her insan hem bir zindan hem de kovuktur. Bir anavatana bağlanılmamalıdır, ne kadar acı çekiyor, ne kadar ihtiyaç duyuyor olsa bile-insanın kalbini muzaffer bir anavatandan sökmesi daha az zordur. Hiçbir acıma duygusuna bağlanılmamalıdır, tuhaf işkenceleri ve çaresizlikleri bize içgörü sağlayan üst sınıf insanlara karşı olsa bile. Hiçbir bilime bağlanılmamalıdır, her ne kadar insanı görünürde bizim için özel, değerli keşiflerle cezbetse bile. Kendi bağımsızlığına bağlanılmamalıdır, altında daha fazlasını görebilmek için sürekli yükselen kuşların devasa mesafelerine ve uzaklıklarına — uçanların tehlikesine. Kendi erdemlerimize bağlanılmamalıdır, bütünüyle içimizdeki bir özelliğin kurbanı olunmamalıdır, örneğin "misafirperverliğin": Kendilerine savurgan, neredeyse umursamazca davranan, liberallik erdemini ahlaksızlığa varana kadar ileri götüren gelişmiş, zengin ruhların karşılaştığı en büyük tehlike olan misafirperverlik. İnsan "kendini korumayı" bilmelidir - en iyi bağımsızlık testi budur.
Büyük fantaziler, mitler ve masallar gerçekten de rüyalara benzer; bilinçdışından bilince seslenirler, bilinçdışının diliyle, simgeler ve arketiplerle. Kelimeleri kullansalar da müzik gibi işlev görürler; sözel akıl yürütmeyi devre dışı bırakıp doğruca söylenenemeyecek kadar derinde yatan düşüncelere giderler. Hiçbir zaman tam olarak aklın diline tercüme edilemezler; onların anlamsız olduğunu ancak Beethoven’ın Dokuzuncu Sennfonisini de anlamsız bulan bir mantıksal pozitivist iddia edecektir. Oysa son derece anlamlıdırlar ve ahlak açısından, içgörü açısından ve büyüme açısından faydalı, pragmatiktirler.
Gerçi bazen yukarı doğru sürüklenme ya da kurtarılma olmaksızın sadece aşağı doğru çekiliyorsunuz. Korku ve panikten, içgörü, itiraf ve onay çığlıklarına uzanan belli bir ritüelin ritmini ve temposunu takip edebilmelisiniz. Ve eğer bu başarısız olursa, pekala, ben bir aptalım, ümitsizim, ne olmuş? Böylece devam edeceğim diyebilmelisiniz.