Kur'an-ı Mürşid, bütün tabakat-ı beşere hitab eder. Kesretli tabaka ise, tabaka-i avamdır. Elbette irşad ister ki; lüzumsuz şeyleri ibham ile icmal etsin ve dakik şeyleri temsil ile takrib etsin ve mugalatalara düşürmemek için zahirî nazarlarında bedihî olan şeyleri, lüzumsuz belki zararlı bir surette tağyir etmemektir.
DÜŞÜNCE FAALİYETİ İCMÂLÎ BİLGİ İLE MÜMKÜN...
(...) Öte yandan: Faaliyetsiz, “bilinene âit” bilgiye varılabiliyorsa -ki varma faaliyeti gösterir, bu bakımdan “bilinene ait” bilgi mevcutsa demek daha doğru-, faaliyet söz konusu olmazdı. Öyleyse, “faaliyet” önce ve “bilinene âit” bilgi bunun ürünü. Soruyu tekrarlıyoruz; hangisi önce?.. __Fakat ilginç bir şey daha var: Ben, genel olarak içeride çay olup olmadığını biliyorum. Peki hiç merak etmiyor musunuz, nereden biliyorum? Hiç içeri girip çıkmamış, hiçbir faaliyette bulunmamış olarak, kendiliğimden mi? Böyle bir şeye inanır mısınız? İnanmazsınız! Mutlaka daha önce içeri girip çıkmış, şu ânda orada olup olmayan çaya dair bir tecrübe sahibi olmuş olmalıyım. Aksi takdirde, yâni bu bilgiyi her türlü faaliyetten önce edinmem hâlinde, benim o bilgiyi kendi kendime vermiş olmam veya düpedüz o bilgiyle doğmuş olmam gerekir. Kendi kendime vermiş olabilir miyim? Hayır ama, bu olsaydı bile, o da bir faaliyetin ürünü sayılacaktı. Çünkü bende “çay diye bir şey”e dâir bir bilginin, faaliyetsizce nasıl oluştuğu ve hiç içeri girip çıkmadan içeride ne olduğunu nasıl bildiğim, izâhsız kalacaktı. Öyleyse ben, içeride olup olmayan çaya dair bir bilgi ile mi dünyaya geldim? Kesinlikle hayır, çünkü dünyaya geldiğimde, ne içeriden haberim vardı, ne çaydan, ne de içeride çay olup olmadığından… “Öğrenmek hatırlamaktır” diyenler, böyle bir hâlin mümkün olduğunu kasdediyor olamazlar. Muhtemelen, doğduğumda bende çaya dair bir “imaj” olduğunu, içeriye dair bir “imaj” olduğunu, aynı şekilde öğrenmeye dair bir “istidad” olduğunu ve bu istidadla o imajları birleştirebildiğimi kasdetmişlerdir. Bu takdirde, bende mevcud “imajlar”, bir hayat tecrübesiyle, yâni bir bilgilenme faaliyetiyle “bilgi” hâline gelmiştir. Doğduğumda bende bir bilgilenme istidadının ve bilgiye dair bazı imajların
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 3, Temmuz 1996), ‘Bilgi ve Düşünce Faaliyeti’ Hakkında Mülâkat, (Mülâkat soruları, Salih Mirzabeyoğlu’nun KÜLTÜR DAVAMIZ –Temel Meseleler- isimli eserinin 3. basımının 93–96 sahifelerinden iktibas edilmiştir.)
Akademya Yazıları
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kur'an-ı Azîmüşşan'ın enva'-ı i'cazı kırka baliğ olduğu, İ'caz-ı Kur'an namındaki Yirmibeşinci Söz'de bürhanlarıyla isbat edilmiş. Bazı enva'ı tafsilen, bir kısmı icmalen muannidlere karşı dahi gösterilmiş. Hem Kur'anın i'cazı, tabakat-ı insaniyede kırk tabakaya karşı ayrı ayrı i'cazını gösterdiği, Ondokuzuncu Mektub'un Onsekizinci İşaretinde beyan edilmiş ve o tabakatın on kısmının ayrı ayrı hisse-i i'caziyelerini isbat etmiş. Sair otuz tabaka-i âher, ehl-i velayetin muhtelif meşrebler ashabına ve ulûm-u mütenevvianın ayrı ayrı ashablarına ayrı ayrı i'cazını gösterdiğini, onların ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn derecesinde Kur'an hak Kelâmullah olduğunu, iman-ı tahkikîleri göstermişler. Demek herbiri, ayrı ayrı bir tarzda bir vech-i i'cazını görmüşler. Evet ehl-i marifet bir velinin fehmettiği i'caz ile, ehl-i aşk bir velinin müşahede ettiği cemal-i i'caz bir olmadığı gibi; muhtelif meşaribe göre cemal-i i'cazın cilveleri değişir. Bir İlm-i Usûlü'd-Din allâmesinin ve bir imamının gördüğü vech-i i'caz ile füruat-ı şeriattaki bir müçtehidin gördüğü vech-i i'caz bir değil ve hâkeza... Bunların tafsilen ayrı ayrı vücuh-u i'cazını göstermek elimden gelmiyor. Havsalam dardır, ihata edemiyor; nazarım kısadır, göremiyor. Onun için yalnız on tabaka beyan edilmiş, mütebâkisi icmalen işaret edilmiş. Şimdi o tabakalardan iki tabaka, Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesinde çok izaha muhtaç iken, o vakit pek noksan kalmıştı. Birinci Tabaka: "Kulaklı tabaka" tabir ettiğimiz âmî avam; yalnız kulak ile Kur'anı dinler, kulak vasıtasıyla i'cazını anlar. Yani der: "Bu işittiğim Kur'an, başka kitablara benzemez. Ya bütününün altında olacak veya bütününün fevkınde olacak. Umumun altındaki şık ise kimse diyemez ve dememiş, şeytan dahi diyemez. Öyle ise, umumun fevkındedir." İşte bu
Sayfa 405
Alıntı
Osmanlı arşivleri
Osmanlı arşivleri bir dünya imparatorluğunun arşividir. Dünyanın en büyük ve en önemli arşivlerinden biridir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bıraktığı arşiv vesikalarının 150 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Osmanlı Devleti 600 yıllık varlığını kendi bürokratik sistemine borçludur. Osmanlı Devleti, dünyanın en ileri bürokratik vasıtalarına, zengin arşivlere sahipti. Mesela Kıbrıs fethedildi; ertesi sene oraya bir tahrir komisyonu gönderildi. Toprak, halk, vergi sistemi Mufassal Deftere kaydedildi; defter Kıbrıs’ın merkezden idaresi için güvenli bir başvuru aracı oldu. Macaristan’ın bir köyünün ne kadar buğday yetiştirdiğini, geliri kimlerin paylaştığını bu defterlerden tespit edebilirsiniz. İkinci bir defter, İcmâl Defteri ile gelirler, askerî sınıf arasında timar olarak taksim edildi.
Sayfa 252·Kitabı okudu
Peygambere bildirilen Umûr-u Gaybiye, bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur'anın ve Hadîs-i Kudsînin Muhkematı gibi. Ve diğer bir kısmı icmal ile bildirilir, tafsilât ve tasviratı Onun İçtihadına havale edilir. İmana girmeyen hâdisat-ı kevniyeye ve vukuat-ı istikbaliyeye dair Hadîsler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz (A.S.M.) Belâgatıyla temsiller suretinde- Sırr-ı Teklif Hikmetine muvafık tafsil ve tasvir eder. Meselâ: Bir sohbette derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada Cehennem'in dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür." Bu garib haberden beş-altı dakika sonra birisi geldi dedi: "Ya Resulallah! Yetmiş yaşında bulunan filan münafık vefat etti, Cehennem'e gitti." Peygamber'in yüksek beligane Kelâmının tevilini gösterdi.
Sipahilere, reâyâ için ayrılmış tapulu araziyi kullanma, ekme ve tapu ile üzerine alma yasaklanmıştır. Fakat her sipahiye ailesinin geçimi, gulamları ve atları için bir destek olmak üzere bir raiyyet çiftliği genişliğinde hâssa çiftliği denilen bir çiftlik arazi yahut bir bağ ya da çayır verilir ve defterde bu açıkça yazılır. Bize kadar gelmiş olan en eski icmal defterinde 1432 tarihli Arvanid defterinde eski yerli Arnavut aristokrasisine ait topraklar timar olarak aynen ellerinde alıkonmuştur. Bu uygulama, yerli hanedanları itaatte tutmak içi yapılmıştır. Aynı yöntemin Anadolu'da özellikle duyarlı bir bölge olan Amasya ve Tokat bölgesinde uygulandığını biliyoruz. Özellikle Yıldırım Bayezid (1389-1402)'den sonra merkeziyetçi bürokratik merkeziyetçi bürokratik idare sistemi yerleşmeye başlayınca, genelde babadan oğula timar geçmesi yöntemi kaldırılmış olmalıdır. Timar ve hâslar sultanın veya beylerin kullarına verilmeye başlamış, ailelerle kendi bölgelerinden uzakta timarlar verilmiş, böylece Osmanlı timar rejimi feodal özelliklerinden kurtulmuştur. Başka deyişle timar sisteminde irsiyet prensibinin bertaraf edilmesi, Osmanlı merkeziyetçiliğinin gelişimiyle denk bir gelişimdir. 16. yüzyılda Avrupalı gözlemciler, Osmanlılarda toprak üzerinde bulunmamasını irsî toprak aristokrasisinin yokluğunu önemle belirtmişlerdir.
Sayfa 125 - Kronik Kitap·Kitabı okudu
Tarih