İYİ DE, bugünkü okuma saatini zaman çizelgemin neresinden çalayım? Arkadaşlardan mı? Televizyondan mı? Yolculuktan mı? Aileyle beraber geçirilen akşamlardan mı? Ödevlerimden mi?
Okuma vaktini nereden bulacağız?
Çok önemli mesele.
Başlı başına bir mesele.
Okuma vakti mesele ediliyorsa, ortada okuma arzusu yok demektir; çünkü aslına bakılırsa, kimsenin hiçbir zaman okumaya vakti yoktur. Ne küçüklerin ne gençlerin ne de büyüklerin. Hayat, okumaya vurulan sürekli bir köstektir.
"Okumak? İsterim tabii ki, ama iş, ev, çocuklar, zamanım kalmıyor...”
"Okumaya vaktiniz olmasına ne kadar imreniyorum!”
Nasıl oluyor da, çalışan, alışveriş yapan, çocuklarını yetiştiren, arabasını süren, üç erkeği seven, dişçiye sık sık giden, evini taşıyan şu kadın okumaya vakit buluyor da, mazbut bir hayat süren mirasyedi bekâr bulamıyor?
Okuma vakti her zaman çalınmış vakittir. (Tıpkı yazma vakti veya sevme vakti gibi.)
Neyden çalınmış?
Yaşama görevinden çalınmış mesela.
Şüphesiz onun içindir ki metro —söz konusu görevin bayatlamış sembolü— dünyanın en büyük kütüphanesi oluvermiştin
Okuma vakti, sevme vakti gibi, yaşama vaktini genişletir.
Zaman çizelgemiz açısından düşünülecek olsaydı, kimse âşık Olmaya kalkışmazdı. Kimin vakti vardır âşık olmaya? Ama kendine sevme vakti tammayan bir âşık gördünüz mü hiç?
Okumaya vaktim hiç olmadı, ama hiçbir şey, beni sevdiğim bir romanı bitirmekten alıkoyamadı.
Okuma toplumsal zamanın örgütlenmesine bağlı değildir; o, aşk gibi, bir varolma tarzıdır.
Mesele okumaya vaktim olup olmadığı değil (kaldı ki bu vakti bana kimse vermez), bir okur olma zevkini kendime tanıyıp tanımamamdır.