Kitabı okurken yer yer zorlandım; sanki kalabalık bir sokakta, itiş kakış yürüyormuşum gibi... Etrafımda sürekli konuşan insanlar var, tüm sesler birbirine karışıyor. Ama sonra birden herkes susuyor ve sahnede sadece Dostoyevski kalıyor. O anda, tek tek, anlaşılır ve derin bir biçimde anlatmaya başlıyor. Ara sıra kalabalık yine geri dönüyor ama artık ne söylediğini anlamaya daha yakınım.
Karamazov Kardeşler, inanç, ahlak, özgür irade, aile bağları ve Tanrı’nın varlığı gibi derin felsefi sorunları ince ince işleyen bir roman. Kardeşlerin her biri bu konulara farklı yaklaşımlar getiriyor ve bu yönüyle roman hem çok sesli hem çok katmanlı bir yapıya bürünüyor.
Beni en çok etkileyen karakter İvan’dı. “Tanrı yoksa her şey mubahtır” düşüncesini ortaya atar ama bunu savunmak için değil, sorgulamak için dile getirir. Tanrı’ya inanmayan bir aklı temsil eder ama aynı zamanda vicdani bir öfke de taşır. Özellikle çocukların acısını kabul edemez. Bu da bize şunu gösterir: Tanrı’ya inanmamak, ahlaksızlıkla eş anlamlı değildir. İnsan, Tanrı’sız da adalet isteyebilir, vicdanla hareket edebilir.
İvan’ın içsel çatışması şunu sorar: Ahlak yalnızca Tanrı’ya mı bağlıdır, yoksa insan kendi içinden bir etik pusula yaratabilir mi?
Büyük Engizisyoncu bölümü, romanın en derin ve etkileyici pasajlarından biridir. İvan’ın Alyoşa’ya anlattığı bu hikâye, insanın özgürlüğü, Tanrı’nın suskunluğu ve kurumsal dinin ikiyüzlülüğü üzerine güçlü bir alegoridir.
Smerdyakov ise bu felsefi tartışmaların pratik ve trajik sonucudur. İvan’ın düşüncelerini kendi içinde yorumlar. Onun için “Tanrı yoksa her şey mubahtır” sözü, düşünsel değil ölümcül bir eylem çağrısına dönüşür.
Son olarak Savcı İppolit Kiriloviç’in mahkemedeki konuşması, romanın dramatik zirvesidir. Onun konuşması sadece bir savunma değil;