Ömer Seyfettin, “İlk Namaz” adlı hikâyesinde kendisinin namaz kılmak için kalktığı keskin bir soğuk kış sabahında duyduğu ezan ile birlikte on beş sene önce yaşanan bir olayı anımsamasını anlatır. Birbiri içerisine geçmiş üç bölümden oluşan öyküde otobiyografik izlenimlerinden yola çıkarak Ömer Seyfettin, insanlığının çocuk saflığının bozuluşunu, ilerleyen yıllarda baş gösteren çürümüşlüğünü sert bir dille ortaya koyar. Peki, neden anlatımlarda çocukluk ağır bir yer kaplar? İsmail Çetişli’ye göre “ Ömer Seyfettin hikayelerini, çok büyük ölçüde olan ile olması istenen arasındaki çatışma üzerine kurar. Halin çok büyük ölçüde bozulduğunu görür ve bu durum karşısında, çareyi yakın (çocukluk) ve uzak geçmişe gitmekte bulur. Bu tavır, basit bir “kaçış” olarak nitelendirilemez. (Çetişli; 2012: 313). Çocukluk süreciyle ilgili bu öyküsü başta olmak üzere diğer öyküleri de (Kaşağı (1926), diyet, ilk cinayet, bomba, beyaz lale, bir hatıra, ilk düşen ak) birer psikanalitik vaka öyküsü olarak incelenebilir. Kışın bastırdığının apaçık bir şekilde tasvir edildiği birinci bölümde, yazarın kendisinden beklenilenin aksine girift tamlamalar kullanılır:
Odama dönünce yalancı bir sıcaklık bir nefes-i teselli gibi, havlunun altından kollarıma, yüzüme, ıslanmış saçlarıma temas ediyordu. Daha fecr-i sadık uyanmamıştı. Fecr-i kazibin donuk kırmızı sükuneti gecenin süradık-ı zalam-ı baridini parçalayarak büyüyor ve genişliyordu. (Seyfettin; 2012: 17)
Öykünün 1905 yazılış tarihi göz önünde bulundurulduğunda Yeni Lisan hareketinin daha sadece zihinlerde belirdiği ve hareketin resmiyet kazanmaması sebebiyle Ömer Seyfettin’in dönemin Fecr-i Ati ve Servet-i Fünun üslubu ve dil anlayışı konusunda etki altında kaldığı görülür. Öte yandan yapılan boğucu, karanlık, huzursuz edici betimlemeler ile