İnsan, doğadan koptuğunu sandığı anda kendinden de uzaklaşmaya başlar.
Üstadımız Hacı Ali Haydar Efendi (Kuddise Sırruhu) Hazretleri, kendi Kuranı Keriminin sonuna, "Dürrü'l-Muhtar" isimli kitaptan naklen şöyle yazmıştır. مَنْ قَرَا أَي السَّجدة كُلها في مجلس وَسَجَدَ لِكُلِّ مِنْهَا كَفَاهُ اللَّهُ مَا أَهَمَهُ * "Her kim secde ayetlerinin hepsini bir mecliste okur da, her biri için secde ederse, Allah-u Teala onun mühim olan işine kâfi geli (yeter)." (Bak el-Haskefi, Redda'l-Muhtar Aleddürrri'l-Muhtar:1/523) Bu sözün zahirinden anlaşılıyor ki, kişi bu secde ayetlerini peşi peşine okur ve hepsine birden ondört secde yapar, veya her okuduğu secde ayetinin peşine kendi secdesini de yapabilir. Ve yine Üstadımız (Kuddise Sırruhu) Hazretleri zikredilen kitaptan naklen şöyle yazmıştır ، مهمة لكل مهمة "Bu (ondört secde ayetini okuyup secde etmek), her ehemmiyetli işe karşı mühim bir faydadır." ki, müslüman kendisini üzen herhangi bir hadiseyi başından defetmek için bunu öğrenmeye gayret etmelidir. Yine Üstadımız (Kuddise Sırruhu) Hazretleri, yazmıştır ki; kişi herhangi bir mühim haceti (ihtiyacı) için, Kuran-ı Kerimi hatmederse ve ondört secde ayetlerinin her birinde secdeye varırken o hacetini ve muradını mülahaza ederek (düşünerek) secdelerini ifa eder (yerine getirir) se, hatm-i şerif neticesi muradı hasıl olur (o hatm-i şerif'in sonunda isteği yerine gelir).
Sayfa 49
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Söylediklerimizi hülâseten maddeleştirelim: 1- Islâmcı Genç, her şeyden önce dâvâ ettiği İslam irfanına eğilebilmelidir. Bununsa İslâm harflerini bilmeye ve millî vicdanda asırlarca yoğrularak bütün dinî incelikleri ifâde kabiliyetini kazanmış olan kelimeleri tanımaya bağlı bulunduğu muhakkaktır. 2- Bir İslâmcı genç, önce İslâm’ı bizzat öğrenecek, sonra da hakkıyla yaşayacaktır. Ancak bundan sonradır ki; tebliği için ortaya çıkabilir. Bu tebliğ keyfiyeti, bütün millet efrâdmı şümulüne alacak genişlikte gerçekleşmedikçe de, cebir ve şiddet yoluna aslâ başvurmayacaktır. 3- İslâmcı genç çok değil, fakat öz okuyacaktır. Eline aldığı bir kitap şâyet kendisinin yüklendiği vazifeyi hakkıyla îfâ etmesine medâr olacak bilgileri ihtiva ediyorsa, onu bir roman gibi değil, -âdetâ- içer gibi okuyacaktır. 4 - Mahdud, fakat seçkin kitaplardan aldığı temel bilgilerle sağlayacağı “İlmî kifâyet” ile “hareket” arasında zaman ve ağırlık itibariyle bir muvâzene kuracaktır ki, dirayetini göstereceği asıl nokta da budur!..
İnsan,büyük canlılık orkestrasının içindeki nadide bir enstrümandır.
Oysa sağlık, sadece hasta olmama hali değildir. Sağlık sürekli fit, ince, neşeli ve hareketli olmak değildir. Sağlık, güzel ve genç görünmek de değildir. Sağlık, bütüncül bir "barış" halidir.
İSMAİL DEDE EFENDİ: TÜRK MÜZİĞİNİN SON DEVİ...
(...) III. Selim’den sonra, yine bir musikîşinas Padişah olan II. Mahmud devri gelir. Türk müziğinin altun çağı, toplum hayatındaki olanca izmihlâl manzaralarına rağmen, bu devride de devam eder. II. Mahmud’un III. Selim’den aşağı kalmaz bir bestekâr olduğunu, ama bir çok II. Mahmud bestesinin yanlışlıkla III. Selim’e mâledildiği için kadrinin pek bilinmediğini savunanlar vardır. Fakat bu devrin asıl büyük simâsı, hiç şübhe yok ki, İsmail Dede Efendi’dir. Ona “Türk müziğinin son devi”, ve “hâce-i âhir” derler. Onun hakkında Ahmed Hamdi Tanpınar’ın şu sözleri dikkat çekicidir: “İsmail Dede, Osmanlı İmparatorluğu’nun, bir inkırazla beraber yürüyen medeniyet ve kültür değiştirme devrinin başında, neticeleri hayatımızda bugün dahi hissedilen vahim hadiselerin arasında yetişti. III. Selim devrinin umumî hayatta çok mütereddit olan garpçılığını, kendi zevkimizde rokoko rönesansını, II. Mahmud devrinin kanlı ve elim hadiselerini ve 1826’dan sonraki ümid ve azablarını, Abdülmecid zamanının toptan yenileşme ve değişme kararlarını gördü. Eseri, bu uzun ve buhranlı devrin vesika mahiyetinden öteye geçebilecek tek mahsülüdür, demek belki de hatâlı olmaz. (…) O, Türk musikîsinin son büyük üstadıdır. Hattâ daha ileriye giderek diyebiliriz ki, bir inkırazı muhteşem bir zafer yapan dehâsıdır.” __1778 yılında İstanbul’da doğan Dede Efendi, Mühürdar Süleyman Ağa’nın oğludur. Ailesinden gelen bir isimle “Hammamîzade” olarak anılır. “Dede” sıfatı ise, bütün büyük bestekârlarımız gibi Mevlevî olmasından ve bu tarikatteki rütbesindendir. Daha çocukluğunda dikkat çekici bir ses güzelliğine sahibtir. Tahsil basamaklarını hızla tırmanırken, bir taraftan da tarikatte “çile” doldurur. 1799’da “dede” pâyesine erdiği yıl bir bûselik şarkı ile müzik muhitine adımını atar. Onun ardından
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Altun Çağı-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları