Lao-Tzu neden doğmak çıkmaktır ve ölmek girmektir demiş? İki şey hep artan ve yepyeni bir hayranlıkla dolduruyor zihnimi: tepemdeki yıldızlı gökkubbe ve yaptığım iş; öyle korkutucu ki işim, gerçekten papaz okulunda okumayı gerektiriyor… Yeşil düğmeye basıyorum, teknenin içi kucak kucak attığım atık kâğıtlarla kaplanıyor, farelerin gözlerinin derinliğinde başımın üzerindeki yıldızlı gökten daha üstün bir şey fark ediyorum, benim küçük Çingenem bir yarı uyku halinde geliyor yanıma, pres akordeon gibi yaylanıyor, sandığımdan Hieronymus Bosch’un bir röprodüksiyonunu ayırıyorum, içi kutsal resimlerle kaplı sandığa saklanmış kitapları ayıklıyorum, işte, Prusya kraliçesi Sophie-Charlotte’un oda hizmetçisine şöyle dediği sayfayı seçtim: “Sakın ağlama, senin merakını gidermek için, Leibniz’in bana öğretemediği şeyi görmeye gidiyorum şimdi, varlığın ve hiçliğin sınırına gidiyorum…” Pres tıngırdıyor, tabla kırmızı ışığa geçti, kitabımı bir kenara koyuyorum, çeperlerine yağ sürülmüş tekneyi dolduruyorum, buzların çözülmesinden önceki gibi kaygan içi… Bubny’deki dev makina böyle on presin yerini tutar; benim preslerim, Sartre ve Camus öyle güzel yazmış ki bu konuda, parlak ciltler büyülüyor beni, mavi bluzlu ve beyaz iskarpinli bir ihtiyar tabureye sarılıyor, toz bulutunun içinde ani bir kanat çırpışı, Lindbergh Okyanus’u geçti. Yeşil düğmeyi durduruyorum; atık kâğıtlarla dolu teknede kendime küçük bir yer açıyorum, evet ya, yiğit bir adamım hâlâ, kendimle gurur duyabilirim, utanacak hiçbir şeyim yok… Küvetine giren Seneca gibi ben de bir bacağımı içeri atıyorum, biraz bekliyorum, öbür bacak da beceriksizce düşüyor, top gibi yuvarlanıyorum, sonra dizlerimin üzerine doğrulup yeşil düğmeye basıyorum ve kitaplardan, kâğıtlardan oluşan döşeğe büzülüyorum, bir elimde sıkı sıkı