• "Babam öldü, ama ben ölmedim; oysa sen ölürsen ben de ölürüm."
  • Aaahh Murakami...
    Kitaplarını okurken roman kahramanları evin içinde dolanıyor gibi hissediyorum desem hiç de abartmamış olurum. Yoksa başka bir şeyle ilgilenirken onları yalnız bırakmışım düşüncesi neden olsundu :)

    "...Böylesine canlı metinler yazmak, her yazarın harcı değildir. Senin yazdıkların soluk alıyor, hareket ediyor sanki, doğal bir akışı ve sıcaklığı var. " diyor 61. sayfada. Bence tam da bende ki Murakami' yi anlatıyor...
  • Aslında eserde bir düello anlatılıyor desem abartmamış olurum. Bir tarafta toplumdan, sevdiklerinden kopmasını, tüm sevdiklerini terk etmesini, ona dikta edilen fikirleri benimsemesini, hoşlanmadığı, sevmediği, benimseyemediği her şeyi, onunmuş gibi yapıp, kabul etmesini, boş zamanlarını istemediği faaliyetler için heba etmesini, bütünüyle reddettiği maceralar için emre amede kalıp, geçmişini,değerlerini, benliğini reddedip ve bunların hepsinden daha önemli de bu istemediği faaliyetleri yaparken her an çok yoğun bir şekilde çoşku ve minnettarlık göstermesini isteyen bir devlet, diğer yandan da bu düelloyu kabul eden, kararlılık içinde yılmadan, bunlarla nasıl başa çıkacağını, nasıl feykler yapıp, kendisini sakınıp, nasıl atağa geçeceğini, karşı taraftan gelen darbeleri nasıl savuşturacağını düşünen, aslında bu devlet için şehitliğe hiç meyili olmayan ve kahramanlık yapmaya gerek olmadığını düşünen bir münferit kişi...

    1914-1933 yıllarında, Nazilerin iktidara gelişlerinin anlatıldığı, bana dokunmazlar denen birisinin ağzından yazılan ve sonunda kendisinin de canının yandığının, hayatın her alanında devletin hissedildiği konusunu anlatan, ürpererek, korkarak ve belki de biraz olsun pişmanlıkla yazılmış bir eser...
  • ŞEYTAN MASKESİ

    Mahmut Bey, iri cüssesi ile üç katlı villasının en büyük, en rahat yatağında uyumaktaydı. Gün boyu katıldığı toplantılardan çok yorulmuş, her gün evrak görmekten bıkmıştı. Sürekli bir şeyler imzalıyor, ne imzaladığını kendisi de bilmiyordu. Zengindi Mahmut bey, bütün parası yedi sülalesine kadar yetecek kadar zengindi.
    Zengin olmasına zengindi ama hiç dostluğu, yakınlığı yoktu. İnsanlara mesafeli davranır, çok samimi olmazdı.
    Bu yüzden olacak ki zorla evlendiği karısı onu bırakıp gitmiş, abisinin yurt dışındaki çiftliğine göçmüştü. Mahmut ise kendine bir hizmetli tutmuş, evi temizletiyor, yemeklerini yaptırıyor öylece günlerini geçiriyordu. Saat 03:46`yı gösterdiğinde alt kattan sesler geldiğini duydu. İlk olarak önemsemeyip, yerinden kıpırdamasa da peş peşe gelen sesler onu tamamıyla uyandırmaya yetmişti.

    Yatağında doğrulup, çevresine göz attı. Ses kesilmiş, evin içerisini sıkıntılı bir sessizlik kaplamıştı. Sessizlik o kadar ileri gitti ki, Mahmut Bey, kendi kalp atışlarını bile duyabiliyordu. Ayağa kalktı, karanlık koridora çıkıp merdivenlerden aşağı kafasını uzattı. Ortalıkta herhangi bir hareket görünmüyordu. Takıntılı adamdı Mahmut, gidip bakmasa olmazdı. Merdivenlerin acı çekercesine gıcırdayışları eşliğinde aşağı iniyordu.
    Alt kata salona geldiğinde ışıkları yaktı. Her şey bıraktığı gibiydi. Yarım kalmış pizza, kola, sigara paketleri ve bira şişeleri. Hepsini Mahmut yemiş, içmemişti tabii, güzel bir parti vermişti oradan arta kalanlardı bunlar. Güzel geçen bir partinin izleri gibiydi sanki. Mahmut, kafasını kaşıyarak ışığı söndürdü, yatağına yatmak için merdivenleri tekrar çıkmak isterken mutfak tarafından bir ses geldiğini duydu. Birisi mutfakta çekmeceyi açıp kapatmış gibiydi. Biraz tırsmıştı bu sefer, evin içerisinde kim olabilirdi? Hizmetçi evine çoktan gitmiş, partidekilerin hepsi de evden ayrılmışlardı.
    Işıkları tekrar yakarak mutfağa doğru yürüdü. Mutfak ışığını tam yakmak üzereydi ki başına aldığı sert bir darbe ile yere yığılması bir oldu…
    20-25 dakikalık bir zaman diliminden sonra kendine geldiğinde ne olduğunu çözemedi. Sandalyeye elleri ve ayakları bağlanmış, ağzı bant ile kapatılmıştı. Koca göbeği bantların arasından fırlamış, artık erit beni ne olur diye yalvarıyordu.
    Mahmut, şaşkın gözlerle etrafına bakınırken tam önüne arkası dönük bir şekilde puro içen bir adam gördü.
    Adam bir yandan puro içiyor, öbür yandan buzlu viskisini sakince yudumluyordu. Yüzü maskeli bu kişi maskesini de çok zekice seçmişti; Şeytan maskesi. Bu işi yapanda ancak bir şeytan olabilirdi zaten, yada biz mi öyle sanıyorduk. Adam birkaç saniye daha arkası dönük durduktan sonra Mahmut`a yüzünü dönerek bakmaya başladı.
    Elinde tuttuğu büyük bir bıçak ve yan sehpada duran silah buraya ne için geldiğini kanıtlıyordu.
    Mahmut, çok paniklemişti. Bir şeyler söylemeye çalışıyordu ama ağzındaki bant bunu engelliyordu. Adam, Mahmut`un arkasına geçerek ağzındaki bandı sert bir şekilde açtı. Mahmut, kısa bir bağırıştan sonra yalvarmaya başladı;
    ‘’Ne olur yapma! Benden ne istiyorsun? Bak çok param var. Para veririm sana, hem de çok para ne olur kıyma canıma!’’
    Adam şöyle bir Mahmut`a göz gezdirdikten sonra; ‘’Klasik şeylermiş.’’ diyerek tekrardan ağzını bantladı. Mahmut çırpınıyordu ama ne fayda! Ölüm gelip onu bulmuştu bir kere, katilin önce boğazına sapladığı bıçak, kanlar içinde tekrardan göğsüne ardı ardına iniyordu.
    Yavuz, sabah her zaman ki saatinde kalkmıştı. Bu seferden tek farkı bira ve sigaranın bulunmamasıydı. Yozgat`tan döndüğünden beri yaşadığı olaylar sebebiyle ikisini de bırakmış, spor yapmaya başlamıştı. Hayatını artık düzene sokmuştu. Böyle olmasından da memnun gibiydi. Duşunu aldı, kahvaltısını bir dilim pizza ile değil serpme kahvaltı ile yaptı.
    Paltosunu askıdan alarak, en büyük dostu, sırdaşı onu ilk gününden beri yalnız bırakmayan arabasına atlayarak merkezin yolunu tuttu. Kısa ve aralıklarla geçen İstanbul trafiği siniriyle beraber merkeze ulaşmış, içeri girince her gün olduğu gibi yoğun ilgiyle karşılanmıştı. Cinayet büroya geldiğinde herkes ayağa kalkarak onu selamladı. Tam kahvesini alacaktı ki Merve gelerek sabahın ilk felaketini ona yetiştiriverdi.
    ‘’Komiserim, bir cinayet ihbarı aldık. Ünlü iş adamı Mahmut Parank evinde korkunç bir şekilde ölü olarak bulunmuş.’’
    ‘’Mahmut Parank mı? O adamın evine nasıl girmişler, hapishane gibi korunur orası.’’
    ‘’Bilmiyorum amirim, bende anlam veremedim.’’ Yavuz, iki yudum aldığı kahvesini çöpe atarak, Ali`ye göz kırptı.
    ‘’Hadi gidelim.’’ Ali, hemen ayaklanarak ceketini aldı, silahını beline taktı. Komiserinin peşinden yola koyuldu. Yavuz, güneş gözlüklerini takarak arabanın anahtarını Ali`ye attı.
    ‘’Sen kullan!’’
    ‘’Tamamdır abi, nasıl istersen.’’ İkili arabaya binerek yola koyuldular. Olay mahalline geldiklerinde yoğun basın mensubu ile karşılaştılar. Polis, onları olay yerinden uzaklaştırmaya çalışıyor, onlar ise girmek için diretiyorlardı.
    ‘’Arka kapıdan girelim, arabayı oraya çek.’’ dedi Yavuz.
    Ali, söyleneni yaparak evin arka kapısından içeri daldılar. Onları ilk gören İsmail olmuştu.
    ‘’Ooo, hoş geldin Yavuzum! Naber?’’
    ‘’İyidir İso, senden naber?’’
    ‘’İyiyiz bizde ne yapalım. Yukarıda, yatak odasında maktul. Biraz keyfiniz kaçabilir yalnız.’’ diyerek yüzünü ekşitti. Yavuz, yıllardın verdiği tecrübe ile ne demek istediğini anlamıştı.
    ‘’O kadar kötü yani?’’ diye sordu. İsmail hiçbir şey söylemeden kafasını eğdi, işine koyuldu.
    Yavuz, Ali ile birlikte yukarıya çıkıp görüntüyle karşılaşana kadar, İsmail abartıyor diye düşünmüşlerdi ama hakikat hiçte öyle olmadı. İsmail gerçekten bu sefer abartmamış, hatta söyledikleri biraz daha aşağıda kalmıştı. Koskoca iş adamı, ülkenin en zenginlerinden Mahmut Parank, duvara ağzından asılmış, cinsel aleti kesilerek karnına dikilmişti. Ali görür görmez çok fena oldu. Yavuz bunu anlayarak çıkmasını işaret etti. Cesede yaklaşarak incelemeye koyuldu.
    Ali, kendini toparlamış, sakinleşirken Yavuz, yukarıdan aşağıya inerek;
    ‘’Cesedi kim bulmuş?’’ dedi. İsmail eli ile bahçede çardakta oturmakta olan kapıcıyı işaret etti. İkili kapıcının yanına giderek selam verdiler. Karşısına oturdular. Yavuz, adamı kısa müddet süzdükten sonra sordu;
    ‘’Anlat bakalım, nasıl buldun cesedi?’’
    Kapıcı derin bir nefes alarak, gördüğü görüntüyü unutmak istercesine bezmiş bir ses tonu ile başladı anlatmaya;
    ‘’Komiserim, her gün sabah Mahmut Bey`in gazetelerini getiririm. Ekmeğini de ben alırım. Kapının girişine bırakırım, hizmetli de oradan alır. Bu sabah geldiğimde evin kapısı açık bırakılmış. Hiç böyle şeyler yapmaz Mahmut abi. Bende meraklanıp içeri girdim. Seslendim ama ortalıkta in cin top oynuyordu. Yukarı kata doğru damlamış olan kanları gördüm. Yatak odasına kadar gidiyordu bu kan izleri. Kapıyı açtım, ne görüyüm! Bayılmışım, sonrası da malum, direk sizi aradım.’’
    Kapıcı titreyen elleri ile alnındaki terleri silerken Yavuz olay hakkında düşünüyordu. Bir fikir yürütmeye çalışıyordu ama hiçbir şey aklından geçmiyordu. Ortalıkta herhangi bir iz yoktu, herhangi bir deri kalıntısı, saç döküntüsü hiçbir şey. Kafası karışık bir şekilde sigara yakmak için elini cebine attı. Unutmuş olmalı ki; ‘’Nerede ulan bu sigara?’’ diye söylendi.
    Ali şaşkın bakışlarla bakarak; ‘’Abi bıraktın ya!’’ dedi. Yavuz; ‘’İyice kafa gitti bu aralar.’’ diyerek kalktılar.
    İkili basına görünmeden tekrar arka kapıdan çıkarak, merkeze doğru yola koyuldular. Merkeze vardıklarında Merve, onları elinde bir kağıt ile karşılamıştı. Yavuz, kağıdı okuyunca olayın yine yüksek mecralara taşındığını anladı. Emniyet müdürü yine Yavuz`u çağırıyordu. Ona nutuklar verecek, işlemi hızlandırmasını isteyecekti. Yavuz, mektubu cebine buruşturarak koydu ve odasına çekildi.
    Ali de Merve`nin güzelliğine bakarak yerine oturdu. İkili arasında artık aşk başlamıştı. Birbirlerine karşı boş değillerdi. Sürekli birbirleri ile konuşmanın fırsatını kolluyorlar, bu fırsatı yakalayınca da hiç affetmiyorlardı. Direk birbirlerine bir göz bakışı, daha sonrasında güzel kelimeler… Yakışıyorlardı birbirlerine, tek eksik yönleri ikisinin de insanın ölüm mekânında buluşmalarıydı.
    Yavuz, akşam olup evine girdiğinde yalnızlık her zaman ki gibi çökmüştü üzerine. Evdeki tek ses televizyondan gelen sesti. Televizyonun karşısında bugün ki cinayetin haberlerini izliyor, çok bir şey bilmiş gibi özel olarak kanılara varan insanları takip ediyordu.
    Aklına birden geçen seneki olay gelmişti. Yozgat nasıldı? Hakan ne yapıyordu? İnsanlar bağlarında güle oynaya pikniklerini yapıyor muydu? Zeynep şuan üşüyor muydu acaba? Küçük mezarında, üstü rengarenk çiçek kaplı mezarında üşüyor muydu? Yavuz üzüntülü, yer yerde gülümseyerek bunları düşünürken uyuyakalmıştı. Ertesi gün, cinayet büroya adımını atar atmaz, Merve elindeki otopsi raporlarıyla karşıladı Yavuz komiserini. Yavuz, elinde aldığı dosyaları karıştırırken Merve, raporu özetliyordu.
    ‘’Adamın vücudunda 13 bıçak darbesi bulunmuş amirim. Boğazında da sıyrık var. İlk olarak boğazından kesilmiş, yüksek oranda kan kaybetmiş olacak ki diğer darbeleri hissetmemiştir. Katilden ne bir ipucu var, ne bir kalıntı!’’ Yavuz, sıkıntı içerisinde dosyayı kapadı.
    ‘’Başka bir şey?’’ dedi. Merve, yüzünü ekşiterek;
    ‘’Bir şey daha var abi!’’ dedi. Yavuz, Merve`nin söylemesi için yüzüne bakıyordu ama genç kız bir türlü söyleyemiyordu. Yavuz daha fazla dayanmayarak ellerini sallayarak;
    ‘’E hadi Merve, ne olduysa söylesene?’’
    ‘’Bu Mahmut Parank amirim. Adam küçük çocukları, nasıl desem bilemedim. Adam küçük çocukları taciz ediyor, bunları da video kaydına alıyormuş. Evinde çok oranda cd bulduk.’’
    ‘’Demek ki katilimiz, haklı bir savunma peşinde. Zevkine öldürmüyorum, intikam alıyorum diyor.’’
    ‘’Büyük ihtimal öyle abi.’’
    ‘’Tamam Merve, sen araştırmaya devam et, ben müdüre çıkıyorum. Bakalım bu sefer neler diyecek. Ali gelmedi mi?’’
    ‘’Yok daha gelmedi amirim.’’ Yavuz, platosunu asıp, tabancasını çekmecesine koyduktan sonra müdürün yolunu tuttu. Müdür her zaman ki gibi onu sıcak karşılamış daha sonrasında olayın çok büyüdüğünü, sistematik çalışması gerektiğini söyleyerek Yavuz`a türlü nutuklar çekmişti.
    Yavuz, zoraki gülümsemeyle müdürü dinliyor, bitirse de gitsem artık diye ümit ediyordu. Ali o gün hiç merkeze gelmedi. Merve meraklanmış, telefonunu arıyor ama bir türlü açan olmuyordu. Merve, daha fazla dayanamayarak amirinin odasına girdi ve durumu anlattı. Yavuz da bu olaydan işkillenmeye başlamıştı. Mesai bitmişti. Yavuz, Merve`nin üzgün olduğunu biliyordu. Ali ile aralarında bir şeyler olduğunu çok önceden sezmesine rağmen ses etmiyordu. Merve`ye dönerek;
    ‘’Kızım, hadi evine git. Belki bir işi çıktı bugün gelemedi. Söz, ben onu bulurum getiririm sana!’’ dedi. Merve mırın kırın etse de yapacak bir şeyi yoktu. Ayaklandı ve komiserine selam vererek bürodan ayrıldı. Yavuz, Ali`nin nereye gideceğini tahmin ediyordu. Bildiği yerlere gitse mutlaka haber ederdi. Farklı bir şey oluyordu, içine bir kurt düşmüştü ama elinden de bir şey gelmiyordu. ‘’Dur bakalım, çıkar yarın kokusu!’’ diyerek evine doğru yol aldı.
    Gece 02:34 gibi Yavuz`un telefonu çaldı. Tanımadığı bir numaraydı. Telefonu uykulu gözleriyle açarak;
    ‘’Buyurun?’’ dedi.
    ‘’Komiser! Nasılsın?’’
    ‘’Özür dilerim, tanıyamadım?’’
    ‘’Tanımana gerek de yok zaten, bak şimdi telefonu tanıyacağın birine veriyorum.’’
    ‘’Abi, abi yardım et ne olur.’’
    ‘’Ali, Ali sen misin? Ali?’’
    ‘’Evet, onun ta kendisi. Çok özledin onu herhalde komiser! Telefonuna mesaj olarak atacağım yere gel de kurtar onu. 1 saatin var.’’
    Telefon kapanmıştı. Yavuz, ne yapacağını şaşırmıştı. Elleri hafiften titremeye başlamıştı. Yıldırım hızıyla hazırlanıp evden çıktı. Telefonuna gelen adrese doğru kökledi gazı! Adres, çevresinde yerleşim yeri olmayan, eski ve terk edilmiş bir fabrikaydı. Camları kırık, bacaları küf tutmuş, bahçesi tamamen ölüme yaslanmış olan bu fabrikada Yavuz, el fenerini kaparak yürüyordu. Fabrikanın içerisine girdiğinde, ortalık çok karanlıktı. El feneri ile etrafı çok az görüyordu. Birden uzak köşedeki bir ışık yandı. Aliydi bu! Hırpalanmış, eli yüzü kan içinde oturuyordu. Elleri bağlı bir şekilde yukarıdan aşağı sallanıyordu.
    Yavuz, onu görür görmez koşmaya başladı. Tam ona ulaşacakken, fabrikanın bütün ışıkları yandı. Ali`nin tam arkasında bir adam belirdi. Şeytan maskeli adam… Maskesini takmış, bıçağı ile Ali`nin arkasındaydı. Ali baygın bir hâlde gözleri kapalı sallanıyordu olduğu yerde… Yavuz, silahını çekerek;
    ‘’Dur yapma, yoksa ateş ederim!’’
    ‘’Silahı indir komiser, yoksa sonuçlarına katlanırsın.’’
    ‘’Sende bıçağını indir o zaman. Aynı ayna yere atacağız.’’
    ‘’Burada avantajlı olan benim komiser. Daha fazla zorlama bırak silahı yere ve bana doğru sürükle.’’
    Yavuz, çaresiz söylenenleri yaptı. Maskeli adam yanı başında duran sandalyeyi çekerek oturdu. Yavuz ayakta olup biteni çözmeye çalışırken o anlatmaya başladı;
    ‘’Biz güzel bir aileydik. Kızım ve karım, bahçeli bir evimiz, bir de köpeğimiz vardı. Mutluyduk, öyle geçip gidiyordu günler. Her mutlu günü bozacak bir gün var derler. İşte o gün benim başıma kızım tarafından geldi. Kızım, okuldan çıkıyor evine mutlu olduğu yere gelirken bunu sıkıştırıp, asılıyorlar. Benim Meral`imin namusuna işler mi bunlar. Ters koyuyor, onlara küfürler savuruyor. İçlerinden birisi kızı zorla tutup boş inşaata çekiyorlar. Orada kızıma üçü birden tecavüz ediyorlar. Senin kızın var mı komiser?’’
    ‘’Hayır yok.’’
    ‘’Beni anlayamazsın o zaman. Benim hayatım mahvoldu, senin ki olmasın.’’
    ‘’Bak, böyle olması gerekmez. Bırak adamımı oturup, konuşalım. Bu yüzden mi işledin cinayeti?’’
    ‘’Hayır, adam her gün evine kızı yaştakileri getirip, taciz ettiği için işledim. Üstüne üstlük o domuz birde bunları videoya çekiyordu. Hepsini biliyordum, doğru zamanı bekledim.’’
    Yavuz, giderek adama yaklaşıyordu. Maskeli katil bunu sezdi ayağa kalktı. Maskesini çıkardı, karşısında İsmail duruyordu. İsmail, polis akademisinden arkadaşı, aralarından su sızmayan İsmail. Olay yerci İsmail. Yavuz`un neler hissettiğini sizde tahmin edeceksiniz sevgili okurlar. Bunu şöyle düşünün, kardeşiniz öldürülüyor. Öldüren ise anneniz. İşte tamda öyle bir durum. Yavuz, yere çökerek şaşkınlığını gizlemedi. İsmail, Yavuz`a bakarak;
    ‘’Hoşça kal, benim tek arkadaşım. Hoşça kal benim sırdaş arkadaşım. Benim başıma gelenleri hiç bilmedin, hiç söylemedim ama artık hepsini biliyorsun.’’ Kafasına Yavuz`un tabancasını dayadı. Namluya mermiyi sürdü ve tetiği çekti. Yavuz, yere yan yatmış, sadece ağlıyordu, avazı çıktığı kadar ağlıyordu.

    Mert Ekim
  • Beynin tüm işlevlerinin içinde, bilincin bizim için anlaması en zor şey olduğunu söylersek abartmamış oluruz.

    Gri cevherin bu şaşırtıcı görevi nasıl yerine getirdiğini daha iyi anlamak için, Michigan Üniversitesi Zihin Bilimleri Merkezi’nden bir grup araştırmacı, insanlar bilinçlerini kaybettiğinde beyinde neler olduğunu daha yakından incelediler.

    Şu anda bu makaleyi tıklamaya, gözlerinizi sayfada aşağı doğru indirmeye ve okumaya devam edip etmemeye karar vermeyi seçtiniz. Bu sırada etrafınızda sesler, oturduğunuz sandalye ya da koltuğun verdiği his, hatta karnınızda bir guruldama olabilir… Bunların hiç birini burada okuyuncaya kadar gerçek anlamda düşünmüyordunuz.

    Bunların farkına varmanızı ve iradenizle yönetebilmenizi sağlayan şey her neyse, beynin bunlarla ilgili yapabileceği bir şeyler var. Bunların da ötesinde, halen güven içinde olup da farkında olmadığımız pek çok durum var.

    Bu konuyu araştırmanın bir yolu, bilinçli durumu bilinçsiz olanla karşılaştırmaktır; tıpkı ameliyattan önceki ve sonraki halimiz gibi.

    Çok fazla düşünmeyerek, tıpkı bir kapatma düğmesine basar gibi bir anda bilincimizi kapatabiliriz; yani sinir sistemimizin temel alanlarını devre dışı bırakarak farkındalığımızı kapattığımızı varsayabiliriz.

    Anestezi uzmanı George Mashour bunun hiç de böyle olmadığını düşünüyor.

    Mashour, yaptığı bir açıklamada anesteziyoloji bölümünde stajyer doktorluk yaparken, anestezinin beyni tamamen kapatarak değil, belirli bölgelerdeki süreçleri izole ederek çalıştığını öne süren teorik bir makale yayınladığını söyledi.

    Manshour, beynin bilinçli kısımları arasında neler olup bittiğini anlamak için bir kaç farklı araştırmacı ekibi ile çeşitli çalışmalar yürüttü.

    İlk çalışmalarında MRI taramaları kullanarak, sedasyon (ilaçla sakinleştirme) yapılmış, cerrahi anestezi uygulanmış ya da bitkisel hayatta olan 23 hastanın belirli sinir dokularındaki kan akışını izlediler ve elde ettikleri ölçümleri karşılaştırdılar.

    Özellikle, gelen bilgiyi koordine ettikleri sırada beynin bölgeleri arasında gerçekleşen zamanlama sürecini takip ettiler. Elde ettikleri bulgular ise iletişim zamanlaması uzadıkça bazı bölgelerin birbirleri arasındaki bilgi alış verişinin de arttığını gösteriyor.

    Beyin Bölgelerinin Arasındaki İletişim
    Makalenin baş yazarı olan Anestezi uzmanı Dr. Anthony Hudetz, sedasyonun ilk aşamalarında bilgi işleme sürecinin çok uzadığını, bu nedenle de beynin belli bölgelerinin kendi içlerindeki iletişiminin de daha yoğun olduğunu belirtti.

    İkinci çalışma ise bu bilginin beyinde aslında nasıl bütünleştiğini ölçmek için yapıldı. Bu bütünleşme ölçüsünü nicel olarak tanımlayabilmek için, entegre bilgi kuramı (IIT) denilen bir araştırma yöntemi, Yunan alfabesinde fi (Φ) ile sembolize edilen bir değer kullanır. Bu sembol, beyindeki bilinç durumunu ifade etmektedir.

    Bu rakamı belirlemek basit bir iş değildir. Bu nedenle araştırmacılar, EEG taramalarına dayanan, daha pratik ve anlaşılabilir bir yöntem kullandılar.

    Hem fizikçi hem de anestezi uzmanı olan Dr. UnCheol Lee yaptığı açıklamada, beynin daha modüler hale gelmesi ve bölgelerinin arasındaki iletişimin daha çok artması için bilgi entegrasyonu ölçümünün azalmaya başladığını tespit ettiklerini söyledi.

    Bu iki çalışmadan elde edilen sonuçlar, beynin farklı bölgelerinin arasındaki iletişimde azalma oldukça, bilgi bütünleşmesinin ölçütü olan Φ’nin de küçüldüğünü, dolayısıyla beyin bölgelerindeki faaliyetlerin de kendi içlerine doğru döndüğünü gösteriyor.

    Araştırmacılar son raporlarında ise kendi sonuçlarını en son literatür çalışmalarıyla karşılaştırarak beyin fonksiyonlarımızın uyku, genel anestezi ve bilinç bozuklukları sırasında nasıl işlediğini özetlediler.

    Mashour, bilincin kapalı olduğu esnada beyindeki bağlantıların bozulmuş olması ve daha büyük oranda modülerliğin bilinç için gerekli olan bilgi aktarımına uygun olmayan farklı bir ortam oluşturduğunu tespit ettiklerini ifade etti.

    Halen pek çok cevapsız soru olsa da, bu çalışma sağlıklı bir beyinde bilincin nasıl ortaya çıktığını göstermekten fazlasını yapıyor; dış çevreden gelen etkileşimlere tepki veremeyen hastaların hala nasıl farkındalıklarının olduğunu daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

    Bilinç ve bilinçsizlik arasındaki farkın sandığımızdan daha karmaşık olduğu gittikçe daha da aşikar oluyor.

    Bizi uyanık yapan ve farkındalığımızı sağlayan süreçler hakkında daha fazla şey bilmek, bir gün beynin en şaşırtıcı yeteneklerinden birini -bilincin varlığını- çözmemize yardımcı olabilir.