• 129. “Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz, sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”

    130. Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, biz İbrahim’i bu dünyada seçkin kıldık. Şüphesiz o ahirette de iyilerdendir.

    131. Rabbi ona “Teslim ol” dediğinde, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti.

    132. İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle: “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. Siz de ancak müslümanlar olarak ölün” dedi.

    133. Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediği, onların da, “Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler O’na boyun eğmiş müslümanlarız.” dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz?

    134. Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.

    135. (Yahudiler) “Yahudi olun" ve (Hıristiyanlar da) "Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. De ki: “Hayır, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.”

    136. Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.”

    137. Eğer onlar böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse onlar elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar. Allah, onlara karşı seni koruyacaktır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    138. “Biz, Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz ona ibadet edenleriz” (deyin).(28)

    (28) Hıristiyanlar, doğan çocuklarını, Hıristiyanlığı kabul edenleri ya da bir kiliseden öbürüne geçenleri vaftiz denen bir işlemden geçirirler. Vaftiz, su serpmek ya da suya batırmak suretiyle yapılır. Baba, Oğul ve Ruhu’l-Kudüs adına yapılan bu işlemin insanı aslî günahtan kurtaracağına, insanın âdeta yepyeni bir hayat boyasına boyanacağına inanırlar. Vaftiz uygulamasının aslı Yahudilikten gelmektedir. Bu âyette, gerçek kurtuluşun böyle zahirî ve sembolik eylemlerle değil, Allah’ın insanların fıtratına yerleştirdiği aslî renk olan tevhid inancı ile mümkün olacağı vurgulanmaktadır.

    139. Onlara de ki: “Allah hakkında mı bizimle tartışıp duruyorsunuz? Hâlbuki O, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz size aittir. Biz O’na gönülden bağlanmış kimseleriz.”

    140. Yoksa siz, “İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub ile Yakuboğulları da yahudi, ya da hıristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah tarafından kendisine ulaşan bir gerçeği gizleyen kimseden daha zalim kimdir? Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.

    141. Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz.

    142. Birtakım kendini bilmez insanlar, “Onları (müslümanları) yönelmekte oldukları kıbleden çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da, Batı da Allah’ındır. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir.”

    143. Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet(29) yaptık. Her ne kadar Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resûl’e tabi olanlarla, gerisingeriye dönecekleri ayırd edelim diye kıble yaptık. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.(30)

    (29) Âyetteki “orta ümmet” ifadesi ile, âdil, seçkin, her yönüyle dengeli, haktan asla ayrılmayan, önder, bütün toplumlarca hakem kabul edilecek bir ümmet kastedilmektedir.

    (30) Bu ve daha sonraki üç âyette kıblenin Kudüs’ten Kâbe’ye çevrilmesi ile, bu olay üzerine yahudilerin çıkardıkları dedikodular dile getirilip cevaplandırılmaktadır.

    144. (Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.(31)

    (31) Hz.Peygamber, Hicrî ikinci yılın ortalarına kadar namazlarda Kudüs cihetine yöneliyor, fakat hep Kâbe’ye yönelme emrinin gelmesini bekliyordu. Bir ikindi namazı sırasında Allah Teâlâ, Kâbe’ye doğru yönelmesini emretti. Kudüs’e doğru yönelerek başlanan bu namaz Kâbe’ye yönelerek tamamlandı. Bu olayın geçtiği yerde yapılan mescit, bugün “Mescid-i Kıbleteyn”, yani iki kıbleli mescit diye anılmaktadır.

    145. Andolsun, sen kendilerine kitap verilenlere her türlü mucizeyi getirsen de, onlar yine senin kıblene uymazlar. Sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, o takdirde sen de mutlaka zalimlerden olursun.

    146. Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Peygamberi) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden birtakımı bile bile gerçeği gizlerler.(32)

    (32) Yahudiler ve Hıristiyanlar, Hz. Peygamber’e ait özellikleri kendi kutsal kitaplarında okuyageldiklerinden onu özellikleriyle çok iyi tanıyorlardı. Âyette, yahudilerin ve hıristiyanların Hz. Peygamber’i inkâr etmelerinin bilgisizlikten değil, inattan kaynaklandığına işaret edilmektedir.

    147. Hak (ancak) Rabbindendir. Artık, sakın şüpheye düşenlerden olma!

    148. Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

    149. (Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, (namazda) Mescid-i Haram’a doğru dön. Bu, elbette Rabbinden gelen gerçek bir emirdir. Allah, sizin işlediklerinizden asla habersiz değildir.

    150. (Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Ey mü’minler!) Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın. Zalimlerden korkmayın, benden korkun. Böylece size nimetlerimi tamamlayayım ve doğru yolu bulasınız.

    151. Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.

    152. Öyleyse yalnız beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.

    153. Ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir.(33)

    (33) Sabır, insanı ruhen olgunlaştırır, geliştirir ve güçlendirir. Namaz ise, Allah’a kulluğun, teslimiyetin ve nimetlere şükrün en yüksek ifade biçimi ve aktif, düzenli bir hayatın göstergesidir. Âyette zorluklar karşısında insanı hem ruhen hem de dış hayatta güçlü kılacak iki temel ögeden yararlanmamız tavsiye edilmektedir.

    154. Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.(34)

    (34) Âyette, şehitlik mertebesinin yüceliği vurgulanmaktadır. Aynı anlamda bir ifade için Âl-i İmran sûresinin 169. âyetine bakınız.

    155. Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.

    156. Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.

    157. İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.

    158. Şüphesiz Safa ile Merve, Allah’ın (dininin) nişanelerindendir. Onun için her kim hac ve umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret eder ve onları da tavaf ederse, bunda bir günah yoktur.(35) Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.

    (35) Safa ile Merve, Kâbe’nin doğu tarafında bulunan iki tepenin adıdır. Bu iki tepe arasında usulünce gidip gelme demek olan “sa’y”, Hz.İbrahim, eşi Hacer ve oğlu İsmail’e dayanan bir geleneğin ihyası olup, haccın ve umrenin vaciblerindendir. Cahiliye döneminde Safa ve Merve tepelerinde putlar bulunuyor ve müşrikler de bu tepeler arasında sa’y ediyorlardı. İslâm gelince mü’minler, bu eski müşrik uygulaması sebebiyle, Safa ve Merve arasında sa’y etmekten endişe etmişlerdi. Bu âyet onların endişesini gidermektedir.

    159. İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayeti Kitap’ta açıklamamızdan sonra onları gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet etme konumunda olanlar lânet eder.(36)

    (36) Lânet etme konumunda olanların, Allah, melekler ve insanlar olduğu, bu sûrenin 161. âyeti ile, Âl-i İmran sûresinin 87. âyetinde açıklanmıştır.

    160. Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar (lânetlenmekten) kurtulmuşlardır. Çünkü ben onların tövbelerini kabul ederim. Zira ben tövbeleri çok kabul edenim, çok merhamet edenim.

    161. Fakat âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince, işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üstünedir.

    162. Onlar ebedî olarak lânet içinde kalırlar. Artık ne kendilerinden azap hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır.

    163. Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.(37)

    (37) “Rahmân” ve Rahîm” kelimelerinin anlamları için Fâtiha sûresinin ikinci âyetinin dipnotuna bakınız.

    164. Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.

    165. İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi!

    166. Kendilerine uyulanlar o gün azabı görünce, kendilerine uyanlardan uzaklaşacaklar, aralarındaki bütün bağlar kopacaktır.

    167. Uyanlar şöyle derler: “Keşke dünyaya bir dönüşümüz olsaydı da onların şimdi bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.” Böylece Allah, onlara işledikleri fiilleri pişmanlık kaynağı olarak gösterir. Onlar ateşten çıkacak da değillerdir.

    168. Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.

    169. O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

    170. Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?(38)

    (38) Âyette, yaptıkları işin yanlışlığına ve çirkinliğine akıl erdiremeden, atalarının inançlarını körü körüne taklid eden müşrikler kınanmaktadır.

    171. İnkâr edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkâr edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.

    172. Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin.

    173. Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.(39)

    (39) İslâm’da zaruretlerin mahzurları ortadan kaldırdığına en güzel delil bu âyette ifadesini bulur. Bir haramı helâl saymamak ve haddi aşmamak kaydiyle bazen zaruret miktarınca, yasak bir iş işlenebilir. Yenmesi haram olan şeyler ile ilgili olarak ayrıca bakınız: Nahl sûresi, âyet, 115.

    174. Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onu az bir bedel ile değişenler (var ya); işte onlar karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, onlarla ne konuşacak, ne de onları arıtacaktır. Onlar için elem dolu bir azap vardır.(40)

    (40) Son peygamber Hz.Muhammed’in nitelik ve özellikleri Tevrat’ta belirtilmişti. Yahudi hahamları bunları gizlediler. Böylece hem kendileri, hem de kavimleri sapmış oldu. Bu değerlendirmeye göre âyette geçen kitaptan kasıt Tevrat; gizlediklerinden kasıt da Hz. Peygamberin nitelikleridir. Ancak Allah’ın kitabında yer alan herhangi bir hükmü gizlemeye yönelik her tür niyet ve teşebbüs bu kategoride değerlendirilir.

    175. İşte bunlar hidayeti verip sapıklığı, bağışlanmayı verip azabı satın alanlardır. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar(!)

    176. Bu (azab) da, Allah’ın, Kitab’ı hak olarak indirmiş olması (ve onların bunu inkâr etmesi) sebebiyledir. Kitap konusunda anlaşmazlığa düşenler ise derin bir ayrılık içindedirler.

    177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.

    178. Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır.(41)

    (41) Kısas, aynıyla karşılık vermek demektir. İslâm hukukunda ise, kasten ve haksız yere bir kimsenin canına kıyma ya da bedenine veya uzvuna zarar verme suçlarını işleyen kimselerin, verdikleri zararın aynıyla cezalandırılmaları demektir. Bu âyette kısas, “cana can” kuralını ifade etmektedir. Mâide sûresinin 45. âyeti, kısasa tabi suçları topluca belirtmektedir. İlgili şahsın vazgeçmesi hâlinde, kısas diyete dönüşür. Hıristiyanlıkta adam öldürenin affedilmesi; Yahudilikte ise, mutlaka kısasa tabi tutulması esastı. İslâm, diyet uygulaması ile orta yolu getirmiş oldu.

    179. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (bu hükme uyarak) korunursunuz.

    180. Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya meşru bir tarzda vasiyette bulunması -Allah’a karşı gelmekten sakınanlar üzerinde bir hak olarak- size farz kılındı.(42)

    (42) Vasiyetle ilgili bu emir, henüz mirasla ilgili kurallar açıklanmadan önce verilmişti. Amaç ise varisleri adaletsizlikten korumaktı. Daha sonra, mirasla ilgili hükümler Nisâ sûresinde açıklandı.

    181. Her kim işittikten sonra vasiyeti değiştirirse, günahı ancak onu değiştirenlerin boynunadır. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    182. Vasiyet edenin hataya meyletmesinden ve günaha girmesinden korkan bir kimse, (tarafların) aralarını düzeltirse ona hiçbir günah yoktur. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

    183. Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.

    184. Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir.(43) Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

    (43) Ramazan orucu, ergenlik çağına ulaşmış, akıllı her müslümana farzdır. Hastalık, yolculuk, kadınlara has özel hâller gibi meşru sebeplerle Ramazan ayında oruç tutamayanlar, bu oruçları şartların elverişli olduğu başka zamanlarda kaza ederler. Mazeretsiz olarak oruç tutmayanlar, büyük günah işlemiş olurlar. Aşırı yaşlılar ya da iyileşmez hastalar, bu sebeple oruç tutamazlar ve bu oruçları kaza etmekten de ümit keserlerse, oruçsuz geçirilen her gün için bir fidye verirler. Fidye tıpkı fıtır sadakası gibi, bir fakiri bir gün doyurmak ya da bunun bedelini vermektir.

    185. (O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.

    186. Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.
  • 416 syf.
    ·7313 günde·Beğendi·10/10
    #OcakAyındaNeOkuyorum
    #okudumbitti
    #kitapyorumum
    #HanımeliveKörebe
    Nejla Arslan

    Yazarımızın okuduğum ikinci kitabı. Tüm samimiyetimle söylüyorum ki yazarımız ne yazarsa okunur. Akıcı ve sade bir dille yazılmış kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.
    Konusuna gelince
    1980 darbe yıllarında ,siyasi düşünceleri yüzünden içeri girenlerin hikayesi.. Ahmet ve Sevinç de siyasi düşünceleri yüzünden ve siyasi içerikli kitaplar okudukları gerekçesiyle arananlar arasındadır.En büyük korkuları yakalanmaktır. Maalesef ki korktukları şey başlarına gelmiştir. Ahmet yakalanır ve Sevinç hamile haliyle oradan oraya sürüklenip durur.
    Selim’in doğumundan sonra o da yakalanır. Cezaevinde geçen seneler ve sabırlı bekleyişi son bulsa da beklenmedik son darbe ile hayatına yön çizer Sevinç. Hepimizin büyüklerinden duyduğu darbe yıllarını bir de yazarımızdan okuyun derim. Tavsiye ederim
    #Alıntılar
    Hüzün en derin yerinde, susarak çoğalıyordu sokak ;yüreği gibi boş, yalnız, yakıcı, yabancıydı…
    Memleketin köy kokusu tereyağına karışan gübre kokusu da olsa;güven veriyor insana.
    Ne kadar asil bir davranış, hiç mi bozulmamış, kirlenmemiş burada insanlık.
    Sevgi adına kendin olmaktan vazgeçemezsin. Sevgi özgürlük ister
    Özgürlüğün olmadığı yerde sevgi değil, esaret vardır. Esaretse itaati getirir.
    Sevgi olmayanı oldurur, yeşermeyeni yeşertir, sevgi umut olur, görmezsen güz olur, yinede sen bilirsin.
    Ağlamak biraz yaşama ses vermektir. İçimdeki sesler sustu.
    Hayalleri olmayanların umutları olmaz, yarınları olmaz.
    İçlerinde hasret taşıyanlar, farkında olmadan iç çekerler.
    Analık her dilde aynıdır.
    Aynı kaderi paylaşan insanların yürekleri, tüm bağların üzerinde anlıyor, seviyor ve koruyordu gözlerindeki sevgi akışıyla.
    İçeridekilerin yüreklerindeki tüm duyguları taşıdılar özgürlüğe.
    Hayatta kalmalıyız, bunun mücadelesini vermeliyiz, yılgınlığa düşmeden, kalbimizi kararmadan, biraz daha güçlü, daha umutlu, yaşamak görevimiz.
    İnsan onuru tüm önceliklerden önce gelir.
  • "Her Şey Dışarıdakilerin Umutsuz Hallerini Düşünmekle Başladı…"

    Diyarbakır, İstanbul, Zürih ve Nusaybin'de geçen, çok karakterli, katmanlı, roman içinde roman "Leylan" için yazarı Demirtaş, "Dışarıdaki insanların umutsuz, mutsuz halleri ve giderek anlamsız bir hayata sürüklendiği izlenimi bende buna dair bir şeyler yazma isteği uyandırdı" diyor.

    Selahatin Demirtaş'ın bianet'ten Ayşegül Özbek'e verdiği röportaj

    İki öykü kitabının ardından şimdi de ilk romanı "Leylan" ile okurlarıyla buluşan Selahattin Demirtaş, "Her okur kendi durduğu yerden alacaktır kitabın mesajını. Benim yazar sıfatıyla herhangi bir kodlama yapmam veya sınır çizmem doğru olmaz" diyor.

    Diyarbakır'ın kûçelerinde (sokak) başlayıp oradan İstanbul'a, Zürih'e giden ve nihayetinde Nusaybin'de noktalanan, çok karakterli, katmanlı, roman içinde roman "Leylan."

    Kendisi de okuru hiç düşürmeyen dinamiğiyle dikkat çeken kitabın özellikle kurgu sürecinde çok zorlandığını söylüyor: "Kurguyu oturtmak meselesi en zorlandığım konu oldu. Bölüm bölüm her detayı, her bağlantıyı ve karakteri defalarca gözden geçirmek, düzenlemek zorunda kaldım."

    Bilinçaltı, psikanaliz, travmalar, nöroloji bilimi ve yer yer polisiyeye de göz kırpan roman temelde insanlığın en eski arayışı "mutluluk" üzerine bir kitap. Yaklaşık üç buçuk yıldır cezaevinde olan yazar Demirtaş, "Dışarıdaki insanların umutsuz, mutsuz halleri ve giderek anlamsız bir hayata sürüklendiği izlenimi bende buna dair bir şeyler yazma isteği uyandırdı" diyor.

    Selahattin Demirtaş son kitabı "Leylan" üzerine bianet'in sorularını yanıtladı.

    --- Devran okuma tiyatrosu olarak sahnelenmesinin ardından kitaplarınız üzerinden oyuna gidenler için hedef göstermeyle birlikte bir tartışma başladı. Tam da Leylan'ın okurla buluşmasına birkaç gün kala oldu bunlar. Bazı yayınevlerinden destek mesajları geldi. Siz içeriden nasıl takip ettiniz bu süreci?

    Kısmen basından, kısmen avukat arkadaşlarımın aktarımlarından dışarıda olup biteni anlamaya çalıştık. Hükümet ve yandaşlarının yaptığı, her zamanki akıl tutulmasından ve ahlaksızlıktan başka bir şey değildi. Ama buna karşı gösterilen her türlü dayanışma çok anlamlıydı ve elbette büyük moral oldu bizim için. Herkese bu vesileyle bir kez daha teşekkür ediyorum.

    --- "Aklıma minicik bir fikir geldiğinde kaleme sarılıyorum" demiştiniz. Leylan için o ilk kıvılcım ne oldu?

    Dışarıdaki insanların umutsuz, mutsuz halleri ve giderek anlamsız bir hayata sürüklendiği izlenimi bende buna dair bir şeyler yazma isteği uyandırdı. Her şey bunu düşünmekle başladı.

    "Tek bir bilgi için bazen yazmaya günlerce ara veriyordum"

    --- Kitabın "Teşekkür" bölümünde belirttiğiniz gibi doktorların bilgisine başvurmuşsunuz, tıbbi bölümler için. Ancak kurguyu oturtmak adına tavsiyelerin çoğuna uymadığınızı söylüyorsunuz. Bir yazar için editörle dirsek teması çalışmak, danışmanla, bilgi edinilecek uzmanla fikir alışverişi yapmak önemlidir. Roman yazarken bazı teknik araştırmalar yapmak da gerekiyor. Peki, bu süreç hapisteki bir yazar için nasıl işliyor?

    Çok zor ve zahmetli oluyor tabii. Avukatlarımın bana ulaştırdığı sözlü veya yazılı bilgiler, materyaller veya posta yoluyla bana ulaştırılan raporlar vs. ile yetinmek zorundaydım. Neye ihtiyacım olduğunu söylüyordum, avukatlarım araştırıp getiriyordu, avukat odasında o belgeleri görüyor, bilgileri dinliyordum, yazarken de bunlardan yararlanıyordum. Bazen tek bir bilgi eksikliği nedeniyle günlerce yazmaya ara verip ilgili avukatın ziyaretime gelmesini, o minicik bilgiyi bana getirmesini bekliyordum. Bilgi geldiğinde ise yeniden yazmaya odaklanmak kolay olmuyordu. Çünkü bu süre zarfında yüzü aşkın davayla ve çok sayıda sorunla da uğraşıyordum.

    --- Leylan'da bir hikâyeye kendinizi kaptırmış sayfalarda ilerlerken başka bir hikayenin içinde buluyor okur kendini. Katmanlar halinde ilerleyen, roman içinde roman... Kurguyu oturtmak ve hikâyeyi de dinamik tutmak için nasıl bir yol izlediniz?

    Kurguyu oturtmak meselesi en zorlandığım konu oldu. Bölüm bölüm her detayı, her bağlantıyı ve karakteri defalarca gözden geçirmek, düzenlemek zorunda kaldım. Birkaç bölümü tümden çıkarıp yeni bölümler ekledim vs. Oldu mu, geçekten emin değilim. Ama Abdullah (Zeydan) arkadaşımın uyarıları, fark ettiği kurgusal hatalar veya açıkları düzelte düzelte bir şeyler yapmaya çalıştım. Kafamda elektrik şemasına benzer bir kurgusal şema vardı ve devreleri tamamlayabilmek; konudan, akıştan ve üsluptan kopmadan, akışı dağıtmadan yazmak çok kolay değildi doğrusu.

    "Anadil meselesi çocukluğun meselesidir"

    --- Türkçe ve Kürtçenin iç içe olmasına pek çok gönderme var kitapta. "Aşkın Kürtçesi "evin"dir ve senin evin dünyadaki en güvenli yerindir." Öte yandan bir kelimenin her iki dilde farklı şey ifade etmesinin çocuk dünyasına ne kadar tuhaf yansıdığını da okuyoruz. Bu bölüm biraz da "İki Dil Bir Bavul" filmini de hatırlattı. Anadil meselesini çocuk gözünden yansıtmayı özellikle mi istediniz?

    Anadili meselesi zaten ilk önce çocukların, daha doğrusu çocukluğun meselesidir. Anadili öğrenme de asimile olma da o zaman gerçekleşip tamamlanıyor. Dolayısıyla meseleyi ilk ve en çarpıcı şekilde ortaya çıktığı noktadan ele almanın, daha aydınlatıcı ve anlamlı olacağını düşündüm.

    --- Leylan'da tanıştığımız ilk kahraman Kudret'in eline Mehmed Uzun'un Kürtçe bir kitabı geçiyor. Okuma yazma anadilinde öğretilmeyen Kudret, "Kendi anadilimi anlayıp konuşabilsem de okumak yazmak başka bir şeydi." diyor. Bu bölüm biraz da "neden Kürtçe yazmıyorsunuz?" sorularına yanıt gibi miydi? Ve bir gün Kürtçe yazacak mısınız, yazabilecek misiniz?

    Evet, neden Kürtçe yazamadığımın yanıtıdır aynı zamanda, belki de özeleştirisi. Kürtçe edebiyat metni üretebilmem için çok yetkinleşmem ve Kürtçeye hakimiyetimi mükemmel noktaya taşımam gerekiyor. İçeride Kürtçe çalışıyorum ama edebi bir metin üretebilecek yetkinlikten maalesef ki halen uzağım. Bir gün anadilimde yazmayı hedefliyorum elbette.

    --- Ciğerci Hacı, Fazıl Usta gibi Diyarbakır'ın gerçek mekanlara ve İhsan Fikret Biçici gibi kurmaca dışı karakterlere de yer vermişsiniz Leylan'da. Diyarbakır kûçeleri, İstanbul, Nusaybin ve İsviçre arasında dokunan bir roman Leylan. Yaklaşık üç yıldır hapishanede olan biri olarak özlemini duyduğunuz yer neresi?

    Sur içinin doğup büyüdüğüm ve bugün artık yıkılıp talan edilmiş sokakları. Bundan dolayı çok çok üzgünüm, beni çok yaralayan bir konudur.

    "Yazar olarak sınır çizmem doğru olmaz"

    --- Bedirhan romanın bir yerinde "Hayata anlam katmaya çalışırken hayatın kendisini yaşamayı unutuyoruz" diyor. Barış akademisyenleri, erkek şiddeti, 90'lar köy yakmalar, hatta İrlanda'da cezaevlerindeki açlık grevlerine kadar pek çok toplumsal olayın da alt hikâyeler olarak okurun karşısına çıkıyor. Ama özünde insanlığın en temel arayışı "mutluluk üzerine" bir roman diyebilir miyiz Leylan için?

    Evet, bunu demeniz yanlış olmaz ama her okur kendi durduğu yerden alacaktır mesajı. Benim yazar sıfatıyla herhangi bir kodlama yapmam veya sınır çizmem doğru olmaz. Belki bazıları bunu bir aşk romanı olarak okuyacaktır, itirazım olmaz elbette. Ben söyleyeceğimi romanda söyledim zaten. Gerisi okurun kendi bakış açısına veya önceliğine, algısına göre değişir.

    --- Bilinçaltı, bilinçdışı, psikanaliz, travmalar... Leylan'ın ikinci bölümünde özellikle bu konular etrafında, hafızayı da irdeleyen bir hikâye var. Yer yer polisiye izlenimi veren, gizemli yollara sapan bir ütopya gibi de okunabilir mi?

    "Fantastik" bölümler aslında ütopik değil bence, zaten teknoloji şu veya bu şekilde romanda bahsettiğim şeylerin yapılmasına ve o sonuçların ortaya çıkmasına olanak yaratıyor, halihazırda. Etrafınıza dikkatle baktığınızda bunu görebilirsiniz.

    --- Kitapta da yer alan Min bihisti türküsünün sizin için özel bir anlamı var mı?

    Dışarıdayken dinleyip sevdiğim bir türküydü. İçeride de defalarca bağlamayla çalıp söyledim, söylüyorum. Beni hüzünlendiren bir ezgisi ve sözleri var, o nedenle o türküyü tercih ettim.

    --- Kitaplarınız ile ilgili çıkan eleştiriler bir sonraki kitabınız için önünüzü görmenizde nasıl yardımcı oluyor?

    Hatalarımı, eksik noktalarımı görüp giderme konusunda en fazla yardımcı olan şey kitaplarıma dönük eleştirilerdir. Bu eleştirilerden çok yararlandım tabii ki.
  • "..Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?.. Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?..
    Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır.İnsan evvela kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır.Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer.Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kâfi mazeretler tedarik etmiştir.
    Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor.
    Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?.."
    Sabahattin Ali
    Sayfa 14 - YKY-Değirmen adlı öyküden
  • İlyada'nın ikinci kitabinda Homeros şevkli bir şekilde, "Elinizi ya bana masturbasyon yapmak için ya da beni öldürmek için kullanın," der.
  • Hə .... solaxasansa ,taleyin digər hədiyyəsini də qəbul etməyə hazırlaş - gizli məlumatlar, bir də gördün öz özünə kənar müdaxilələr olmadan , özü gəlib səsləndi qulaqında " bəs ikinci mərtəbədəki oxşarınla sənin aranda bicə mühüm fərq var. Solaxay deyil, sağəllidir o . Sağəllilər isə, bil ,Allah lütfündən məhrumdurlar , sən dözənə o tablamaz"..
    Həmid Herisçi
    Sayfa 58 - Zero solaxay