ağladım. Bazen, hiçbir şey hissetmesem de. Kızım hissetmeye başladı. Elleri göz olmuştu ona, elleriyle yaşardı. Bazen de yüzümü avuçlardı soluksuz.
    Bir gün doktor:
    “Denize git,” dedi.
    “Denize git," dedi.
    “Deniz iyidir.”
    “Deniz iyidir” dedi
    “Deniz büyüktür.”
    “Deniz büyüktür” dedi
    Kızım dedi.
    Kendi derdini bana yükledi. Ben de denize. O günlerde de denizi dokumaya başladım içime, şimdi ördüğüm kazak gibi. Bir ters bir düz. Aynı anda değil. Önce tersini örmeli denizin.
  • "Kimsesiz hiç kimse yok, herkesin var
    kimsesi,
    Kimsesiz kaldım, yetiş ey kimsesizler
    kimsesi."
    (Fatih Sultan Mehmet)

    Onların yorganı yazın yıldızlar, kışın döne döne yağan kar taneleridir. Onların hayali yazın bir deniz kıyısında denize girmek, kışın bir yanan sobanın kenarında kıvrılıp bir kedi gibi uyumaktır. Onların başka hayalleri de yoktur. Çünkü onlar hamamı-banyoyu bilmezler. Zira camiilerin ya da belediyelerin, ölülerin yıkandığı gusulhanelerde, oda camii imamı müsaade ederse yılda bir kez yıkanırlarsa ne âlâ. Onlar bir tas sıcak çorbanın ve bir sıcak fırın ekmeğinin hayalini kurarlar. Zira onlar et yememişlerdir. Onların ayakkabılarının altı deliktir. Sıfır ayakkabı ayaklarını vurur. Ya da sıfır ayakkabı sadaka olarak verilince bunu satmak zorundadırlar, çünkü ekmek yiyecek paraları yoktur. Onlar palto bilmezler. Onlar arabaya binmezler. Hep yürürler. Sokak onların dostudur. Çöplükler, mezarlıklar, gecekondu mahalleleri hep onları barındırır. Evet. Onlar kimsesiz sokak çocukları...

    "Ben sokak çocuğuyum abi
    Hani şu uçurtması gökyüzünde asılı kalan
    Bilyelerini rüyasında unutan
    Ve oyuncaklarını masal kahramanlarına
    çaldıran çocuk var ya
    O benim işte, o benim abi..."
    (Bedirhan Gökçe)

    İsveçli yazar Henning Mankell’in Metis Yayınları tarafından yayınlanan romanı Rüzgârlara Söyleyen, genç bir fırın işçisi olan Josê Antonio Maria Vaz’ın tanıklığında Afrika’nın yakıcı sıcağında bile erimeyecek katı gerçekliğini anlatıyor. Josê Antonio Maria Vaz, günün birinde öyle bir hikayeye, öyle bir yaşama tanık olur ki, bütün hayatını değiştirmeye karar verir. Bu tanıklığın ona yüklediği bir sorumluluk vardır ve bundan böyle bütün hayatını bu hikayeyi başkalarına anlatarak geçirecektir. Unutmak imkansızsa, anlatmak gerekir çünkü. Josê Antonio Maria Vaz, “rüzgârlara söyleyen” olacaktır artık. Çünkü Hint Okyanusu’ndan şehre dalan ayartıcı rüzgârlarla başlar bütün hikâye, gecenin karanlığında söylenen her kelime rüzgârlara söylenir ve dinlemek isterseniz size de anlatacaktır Josê Antonio Maria Vaz.

    “Ben, Josê Antonio Maria Vaz, bu nemli, bunaltıcı gecede güneşten yanmış, kırmızıya çalan bir kerpiç damda durmuş dünyanın sonunu bekliyorum. Pisim, ateşim var ve giysilerim olacak sökük paçavralar cılız vücudumdan çılgın bir biçimde firar edermişçesine üzerimden dökülüyor. Ben, Josê Antonio Maria Vaz, tropikal göğün yıldızları altında bir damın üzerindeki yalnız adam, anlatacak bir hikayem var."(sy.7)

    Çalıştığı fırının sahibi tarafından kurulan ve fırına bitişik tiyatroda bir gece duyduğu silah sesleri Josê Antonio Maria Vaz’ı bir yetişkinin bile kaldıramayacağı deneyimleri ve acıları taşıyan küçücük bir bedenle tanıştırır. Göğsüne gömülmüş kurşunlarla kanlar içinde yerde yatan bu beden bir sokak çocuğuna, Neilo’ya aittir. Josê Antonio Maria Vaz’ın fırının damına taşıdığı Neilo, yaralarının tedavi edilmesini bile istemez. Henüz on yaşındaki bu sokak çocuğu, yaşından beklenmeyen bir sabırla acıya dayanmaktadır. İstediği tek bir şey vardır çünkü; hikâyesini anlatmak. Bu yüzden hikâyesini anlatana kadar –tam dokuz gün– ölüme direnecektir. Dokuz gün boyunca Josê Antonio Maria Vaz’a anlatacağı hikâye kendisinin esrarengiz ve inanılmaz hayatı olduğu kadar, Afrika’nın, hatta dünyanın bütün sokak çocuklarının hikâyesidir. “Unutulmaktan korktuğum için değil, sizler kim olduğunuzu unutmayasınız diye” der Neilo, hikayesine başlarken.

    "Ve bu hikâyenin anlatılması gerekiyordu. Eski ve hüzünlü bir hatıra resmi gibi beyinlerimizin sandık odasına atılıp kalmamalıydı."(sy.11)

    Bir gece yarısı köyünü basan haydutlardan kaçmıştır Neilo, uzun ve ilginç bir yolculuğun ardından şehre varmış ve şehrin sokaklarında yaşamaya başlamıştır. Daha on yaşında olmasına rağmen sözlerinde ve davranışlarında büyük bir olgunluk vardır. Bu olgunluğun sırrı geride bıraktığı köyünde, o vahşet dolu baskın gecesinin sabahında yaşadığı acılardır. Haydutların dibekte buğday dövercesine tokmakla vura vura öldürdüğü minicik kızkardeşinin çığlıkları, annesinin dayanılmaz haykırışları Neilo’nun ruhunda derin izler bırakır. Kardeşini öldüren haydut çetesinin lideri başka bir çocuğu öldürmesi için ona silahını verdiğinde, yaşamak için tek şansı da olsa kardeşi saydığı çocuğu öldürmez Neilo. Bedeli ne olursa olsun, günlerce aç kalacak, hiç bilmediği bir dünyada kaybolacak da olsa seçimini yapar ve çete liderini vurur Neilo. Sonra onu şehrin karmaşa dolu hayatına sürükleyecek yolculuk başlar.

    "Ölmekte olan bir insanı daha belirgin olarak mı görürüz? İnsanın yüz hatları ancak ölümü yaklaşırken mi gerçek şekilleriyle belirir?"(sy.39)

    Neilo artık, şehir meydanında, eski zamanlardan kalmış atlı heykelin içinde geçirdiği gecelerde ailesinin, köyündeki güzel günlerin hayaliyle yaşayacaktır. Sokak çocukluğu Neilo için bir zorunluluktan çok bir seçimdir. Çünkü ona korkutucu ve yabancı gelen şehrin sokakları, sığınabileceği ve özgür hissedebileceği tek yerdir. Neilo, damda geçirdiği dokuz gün boyunca her gece hikâyesini anlatır. Sokaklarda tanışıp sonradan lideri olduğu çetedeki çocuklar, her birinin sokaklara çıkan öyküsü, on yıllık ömründe anladığı, tanıdığı kadar dünya ve daha birçok şey, Neilo’nun kendine özgü masalsı kelimeleriyle rüzgâra takılır ve Hint Okyanusu’ndan bütün dünyaya yayılır.

    "Uyuyamayacak kadar açtım. İçimde durup dinlenmeden karnımı ısırıp gücümün neredeyse kurumuş bir ırmak yatağındaki son damlalar gibi yok olmasına neden olan küçük delikler açan, gözü dönmüş hayvanlar vardı sanki."(sy.52)

    Neilo’nun hikâyesi bütün dünyanın acı ama gerçek hikâyesidir. Basılan, yakılan köyler, öldürülen çocuklar, acılı anneler, şehrin sokaklarında özgürlüğünden vazgeçmeden yaşamayı seçen, olgunlaşmış ruhlarındaki çocuksu neşeyi kaybetmeyen sokak çocukları! Size de tanıdık gelmiyor mu?

    "O an ne düşündüm bilemiyorum. Sanırım biri öldüğünde kendi hayatımız elindeki bütün güçleri seferber ederek faniliği uzağına itmeye çalışıyor."(sy.160)

    Hikâyem sona erdi. Ve her seferinde baştan başlıyor. Ebedi uğultusu ile denizden esen rüzgârın içine görünmez bir ses gibi yuvalanmış olacak sonunda. Kurak dünyaya düşen yağmur damlalarının ve içimize çektiğimiz havanın içinde olacak. Nelio'nun söylediği şeyin doğru olduğunu, son umudumuzun, kim olduğumuzun, denizin oynak rüzgârına asla söz geçiremeyecek ama günün birinde rüzgârların niye sonsuza kadar esmek zorunda olduklarını anlayacak insanlar olduğumuzu hatırlamakta yattığını biliyorum.

    "Ben Josê Antonio Maria Vaz, tropikal göğün yıldızları altında bir damın üzerindeki yalnız adam, anlatacak bir hikâyem var..."
    (sy.214)

    S.Y.
  • bulutların ardından gizlenerek
    kaçamak bakıyorsa, güneş bile
    görmek istemiyorsa yaptıklarımızı
    işlediklerimizden ötürü kirlenmekten
    kendini dahi temizleyemiyorsa
    ve hep karalar bağlıyorsa bulutlar
    teni okşamak suretiyle yüzü sevmekten
    vazgeçip, hep delirmiş bir öfkeyle
    şamar atar gibi esiyorsa rüzgar
    artık yağmur sonrası
    ölümü dahi dirilten çamurunun yerine
    toprak, kan ve çile kokuyorsa
    gün, bir an önce bitmek için koştururcasına kavuşmak istiyorsa geceye
    her mezar ziyaretinde
    erkek, kadın, genç, yaşlı, bütün evlatların
    toprağın altındaki annelerin yerinde olma
    istemleri, her gün artıyorsa,
    sevmek ve sevilmekten artık korkuyorsa
    biri çıkıp bizi sevecek diye
    ödü patlıyorsa insanın
    balık susuz, köpek aşsız,insan ruhsuz
    güneş yorgun, ay depresif, yıldızlar umarsız
    babalar çocuksuz, anneler kocasız kalıyorsa,
    sokaklar mermerden,
    binalar mermerden
    ve nihayet mezarlar da mermerden oluyorsa
    et olarak yaşatamadığımız kalplerimizi
    taştan anıtlarda yaşatır olduysak
    güle güle aşk, güle güle sevda
    güle güle insanlık...

    Abdulselam GÖZÜTOK.
  • Bebeklerin ilk 20 ayının en zorlu donemlerini ele alan rehber niteliginde bir kitap. Ilk kez anne olacaklara tavsiyemdir tam bir bas ucu kitabi. Ay ay bebeginizin duygu ve hayatı algilayıs bicimini takip edebiliyosunuz. Yalniz kitabin yarisindan cogu annelerin bebekleriyle olan deneyimlerinin yorumu var . Annelerin yorumlarini okuyunca ayni veya benzer olaylari yasadiginiz icin rahatlayabiliyorsunuz ama yine de bi sure sonra sıkılıyosunuz yani bu kısımlar da kisa olmaliydi bence. Kitap çözümden çok bebegi anlama üzerine yazilmiş. Ben hep atak dönemlerinde elime aldım ilac gibi geldi. Anneler, bebeklerin huysuzluk dönemlerinde sinirlenmeden önce bu kitabı okusun =)