Ateş Ve Ben
Yüreği avucunda ateşi suyla yakan Bir kızın en anlamlı korkusudur suda kan Kim doldurur dünyasını, kitabı Okumayı bilmeyen çocukların Kısar sesini hüzün Kılıcından hüzzam damlar gecenin Kim ister parlamasın ayak ucunda bir mum Bir kelebek ağlasın her yerinden Nasıl da susuyoruz dokunarak acıya Suyun kalbinde ateş, ateşin kalbinde ben
Sayfa 50
Şiir
Geçmiş Günlerin Türküsü
Hüzzam türküleri gibi kahırlı, yanık Geçip gidiyordu seneler
Sayfa 24·Kitabı okudu
Şiir
Reklam
Hangi dağa yaslansam üşüyor öbür yanım Durmuyor ellerimde mevsimin çiçekleri Bir hüzzam faslı gibi kalıyorum kıyıda Ne bir sevda ertesi ne de eski hikaye Konmuyor dallarıma bir yanım hep sonbahar Tedirgin vakitlerden çocukluk topluyorum Hangi dağa yürüsem kalıyor öbür yanım
Bir gün alıp götürdü Onu benden Kapkara trenler uzaklara... Göçmen kuşlar gibi yalnız, çaresiz Düştüm tanıdık sokaklara... Nereye gittimsem O yok. Nereye koştumsa yalnızlık Uzaklardan el eder. Hüzzam türküleri gibi kahırlı, yanık Geçip gidiyordu seneler...
Sayfa 92·Kitabı okudu
Şiir
İSMAİL DEDE EFENDİ: TÜRK MÜZİĞİNİN SON DEVİ...
(...) III. Selim’den sonra, yine bir musikîşinas Padişah olan II. Mahmud devri gelir. Türk müziğinin altun çağı, toplum hayatındaki olanca izmihlâl manzaralarına rağmen, bu devride de devam eder. II. Mahmud’un III. Selim’den aşağı kalmaz bir bestekâr olduğunu, ama bir çok II. Mahmud bestesinin yanlışlıkla III. Selim’e mâledildiği için kadrinin pek bilinmediğini savunanlar vardır. Fakat bu devrin asıl büyük simâsı, hiç şübhe yok ki, İsmail Dede Efendi’dir. Ona “Türk müziğinin son devi”, ve “hâce-i âhir” derler. Onun hakkında Ahmed Hamdi Tanpınar’ın şu sözleri dikkat çekicidir: “İsmail Dede, Osmanlı İmparatorluğu’nun, bir inkırazla beraber yürüyen medeniyet ve kültür değiştirme devrinin başında, neticeleri hayatımızda bugün dahi hissedilen vahim hadiselerin arasında yetişti. III. Selim devrinin umumî hayatta çok mütereddit olan garpçılığını, kendi zevkimizde rokoko rönesansını, II. Mahmud devrinin kanlı ve elim hadiselerini ve 1826’dan sonraki ümid ve azablarını, Abdülmecid zamanının toptan yenileşme ve değişme kararlarını gördü. Eseri, bu uzun ve buhranlı devrin vesika mahiyetinden öteye geçebilecek tek mahsülüdür, demek belki de hatâlı olmaz. (…) O, Türk musikîsinin son büyük üstadıdır. Hattâ daha ileriye giderek diyebiliriz ki, bir inkırazı muhteşem bir zafer yapan dehâsıdır.” __1778 yılında İstanbul’da doğan Dede Efendi, Mühürdar Süleyman Ağa’nın oğludur. Ailesinden gelen bir isimle “Hammamîzade” olarak anılır. “Dede” sıfatı ise, bütün büyük bestekârlarımız gibi Mevlevî olmasından ve bu tarikatteki rütbesindendir. Daha çocukluğunda dikkat çekici bir ses güzelliğine sahibtir. Tahsil basamaklarını hızla tırmanırken, bir taraftan da tarikatte “çile” doldurur. 1799’da “dede” pâyesine erdiği yıl bir bûselik şarkı ile müzik muhitine adımını atar. Onun ardından
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Altun Çağı-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları
Esmeri hüzzam makamında seviyorum Bir kemanın telleri inliyor içimde Bir kadın ut çalıp şarkı söylüyor Esmerle göz göze geliyoruz Ben urpertiler içinde tutkun ,ışımış Oysa korkulu düşler içinde ağlamaklı
Reklam
Reklam