İstanbul’un fethi, yalnızca tarih kitaplarının sararmış sayfalarında ya da haritalarda kalan soğuk bir veri olmamıştır. Bu olay, asırlar geçse de hiç sönmeyen kor gibi Türk edebiyatının ve kültür dünyasının kalbinde yaşamaya devam etmektedir. Şairler, bu büyük hadisenin sadece askeri kronolojisini değil, ruhundaki o derin manayı ve sarsılmaz azmi dizelerine taşımışlardır. Bu edebi ürünlerin en çarpıcı örneklerinden biri, henüz yirmili yaşlarının başında olan Nazım Hikmet’in kaleme aldığı “Sekiz Yüz Elli Yedi” şiiridir. Şair, fethi Hicri takvimdeki karşılığı olan 857 yılıyla selamlayarak, tarihin o mukaddes yılını şiirin başlığına bir nişane gibi yerleştirmiştir.
Nazım, şiirine fethin manevi ağırlığını ve asırlık bekleyişin son buluşunu müjdeleyerek başlar.
“İslam’ın beklediği en şerefli gündür bu
Rum Konstantiniyye’si oldu Türk İstanbul’u”
Bu dizeler, fethin bir mücadeleden gerçeğe dönüşünün ilanıdır. Şehrin adının ve kimliğinin o gün ebediyen değiştiğini, bir medeniyetin mührünün bu topraklara vurulduğunu vurgular. Hemen ardından, tarihin akışını değiştiren o genç iradeyi ve ordunun heybetini tasvir eder.
“Cihana karşı koyan bir ordunun sahibi
Türk’ün genç padişahı, bir gök yarılır gibi
Girdi Eğrikapı’dan kır atının üstünde
Fethetti İstanbul’u sekiz hafta üç günde”
Burada Sultan Mehmed, sadece bir hükümdar değil, gök yarılır gibi gelen, kuvvetli bir kararlılığın temsilcisidir. Eğrikapı’dan şehre giren o kır atlı silueti, Türk tarihinin en epik fotoğrafı olarak okurların zihninde canlanır. Şiirde zaferin manevi makamına da selam durulmadan geçilmez:
“O ne mutlu, mübarek bir kuluymuş Allah’ın!
Belde-i Tayyibe’yi fetheden padişahın,
Hak yerine getirdi en büyük niyazını
Kıldı Ayasofya’da ikindi namazını!”
Fethin doruk noktası, kuşkusuz Ayasofya’da kılınan o ilk