Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandisit ameliyatımın izi. Ve sırtımı kaplayan, Tanrı'nın yüzü. Bilmiyorum.. Hızlı yaşadım. Ama genç ölmekten çok, hızlı yaşlandım! Ancak hayattayım.
Ne kadar çok içersem o kadar çok hissediyorum. Bunun için içiyorum zaten. İçkide sevgi ve içtenlik bulmaya çalışıyorum. Bir kat daha acı çekmek için içiyorum!
Hayatım boyunca ilerledim, şimdi de buradayım. Bir ölümlünün sesine sahibim, geri kalanları da alayım. Ağzına kadar dolu kâseyi dudaklarıma götürüyor ve içiyorum.
Doç. Dr. Mustafa Uzun anlatıyor..
Benim Hocayla asıl yakınlığım "Tasavvuf" kitabının yazımı ve yayımı sırasında oldu. Bu kitabın hazırlandığı günlerde ben Hoca'nın Feneryolu'ndaki evine çok gittim geldim. Hem Yüksek İslâm'dan öğrencisi, hem de kitabın yayıncısı sıfatıyla.
O sıralarda dikkatimi çeken şeylerden biri şuydu. Her gidişimde bana dolmuş ücreti üzerinden gidiş-dönüş parası verirdi. Tabii biz böyle şeye alışık değiliz. Ben kaç sefer almak istemedimse de, Hoca israrla: Hayır, dedi, sen buraya benim için gelip gidiyorsun. Bu parayı alacaksın!
Hocam, geliyorum ama, ben sizden istifâde ediyorum! Ayrıca yemeğinizi yiyorum, çay içiyorum... Eğer hesaba vurulursa ben size borçlu çıkarım!... Filân dedimse de, Mahir Hoca, aynı ısrarla: Hayır, sen buraya benim için geliyorsun, dedi diretti. -Tarikat-ı Furkaniyye derdi Hoca kendi meşrebine- Tarikat- Furkaniyye'de esas, insanın kendi (nefsi) için uygun gördüğünü, kardeşi için de uygun görmesidir.
Sonraa... Kitabı bastırdık, satışa sunduk. Kitaptan elde edilen ilk parayı kendisine götürdüğüm zaman Mahir Hoca beni, Kadıköy'de bir tatlıcıya götürdü. Osman Ağa Câmii civarında o zamanki adı Çömçe olan bir yere gittik. Herkes tanıyor Hoca'yı orada
-Buyurun efendim buyurun! Hoş geldiniz, ne arzu edersiniz?
-Biz künefe yiyeceğiz dedi hoca.
İlk defa o gün, orada künefe yedim ben.