Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleller damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar.. Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini. "Ben Avrupalı'yım," demeğe başladı. "Asya bir cüzzamlılar diyarıdır." Avrupalı dostları acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına "Hayır delikanlı," diye fısıldadılar, "sen bir az gelişmişsin." Ve Hristiyan Batı'nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir "nişân-ı zîşân" gibi gururla benimsedi aydınlarımız. ...
Sayfa 98·Kitabı okuyor
Sen Bir Az-Gelişmişsin
Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar... Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalı'yım,” demeğe başladı, “Asya bir cüzzamlılar diyarıdır.” Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına: “Hayır delikanlı,” diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.” Ve Hıristiyan Batı'nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “nişân-ı zişân” gibi gururla benimsedi aydınlarımız.
Sayfa 98 - İletişim Yayınları
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Çile
Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam, Gezdirsin boşluğu ense kökünde! Ve uçtu tepemden birdenbire dam; Gök devrildi, künde üstüne künde... Pencereye koştum: Kızıl kıyâmet! Dediklerin çıktı ihtiyar bacı! Sonsuzluk, elinde bir mâvi tülbent, Ok çekti yukardan, üstüme avcı. Ateşten zehrini tattım bu okun, Bir anda kül etti can elmasımı. Sanki burnum, değdi burnuna "yok"un, Kustum öz ağzımdan kafatasımı. Bir bardak su gibi çalkandı dünyâ; Söndü istikamet, yıkıldı boşluk. Al sana hakikât, al sana rûyâ! İşte akıllılık, işte sarhoşluk! Ensemin örsünde bir demir balyoz, Kapandım yatağa son çâre diye. Bir kanlı şafakta, bana çil horoz, Yepyeni bir dünyâ etti hediye. Bu nasıl bir dünyâ, hikâyesi zor; Mekânı bir satıh, zamânı vehim. Bütün bir kâinat muşamba dekor, Bütün bir insanlık yalana teslim.
Kıtaları ipek kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar… Zafer Sabahları kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupa’lıyım” demeğe başladı, “Asya bir cüzzamlılar diyarıdır.” Avrupalı dostları acıyarak baktılar ihtiyara ve kulağına “Hayır delikanlı” diye fısıldadılar, “sen bir az-gelişmişsin.” Ve Hristiyan batının göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir nişan-ı zişan” gibi gururla benimsedi aydınlarımız.
Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcıımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar...  Zafer sabahları kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamdan utanır oldu. 
Sayfa 98·Kitabı okudu
Lao-Tzu neden doğmak çıkmaktır ve ölmek girmektir demiş? İki şey hep artan ve yepyeni bir hayranlıkla dolduruyor zihnimi: tepemdeki yıldızlı gökkubbe ve yaptığım iş; öyle korkutucu ki işim, gerçekten papaz okulunda okumayı gerektiriyor… Yeşil düğmeye basıyorum, teknenin içi kucak kucak attığım atık kâğıtlarla kaplanıyor, farelerin gözlerinin derinliğinde başımın üzerindeki yıldızlı gökten daha üstün bir şey fark ediyorum, benim küçük Çingenem bir yarı uyku halinde geliyor yanıma, pres akordeon gibi yaylanıyor, sandığımdan Hieronymus Bosch’un bir röprodüksiyonunu ayırıyorum, içi kutsal resimlerle kaplı sandığa saklanmış kitapları ayıklıyorum, işte, Prusya kraliçesi Sophie-Charlotte’un oda hizmetçisine şöyle dediği sayfayı seçtim: “Sakın ağlama, senin merakını gidermek için, Leibniz’in bana öğretemediği şeyi görmeye gidiyorum şimdi, varlığın ve hiçliğin sınırına gidiyorum…” Pres tıngırdıyor, tabla kırmızı ışığa geçti, kitabımı bir kenara koyuyorum, çeperlerine yağ sürülmüş tekneyi dolduruyorum, buzların çözülmesinden önceki gibi kaygan içi… Bubny’deki dev makina böyle on presin yerini tutar; benim preslerim, Sartre ve Camus öyle güzel yazmış ki bu konuda, parlak ciltler büyülüyor beni, mavi bluzlu ve beyaz iskarpinli bir ihtiyar tabureye sarılıyor, toz bulutunun içinde ani bir kanat çırpışı, Lindbergh Okyanus’u geçti. Yeşil düğmeyi durduruyorum; atık kâğıtlarla dolu teknede kendime küçük bir yer açıyorum, evet ya, yiğit bir adamım hâlâ, kendimle gurur duyabilirim, utanacak hiçbir şeyim yok… Küvetine giren Seneca gibi ben de bir bacağımı içeri atıyorum, biraz bekliyorum, öbür bacak da beceriksizce düşüyor, top gibi yuvarlanıyorum, sonra dizlerimin üzerine doğrulup yeşil düğmeye basıyorum ve kitaplardan, kâğıtlardan oluşan döşeğe büzülüyorum, bir elimde sıkı sıkı
Sayfa 94·Kitabı okudu