Yapay Zekâ ve İçimizdeki Kadim Savaş: Firavunu mu Büyütüyoruz Hz. Musa’yı mı? İnsanoğlu tarih boyunca yalnızca tabiatı anlamakla yetinmedi; ona hükmetmek, onu yeniden kurmak, hatta kimi zaman yaratıcı rolüne soyunmak istedi. Cansıza can verme arzusu, bu kadim arayışın en dikkat çekici tezahürlerinden biridir. Eski Yunan mitolojisinde Prometeus’un ateşi çalması, Yahudi geleneğinde Golem’in topraktan şekillendirilip harekete geçirilmesi, modern edebiyatta Frankenstein’ın ölü parçalarından yeni bir varlık meydana getirme teşebbüsü hep aynı derin arzunun farklı kılıklara bürünmüş hâlidir: İnsan, kendisine verilmiş olan kudreti emanet bilmek yerine, o kudretin sahibiymiş gibi davranmaya başladığında yaratıcı rolüne soyunur. Bugün yapay zekâ tartışmalarının merkezinde de bu kadim arzu var. Mesele yalnızca daha gelişmiş makineler yapmak, daha hızlı hesaplama sistemleri kurmak veya insan emeğini kolaylaştıracak araçlar üretmek değildir. Mesele, insanın kendisini merkeze koyduğu, hakikatten kopuk anlam dünyasını insana rağmen sürdürme serkeşliğidir. Daha derinde, insanın kendi ontolojik yerini unutması ve gafleti kurumsallaştırmasıdır. İnsan nedir? Makine nedir? Akıl nedir? Ruh nedir? Bilgi ile hikmet aynı şey midir? Taklit ile hakikat arasındaki fark nerededir? Yapay zekâ bu soruları teknik bir mesele olmaktan çıkarıp yeniden insanın varoluş meselesi hâline getirmiştir. Yapay zekâ alanındaki canhıraş gayret makine ile insanın arasındaki bir savaş değildir. Asıl savaş insanın içindedir. Daha açık söylemek gerekirse bu savaş, insanın içindeki Firavun ile Hz. Musa’nın savaşıdır. Firavun, yalnızca tarihî bir zalim figürü değildir; insan nefsinin en uç hâlidir. “Ben sizin en yüce rabbinizim” diyebilecek kadar kendini büyüten, kudreti kendinden bilen, mülkü emanet değil
Din
Elleri ellerimdeyken göğüslerime doğru eğilip birini ağzına aldı. Zevkle iç çekerken bedenim ona teslim oluyordu ama yine de aklımda detaylar dolaşmaya devam ediyordu.Ellerimi boynuna doladım ve onu biraz daha kendime doğru çektim. Aramızdaki aleti sertleşmeye devam ediyor, bense tahrik olmaya devam ederken dudakları bana ihtiyacı olduğunu söylüyor, ben de aynı şekilde istekle ona ihtiyaç duyuyordum. Dudağımı dudaklarından ayırmadan elini göğüslerime götürdü. İhtiyacım olduğu şekilde bana dokunmak konusunda uzmandı. Dokunuşu hiçbir zaman nazik olmaz, her zaman kaba olurdu. Beni çılgına çeviren bir biçimde göğsümün ucunu sıktığında, dudakları dudaklarımdayken acı dolu bir çığlık attım
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Dünkü kentin mirası loş bir umutla Mutsuz soluksuz o kentin en iç sokaklarına Hey Taha dur nereye gidiyorsun Bir taş var orada sınırı geçiyorsun Sonra kardeş düştü tutsçık düştü Kan ter içinde satıcılar öçleri yok Bir set çekmek için kumsalda İnsanlıkla kendi aralarında Be-ton atıyorlar taş biriktiriyorlar Duvarlar çetin pencereler yüksek Gittikçe kapanıyoruz içimize Duvarlar duvarlar duvarlar Duvarlarla çevrilerek Sonra baba düştü en sonra bir sonbaharda Bozgunun acı bir sürgün verdi babada Bozgun Ay yıkılıyor laboratuvar laboratuvar Bildiri küf bağlayan anıtlar Kentte kavrulmuş turistler dolaşıyorlar Çekirge aşkları karyolada kunduralar Yağmur bile bir kumar gibi iniyor üstümüze Şimşek işliyor gece ve gündüz göğdemize Yeni bir kitabın çıbrınından Yükseliyor yeni bir kan çağıltısı içimizde Gömü çiçekleri döğmeleri derimizde Olsek bir döğünen mi var arkamızda önümüzde Hey Taha dur sınırı geçiyorsun Bir taş var orada nereye gidiyorsun
Şiir
"İnsanın iç dünyası mahremdir, oraya herkes elini kolunu sallayarak giremez; kırılganlık ve üzüntüler, gösteri programlarına meze yapılamaz."
Sayfa 203 - Kapı 74.baskı·Kitabı okuyor
Alıntı
Dostoyevski bir keresinde şöyle demişti: "Beni korkutan tek bir şey var: Acılarıma değmemek."
… ama hep aynıydı: aynı acı, aynı keder, aynı iç sıkıntısı…